görmek - youreads

  1. en güvendiğimiz duyumuz olmasına rağmen bizi en çok yanıltan duyumuz. inanılmaz karmaşıklıkta devrelerden oluşan bir sistem sayesinde ışığı veriye dönüştürmeye olanak sağlıyor.

    - ışık objelerden yansıyıp gözün ters tarafındaki retina kısmına ters olarak düşer. yani sol üstte olan bir objenin görüntüsü retinanın sağ alt kısmında yer alır.

    - retinadaki fotoreseptörler (koni ve basil hücreleri) ışığı algıladıklarında hiperpolarize olup onlardan bir sonraki nöron olan bipolar nöronlara gereken bilgiyi iletirler.

    - bipolar nöronlar da kendilerinden bir sonraki durak olan ganglion multipolar nöronlarına iletiyi iletirler.

    - bu sırada horizontal ve amacrine hücreler adı verilen başka hücreler görme kontrastını artırmak adına yanal ayarlamalar yaparlar.

    - multipolar nöronlardan çıkan ileti, göz küresinin dışına çıkıp 1.2 milyar nöron uzantısından oluşan nervus opticus'u oluşturur. nervus opticusun dıştaki lifleri retinanın içinden gelen iletiyi, içteki lifleri ise retinanın dışından gelen görüş bilgisini taşır. sonra kendi adıyla anılan kanalından, canalis opticus'tan geçerek kafatasına girer.

    - kafatasına girdikten sonra chiasma opticum denen çaprazlanmayı yapar. ama tam çaprazlanma değil %53'lük bir çaprazlanma gerçekleşir. her iki gözün dış tarafından gelen lifler çaprazlanırken, iç tarafından gelen lifler çaprazlanmaz.

    - chiasma'dan sonra lifler yine ikiye ayrılır. artık ismi nervus opticus değil tractus opticus olur. tractuslar az önceki çaprazdan dolayı karma görme bilgisi taşır. sol tractus opticus, iki gözün de sol tarafından alınan bilgiyi (dolayısıyla sağdan gelen ışığı...) taşır. sağ tractus opticus da her iki gözün sağından gelen görme bilgisini taşır.

    - tractusların liflerinin çoğu corpus geniculatum laterale denen yapıya taşınır.

    - oradan yoluna devam edenlerin adı artık radiato optica olur.

    - corpus geniculatum'a gitmeyen az bir kısım ise:
    nucleus pretectalis ve colliculus superior -> görme bilgisine bağlı baş ve boyun refleksleri için. ses gelen tarafa anlık yapılan kafa dönüşü gibi.
    nucleus suprachiasmaticus -> ışık varlığına bağlı fizyolojik olaylar için. epifiz bezinden salgılanan ve uykuyu düzenleyen melatonin gibi.

    - radiato optica, beynin arka tarafını kapatan occipital loba gider. burada görme korteksine ulaşır. önce stria occipitalise gidip renk, şekil, hareket, tip, duruş, mesafe bakımından anlamlandırılır. sonrasında area parastriatada geçmiş görsel deneyimler arasında bağlantı kurulmaya çalışılır. son basamak olarak da area peristriatada görüntülerin segmentasyonu ve gözle takip edilmesi için geri dönüt ayarlanır.

    sonrası ses, koku, anlam gibi başka duyularla assosiye edileceği başka yerler ve bilinç düzeyine çıkmasıyla alakalı.

    eğer kafanız sabitken, gözlerinizi bir noktadan başka bir noktaya yumuşak bir şekilde hareket ettirmeye çalışırsanız, yapamazsınız. arada zıplayarak gider. ama parmağınıza odaklanıp parmağınızı sağa sola hareket ettirirseniz %100 keskinlikte yumuşak bir hareketle bunu başarabilirsiniz. çünkü gözün otonom çalışan kısmıyla istemli çalışan kısımları göründüğü üzere farklı yerlerden kaynaklanır. farkında bile olmadan gözleriniz ve beyniniz inanılmaz bir koordinasyon içinde çalışır. nesnelere odaklanmak, hareket eden nesneleri takip etmek, iki ayrı gözden gelen iki boyutlu veriyi üç boyuta çevirmek, ışık düzeyine göre biyokimyasal mod geçişleri yapmak veya göz bebeğini daraltıp genişletmek, iki gözün aynı noktaya odaklanmasını sağlamak...

    görme olayı 2018 teknolojisinin yanaşamayacağı keskinlikte başarılabiliyor böylece.
  2. tarih boyunca nasıl gerçekleştiği hakkında epey bir tartışma dönmüş olan olgu.

    özellikle antik yunan'da, görme eyleminin gözün içine giren 'ışınlarla' değil, gözün içinden çıkan ışınlarla (daha doğru bir ifade olarak görsel güçle) gerçekleştiği düşünülüyordu. bu fikrin savunucularından biri de platon'du. görmenin nesneden göze doğru değil de gözden nesneye doğru bir akış olduğunu savunan fikir ekstramisyon olarak adlandırılıyor. o tarihte yaşayan insanların evrenin madde ve enerjiden oluştuğundan haberdar olmamalarını da ekleyelim.

    milattan önce 400'lü yıllarda, demokritos ve diğer bazı filozoflar, maddelerin atom adını verdikleri parçacıklardan oluştuğu teorisini geliştirdi. demokritos, gelişen bu teoriyi görmeye de uyguladı, nesnelerin küçük parçacıklar yaydığını ve bu parçacıkların gözün içine girdiğini ve bu şekilde gördüğümüzü öne sürdü. göze giren bu madde, görülen nesnenin hacmini, rengini, şeklini koruyordu ve gerçek maddelerin aksine asla tükenmiyordu. görme işleminin nesneden göze doğru gerçekleştiği görüşüne de intromisyon deniyor.

    fakat bazı filozoflar, bu mekanizmada bazı tutarsızlıklar olduğunu öne sürdü, eğer hacim korunuyorsa, büyük şeyler, örneğin bir dağ, nasıl gözümüze sığabilirdi? ve aynı nesneyi birden fazla kişi nasıl aynı anda görüyordu?

    bu tartışmalar milattan sonra 1028-1038 yılları arasında çözülmeye başlandı. ibn-i heysem, görme işlemi ile ışık arasında bir bağlantı olduğunu söyledi. güneş'e bakmanın rahatsız ediciliğine, yıldızların ve ateş böceklerinin yaydığı ışığın sabah değil yalnızca gece görülebilir olmasına dikkat çekti. geçmişten gelen tüm tartışmaları da toparlayarak öne sürdüğü fikirlerle görme ile ilgili oldukça doğru tahminlerde bulunan ibn-i heysem, bu bilimi olması gereken yere taşıdı.

    ha bir de günümüzdeki yetişkinlerin neredeyse yarısı, görmenin nesneden göze doğru değil, gözden nesneye doğru olduğunu yani bir nevi platon'un savunduğu şeyin doğru olduğunu düşünüyormuş. ilginç.