1. yürüdüğüm sokakların birinde boş bulduğum bir bankın üzerine bırakıp gittiğim 01.03.2018 tarihli bir mektup. sanırsam bunu daha sık yapacağım. mektubu her kim okuduysa, bir yerlerde rastlamış oluruz. diliyorum...

    merhaba

    bankın üzerinde duran beyaz zarfa çok kere baktığının farkındayım. birinin ya cebinden ya çantasından düşürdüğünü düşünüyorsun. zarfın sol alt köşesinde seni selamlayan küçük “merhaba”yı görünce şaşkınlığın meraka büyüyor. şuan yüzündeki tedirginliğin yeli çarpıyor sözcüklerime. kâğıdın kenarından tuttuğun parmaklarına nihayet dokunabiliyorum. buradasın!

    oda inanılmaz sıcak. annem yanı başımda uyuyor. nefesi hırıltılı. sırt üstü yattığı için dudakları aralık. titreyen, ıslak dilini görüyorum ara ara baktıkça. nedense üzülmüyorum. canımı sıkan sadece odanın boğucu sıcaklığı. kâğıdı, kalemi alıp koridora çıkıyorum. uzağı göremediğim koridorun uzunluğu korkutuyor beni. yangın merdivene geçiyorum. kapıdan gelen koridorun ışığı yetiyor, sözcükleri görmeme. üstelik gecenin ayazı kafamı serinletiyor. şimdi daha iyi yazabilirim.

    bir haftadan fazla buradayım. doktor her seferinde “az kaldı,” diyor. ben de “az kaldı,” diyorum. her şeyden biraz az kalmıştır şu yeryüzünden bize. biliyorum, küçük yaşamanın mutluluğu her zaman fazladır. ancak küçük yaşamanın mutluluğunu tadacak kadar normal bir insan olamadım hiçbir zaman. bu yüzden hayatta var olan her şeyden geri kaldım, kalıyorum. senin alışkın olduğun dünyadan çıkıp gelmediğim için, yabancıyım. zaman katılaştıkça yazgının kendisine dönüştüm. ve dönüştüğüm yer, yalnızlığımın en derin yaşantısı oldu. bununla yaşayabiliyorum. en azından yaşadığım yerde oksijen var. oysa dünya çok havasız.

    seni kafamda canlandırıyorum. saçlarının şeklini, yüz ifadeni, gözlerindeki lekelerini, alnını, parmaklarının eğriliğini, yanaklarının rengini, sözcüklerime dokundukça hareketlenen göğsünü ve kafanın içinde çalan şarkıyı. kaşların çatık, tüm ciddiyetinle okuyorsun. biraz rahatla. sırtını yasla. henüz anlatacaklarım çok. doktor “az kaldı,” demiş olsa da, zaman hep çoktur. eğer bu sokaktan çok sık geçiyorsan, mektubu aldığın yere daha sık mektup bırakırım. zira senden önce kimse almamış olursa. ancak bir başkası her zaman yeni hikâyedir. yeni hikâyeler ise tek bir sözcüktür. sadece sana kalacak olan. kendine biriken bir hatıradır artık, geriye kalan tüm sözcükler. bense birikmiş bir hatırayım.

    insan açılmayan kapılardan çürümeye başlar. içine çizdiğin yolun sonunu göremediğinde anlıyorsun bunu. tıpkı şuan sana yazarken idrak ettiğim gibi. kafamın ateşi henüz serinlemişken, yaşadığın yürek kıpırtısını anlat bana. duyabilirim seni. yaşamın tuhaf ve basit olan kuralın büyüsüne kapılmanın tedirgin edici heyecanını tekrar yaşadığımda gerçekten mutlu olduğumu düşünüyordum. kendimi tümüyle verebileceğim kalbin yerinde beslediğim sevginin kaynağı a.’nın gidişi içimdeki şarkıyı da alıp götürmüştü. içimdeki şarkıyı alıp götürse de yüreğimdeki atlar hala koşuyor. gitmekle en doğrusunu yaptı. hem kalması için onu heyecanlandıran bir neden de yoktu bende. gitmekle en doğrusunu yaptı dediğim için epey kızdığını biliyorum. kızmakla çok haklısın. ancak daha güçlü acı çekmeyi öğretiyor yokluğu. içerisi havalandırılmamış eski bir oda olan şu dünyaya karşı daha umarsız kılıyor beni. daha katlanılır. eğer bu gece içimdeki ağrı göğsümü sıkıştırmamış olsaydı belki de şu mektubu yazmıyor olacaktım. gidememe ağrısıdır. şimdisizliğe, sonrasızlığa…

    her zaman yeni bir hikâye vardır. her zaman yeni bir hikâye cezp edicidir. karşına bir başkası çıkacak diyorsun, duyuyorum. kafanı sallıyorsun ikide bir. bırak şimdi kafa sallamayı. aynı şeyi tekrar edip duruyorsun. en iyisi olduğun şeyin güçlü bir tutkuya dönüştüğünde, bundan vazgeçebileceğini söyleme sakın! inanmam çünkü. sahip olduğum bu tutku beni büyük insan yapıyor. üstelik yanıldığın her konuda başka bir şeyler öğrenirsin. bu sefer öğrendiğim benim inancım oldu. yeryüzünün bir kenarında dursam da, içine giremediğim sizin şu dünyanıza da hayranlık duyuyorum. olabildiğince basit ve kusursuz işliyor.

    bana soruyorlar neden bu kadar çok yazıyorsun? çünkü acı çekiyorum. yazmak, benim en güçlü ağrı kesicim. sen, inancın ve tutkun varsa eğer vazgeçme. her zaman yeni hikâye vardır. inanç ve tutku tek seferdir. yeşil tut içini. yine karşılaşacağız.

    n.
  2. aynı sokağa, aynı banka yine bir mektup bıraktım.

    merhaba,

    yine karşılaşacağız, dediğim sokağın aynı yerindeyim. senin bir öncesi mektubu okuduğunu düşünmek istesem de, muhtemelen ilk karşılaşmamız. rastgele çarpışmış bu ilk bakışmanın hikâyesini yinelemeyeceğim elbet. içimizde yitirdiğimiz bir şeylerin ya başlangıcındayızdır ya da sonunda. sen, bu tahterevallinin hangi ucundasın?

    hastane kapısından çıktığımızda kış bitmişti. eve geldiğimizde perdeler inceldi. pencereler açıldı. odaların içerisi ferahladı. yağmurun teri kaldırımlarda kurudu. nihayetinde “az kalan” şey bitti. şimdi buradayım.

    kafamdaki beyaz ışıktan kurtulmak için yürüdüğüm sokaklarda, insanlara bakıyorum. sigara içişlerinde kötülük var. oturuşlarında, başlarını öne eğişlerinde. bir adım ötedeki boşluğa ittiklerinin kötülüğü. bunu apaçık görebiliyorum. onları öylece seyretmek, üzerinde ahkâmlar kesmek eğlenceli geliyor artık. gözlerimi alan, kafamdaki beyaz ışıktan kaçmanın en lekesiz yol gibi. en lekesiz yol gibi görünse de derin göçüğe götüren bir ekmek kırıntısıyım. hâlâ.

    bir sabah annem “neyin var?” dediğinde, “bir şeyim yok,” demiştim. bunun üzerine bana “gölge fesleğeni gibisin. hiç anlatmıyorsun, konuşmuyorsun,” dedi. haklıydı. gölge fesleğeni gibi içim. her şeyi gölgede tutuyorum. açığa vurmak yerine, gülüyorum çokça. saçmaca espriler yapıp, bol bol oyun oynayıp, kurduğum bozuk cümlelerle insanları gıcıklaştırıp tozlandırıyorum üzerini acının.

    bir öncesi mektupta a.’dan bahsetmiştim. onunla ilgili daha neler anlatacağım konusunda merak ettiğini biliyorum. ancak sana anlatabileceğim kadar yaşanılacak şeyler olmadı. içimdeki şarkıyı alıp götüren gidişi dışında söyleyebileceğim sadece yanıldığım. “sevmeyi özlüyorum,” dediğinde sevemeyecek kadar yaralı olduğunu düşünmüştüm. sevemeyecek kadar yaralı değildi, sadece beni sevmedi. yanıldığını anladığında geriye anlatılacak pek bir şey kalmaz.

    mektubu bankın üzerine bırakmadan evvel, sokağın akışını seyrettim. bu şehri en çok ahmet telli’den okuyorum. geçenlerde yine mülkiyeliler’de çayını yudumlarken gördüm. bir taşın ısınışı gibiydi yüzü. sancısı dinmiş bozkır ferahlığıydı. doğru söylüyordu ahmet telli, “biten bir aşk için söylenecek söz şu olmalı: güzeldi yine de.” evet, güzeldi yine de. ancak güneş her zaman parlamasına rağmen çok azı pencereyi açar.

    yine geleceğim.

    n.
  3. kat kat örtülü gerçeğin üzerindeki ince zarı sıyırınca bir şeye ulaştım sanıyorum. keşfetmenin alışılmadık zevkiyle bu keşfi kaydetmek gibi bir iş icat ediyorum. okuyacaklarınız bu icadın uzantıları, onca oyalanmayı kapsayan bir oyalanma. beni yargılamayacağınızı ve birbirimiz için çoktan bir anıya dönüştüğümüzü bilmeme rağmen temkinli adımlar atıyorum. hiçbir açıklamaya kavuşamamış birine yeni sorular getirmenin vicdani yükünü de taşımıyorum. savruk, tüm çabaya rağmen bir araya getirilememiş, sonra vazgeçilmiş cümleler.
    size içimde uçuşan ne olduğunu bilemediğim, yakalayamadığım, hatta yakalayamamakla var ettiğim tüylerden bahsetmiştim. bir tüyü avcuma alıp kendimden çıkarmayı, birine göstermeyi, o "bir şey"in varlığına bir şahit edinmeyi kirli yüzünü sezdiğim bir masumiyetle istiyorum.
    tarif etmenin öldürmek olduğunu bile bile kalktım yazmak gibi bir işe giriştim. "sen ne yaparsan yap hayat seni oraya sürükleyecek." dediğiniz yerde toyluk ve çaresizlikle doluyum. tüm duygular izlenimler satıhta. suyu da kendisini de incitmeyen yapraklar gibi, suyun ne içinde ne dışında. acı çekmiyor, şikayet etmiyor, annemin sırlı kabullenişine evrilen bir sakinlikle günleri geçiriyorum. kendimle övünebileceğim kadar dolu bir geçmişim olsaydı oyuncak gibi oynar avunurdum.
    son cümlenin üzerinden iki gün geçti, sayfaları dolduracağımı düşünmüştüm ama beceremiyorum başlangıçtan öteye gidemedim. dürüst olamıyor; iyi bir yalan kurgulayamıyorum. kalabalıkta söylediğiniz öylesine bir sözden sonra gözleriniz beni arar bulunca birkaç saniye durur sonra gülümserdi. o sözün "öylesine" olmadığını anlayanın bir ben olduğumu hissettirdiğiniz birkaç saniyeyi çok özlüyorum.