1. kutladığım tek bayram, şenlik, doğanın uyanışı. her yıl gül ağacımı önceden hazır ederim hıdrellez günü ićin. bu yıl taşınma işleri vesaire derken gül kurumuştu. diriltmeye çalışıyordum, yeni yeni yaprakları yeşermeye başlamıştı. ve bu sabah uyandığımda bana bir sürpriz yaptı sevgili çiçeğim, hıdrellez sabahı bir gül tomurcuğuyla karşılaştım.
    hayat, sen her umudumu yitirdiğim yerde bana küçük sürprizler mi yapacaksın böyle?
  2. geçen sene dilediğim dileklerin yarısı gerçek oldu dediğim gün...
    belki de hızır ve ilyas "biraz yavaş dile, her şey bir anda olmaz." demek istedi; ya da "bu sene de diğer dileklerin olacak, sabret." demiş de olabilirler...
    ne diyeyim, kısmet...
  3. hiç gül ağacım olmadı benim. ne bahçemde ne balkonumda. zaten o kadar gül düşkünü de olmadım hiç. ben daha çok kır çiçeklerini sevdim. ama yılda bir gün gözüm hep bir gül ağacı aradı etrafta. ve istanbul’un hangi semtinde olursa olsun, en beton yığını yerde bile olsa mutlaka bir yol kenarı çiçekliğinde bir komşu bahçesinde gül vardır.

    her sene değilse de çokça seneler bazen ahırkapı’da bazen yenikapı’da düzenlenen şenliklere katıldık dostlarla. bazen 8-10 kişi bazen 3 kişi olduk ama neşemiz, eğlencemiz katılımcı sayısı ile orantılı olmadı. yılbaşı gecelerinin aksine “eğlenmek” için gidildiği halde suni olmayan, yüzlerce binlerce insanın neşesi enerjisi ile dolu bir şey vardı hep.

    göbekler de atılsa, gerdanlar da kırılsa, zurnanın son deliği kulağımıza da kaçsa bu eğlence salt eğlence değildi. inanan,inanmayan, inanmak isteyen binlerce insan gönlünü bir kağıda döküp bir gül dalına ya da gül ağacının dibine emanet ettiği için olsa gerek havada kocaman bir umut asılmış ve biz etrafında dans ederek onu kutsuyor gibiydik.

    ister şenliklere gidilip göbek atılmış olsan ister akşam evde ya da başka şekilde geçirilmiş olsun… gece kağıtlar kalemler çıkar ortaya. niyet edilir “en hayırlısı”na ve “çiz” denilir kaleme. çiz gönlümde ne varsa çiz bu gece. bu kağıt kaderinse bu kalem onu yazan el. çiz u boş kağıda geleceğini. kağıtlar katlanır, ille de kırmızı bir kurdele, tül, kumaş hiç bulamazsan ip ile sarılır.kırmızı – bana göre- “kanımla imzaladım” yani “ben bunları istiyorum, koydum gönlümü ortaya” demenin bir yolu. arasına bir madeni para ya da pirinç tanesi iliştirilir bereketin sembolü diye. doğruca gül ağacının dibine…

    dedim ya hiç gül ağacım olmadı benim. ama hiç imtina etmedim gönlümü döktüğüm kağıdı, kaderimi komşu bahçesindeki gül ağacına emanet etmekten. bu gül ağacı ile aramızda bir sırdı ve komşunun gülü sırları açık etmezdi…

    sonra sabah gün doğumuyla beraber emanet alınmaya gidilir. hızır’ın gelip o emanete dokunduğu düşünüldükçe heyecanla çıkarılır toprağın altından. “ne ekersen onu biçersin” sözü gereğince iyi niyet ve umut ekip mutluluk biçme heyecanı ile yola koyulunur. nereye mi? boğaz’a…artık emanet göz kulak olma, onu bağrına basma sırası boğaz’dadır. yıllarca her içim daraldığında, gönlüm coştuğunda , zihnim bunaldığında gider yanına boğaz’ın bazen nazlı çoğu zaman deli coşkun sularına dökerdim içimi, birçok istanbul’lu gibi. ah dili olsa da konuşsa…konuşsa da anlatmaz ama ne çok sırlar bilir o… her gelip anlatan yetmezmiş gibi bir de hıdrellez’de dileklerini ona döken insanlar… benim gibi..
    sonra boğaz onu nereye götürür, benim gönül kağıdının yolculuğu nasıl sürer bilmem. orası muamma. ben boğaz’a inandım ve güvendim yıllarca. o da güvenimi boşa çıkarmadı. hızır’ın dokunduğu yüreğimi, dileğimi gerekli mercilere ulaştırdı…

    buralarda hıdrellez…
    hiç gül ağacım olmadı benim. burada da yok. eskisinden farklı olarak kocaman bir bahçem var içinde hurma, incir, limon ağaçları ve çeşitli başka ağaçlar ve çiçekler olan. ama gül yok. zaten bu ülkede gül çok yaygın değil. kıtanın bitki örtüsünde yok. zamanında bir yerlerden getirilmiş ve o şekilde yetiştiriliyor. komşuların bahçesinde var. ama komşuların bahçesi duvarlar ve çitlerle örülü,pek davetkar değil. o güller mahalleye değil komşuya ait çok belli. zaten ne komşular ne de gülleri gönlümü emanet edecek kadar komşu değil henüz. anlatsam, “hıdrellez” desem anlarlar mı bilemedim.. teklif etmedim..

    peki ben hızır olsam, bir evden davet alsam gelsem gece yarısı ve baksam ki bahçede gül ağacı yok. nerede ararım beni çağıranın gönlünü? incir ve hurma.. ikisi de cennet meyvesidir ya hani… kutsal kitap’ta da incire yemin eder ya yaradan “inciri ve zeytine” diyerek.. incirin ya da hurmanın altına bakar illa ki hızır dedik ve niyet ettik ” en hayırlısı” için, müsade istedik incir ağacından, bir emanetimiz vardı ve yüce gövdesinin dibine gömdük dileğimizi hızır’ın onu orada bulacağından emin olarak. dualarla… umutlarla… iyi dileklerle…


    yıllarca boğaz’ın sularına salıverdiğim gönül kağıtları, şehrin içinden boylu boyunca geçen, bir yerde denize oradan okyanus’a kavuşan nehre bırakıldı bu sefer. pek bilmediği sulardı ne de olsa. uzun uzun baktım ardından onu ” akar – it flows” anlamına gelen yarra nehrine emanet attıktan sonra.
    ilkbahar’ın da bayramı olan hıdrellez’i sonbahar’da kutlamak da varmış. demiştim ya daha önce burası doğup büyüdüğüm coğrafyanın aynadaki yansıması. her şey alışılagelmişin ters tarafında. ben de öyle… ümidim hızır’ın aynadan bir geçiş yolu bulup bizi de ziyaret etmiş olması…

    hızır girsin evinize…