mustafa kemal atatürk - youreads

mustafa kemal atatürk

Kimdir?

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı.

19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmaybaşkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı. 1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi. Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı.

Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu.

Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı.

1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu.

Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı. Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır: Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı. Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921) I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922) Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı. Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz: 1. Siyasal Devrimler: Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922) Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923) Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924) 2. Toplumsal Devrimler: Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934) Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925) Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934) Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934) Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)

3. Hukuk Devrimi : Mecellenin kaldırılması (1924-1937) Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937) 4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler: Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924) Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928) Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932) Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933) Güzel sanatlarda yenilikler 5. Ekonomi Alanında Devrimler: Aşârın kaldırılması Çiftçinin özendirilmesi Örnek çiftliklerin kurulması Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu. Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı.

Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı. 1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu.

Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

biyografi: http://www.biyografi.info/kisi/mustafa-kemal-ataturk
vikipedi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk
tarih kurumu: http://www.ttk.gov.tr/index.php?Page=Sayfa&No=87


  1. Turgut Özakman'ın Cumhuriyet - Türk Mucizesi adlı kitabının ikinci cildinde yer alan, Mustafa Kemal Atatürk tarafından İsmet İnönü'ye yazılan bir mektup; 1923 yılında durum neymiş anlamak için önemli

    "Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor.
    Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.
    Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
    Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor"
    mesut
  2. flash
  3. söz verdiğim insan.
    "senelerce toprağı için verilen savaşlarda akan kanlarla kızıla boyanan bu vatan, sizin gidişinizle dökülen gözyaşlarıyla yıkanıp bereketli topraklarıyla yeşeren bir ülke halini almış, o gün bugündür kimselere yar olmamıştır ata'm emin olasınız." **
  4. çok iyi bir asker, realist bir politikacı, başarılı bir tarihi kişilik; türkiye cumhuriyeti'nin kurucu lideri.

    mustafa kemal'i illa devrimci ya da illa milliyetçi olarak ayırmaya gerek olduğunu sanmıyorum. bu devrimci ve milliyetçi çevrelerin kullanma politikalarından biri sadece. devrim sadece sosyalist devrim demek değildir, milliyetçilik de sadece ırkçı milliyetçilik değildir. mustafa kemal, sosyalist bir devrimci değildi, "burjuva devrimi" yapmıştı, batı'ya entegre bir ulus yaratmaya çalışmıştı ve mustafa kemal subjektif millet anlayışı'na sahip bir türkçü idi.

    gerektiğinde sovyet rusya'yı arkasına alacak kadar tilki, gerektiğinde batı'ya yanaşacak kadar realist, gerektiğinde bağımsızlıktan ödün verdirmeyecek kadar katı, gerektiğinde de osmanlı sonrası anadolu'daki halklardan bir ulus devlet yaratacak kadar idealist. başarılı olmuştur, olamamıştır tartışılır ancak, mustafa kemal atatürk, türk tarihinde son yüzyıllarda gelen en başarılı liderlerden biridir. tabi ki bütün bu başarılar sadece kendi şahsından kaynaklanmamaktadır, çevresindeki insanlar, ekibi iyi yetişmiş insanlardan oluşuyordu ancak bazı şeylerin kazanılması ve ulus yaratılması için, yeni rejim ayakta tutulmak için bir şeylerin tek kişide toplanması gerekmekteydi. işte bu sembolü mustafa kemal oluşturuyordu. dönemin şartları düşünüldüğünde tek adamlık da, bu simgeleşme de gayet gerekli idi. asıl yanlış olan hala bu tek adam zihniyetini sürdürmeye çalışmaktır. mustafa kemal eleştirilirken "tek başına her şeyi o mu yaptı" diyerek, şunlara da cevap aramak lazımdır: fatih istanbul'u tek başına mı almıştır? kanuni mohaç'ta tek başına mı savaşmıştır? washington abd'yi tek başına mı kurmuştur? bu soruların cevaplarını iyi analiz etmek lazımdır. bu bahsi geçen misallerdeki isimlerin hepsinin de sağlam takımları, emirlerindeki yönetici kadroları mevcuttu. ancak zaferler bu kişilerin vücudunda simgeleşmişti. bu gayet da doğaldır. tarih böyle yazılır, bunda zaten bir abes yoktur. gel gelelim, mustafa kemal ve icraatlarına saldırmak için bu noktaya vurmaya çalışmak, fatih'in istanbul'u aldığına saldırmaktan farksızdır benim nazarımda...

    son olarak, şunu bir kez daha belirtmek istiyorum ki: mustafa kemal'i sevmek veya saymak için onla aynı ideolojiden olmanız gerekmiyor. aslında kimseyi sevmek ve yaptığı faydalı, başarılı işleri saymak için aynı ideolojide olmanız gerekmiyor.

    aziz hatırasına...


  5. arkadaş kafayı yememek elde değil. neymiş efendim yaşasaymış darbecilerin yanında olurmuş, bu ülkenin gençliğe hitabe'de emanet edildiği gençler hapisteymiş şu anda. "türkiye dervişler, şeyhler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz." diyen adamın ülkeyi emanet ettiği gençlik bu mu? "aklı hür, fikri hür, vicdanı hür nesiller istiyorum." diyen insanın ülkeyi emanet ettiği gençlik bu mu? amerika'da yaşayan, hoca kılıklı, her türlü emperyalist oyunun kucağına düşen adamın desteklediği darbeyi atatürk de destekleyecekti? ya harbiden cahilsiniz ya da kılıf uydurmak için gazi paşa'yı alet ediyorsunuz işlerinize. bu ülkede yapılan her darbe emperyalizme hizmet etti. kemalist zihniyet darbe yapıyormuş gibi ortaya kondukça gerçek atatürkçüler ve bu ülke kaybetti.

    "milli egemenlik uğrunda can vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun." diyen adam, o yüce adam darbeyi destekleyecekti? allah akıl fikir versin size.
    ae
  6. her siki tarihselciliğe oturtmaya çalışan arap sevicilerin, osmanlıcı politikayı savunanların, emperyalist devletleri eleştirip eğer ki onlardaki güç kendisinde olsa aynı emperyalizmi yapmak isteyenlerin ne hikmetse konu kendisi olunca apışıp kaldığı lider.

    kendisi hakkında hatırladığım zekice bir hamlesini paylaşayım,

    zamanında mebusan meclisinin ankara'da kurulmasını istedi ve 3tane de şart sıraladı;
    1. kendisinin meclis başkanlığına seçilmesini sağlamak
    2. mebusan meclisi'nde müdafaa-i hukuk grubunu oluşturmak
    3. misak-ı milli'nin mecliste kabul edilmesini sağlamak

    bu şartlardan sadece misak-ı milli yi kabul ettiler.çünkü hepsi padişah yanlısı hilafetçilerdi.ve bu yüzden de meclisi istanbul'da açmaya karar verdiler.tabi ki mustafa kemal ılımlı davrandı ve onların kararına saygılı olduğunu,topyekün millet olduğumuzu söyledi.ama düşündükleri çok farklıydı.
    çünkü bu meclisin istanbul'da, misak-ı millinin kabul edilmesinden dolayı(itilaf devletlerinin burayı dağıtma sebebidir kendi aleyhlerine karar çıktı diye) asla güvenli bir şekilde görevini yapamayacağını biliyordu.
    düşündüğü gibi oldu ve itilaf devletleri bu meclisi dağıttı. mustafa kemal amacına ulaştı.
    hemen sonrasında ankara'da tbmm'yi kurdu ve hilafet yanlıları da dahil herkesi milletvekili olarak istedi. bu vesileyle ''bakın siz beni dinlemediniz ama ben bizleri düşünüyorum'' fikrini benimsetti.

    zeki adam. saygıyla anıyoruz .


    edit: bu arada, üstteki video için kaynak isteyen olursa
    https://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm
  7. !---- spoiler ----!

    Güzel Salih'im,
    Letaif ile memlu mektuplarını açık olarak alıyorum. Her defasında sizi bütün har ve samimi muhabbetlerimle gözümün önüne getirir, mahzuzül vicdan olurum. Artık Fuat'ın evlenmiş olması ve senin zaten evli bulunmuş olman itibariyle biraz ciddileşeceğiz değil mi? ^::)^Bir müddet de kalemini ciddi zeminlerde icale etmeyi itiyat et bakalım, nasıl olacak!

    Nuri'den benim hiç haber aldığım yoktur. Fakat zarar yok. Çünkü ne halde olduğunu tahmin ediyorum. Bakalım ben ne olacağım? Burada oturmakla olmayacak tabiî. Kısa, leb demekle leblebi anlaşılan muciz mektuplarınızı eksik etmeyin.

    Gözlerinizden öperim.

    m.kemal

    !---- spoiler ----!

    Mustafa Kemal Atatürk'ün, 1918 yılında tedavi için gittiği yurtdışında tuttuğu çok bilinmeyen -Karlsbad^:şu an çek cumhuriyeti sınırları içerisinde^ Hatıraları olarak bilinen- günlük ve çeşitli zamanlarda annesine, ismet İnönü'ye, salih Bozok'a, ali fuat Cebesoy'a ve madam corinne'ye yazmış olduğu samimi mektupları bulabileceğiniz sitedir.
  8. kendisiyle alakalı çok güzel bir yazıya denk geldim. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.



    !---- spoiler ----!

    seveni de sevmeyeni de çok fazla şey söylüyor hakkında. ilginçtir, neredeyse hiçbiri gerçeği tam anlamıyla yansıtmıyor. bir kesim, kendisini göklerden gelen bir mucize gibi tabulaştırırken, diğer kesim ise olağanüstü güçteki osmanlı devleti’ni durduk yere yıkan, memleketi ingilizlere peşkeş çeken, islamiyeti yok etmekle görevli bir deccal olduğunu iddia ediyor. kendisinin neyi hangi amaçla yaptığını bir türlü anlayamadığımızdan, kendisinden nasıl istifade edeceğimizi, geleceğimizi şekillendirirken nasıl davranacağımızı da bir türlü idrak edemiyoruz.

    en baştan başlayalım. osmanlı devleti’ni mustafa kemal yıkmamıştır. osmanlı devleti, 18. yüzyıldan itibaren zaten parça parça dağılmıştır. bir yandan bağımsızlık hareketleri sonucunda çok fazla toprak kaybetmiş, diğer yandan da ekonomik ve askeri olarak köhneyerek çalışmaz hale gelmiştir. daha 1878 yılında ruslar yeşilköy’e kadar girmiş ve osmanlı devleti’ni paramparça edecek ayastefanos antlaşması’nı imzalatmayı başarmışlardır. bu antlaşma, ruslarla aynı toprakları hedefleyen ingilizlerin muhalefeti nedeniyle yürürlüğe girmese de, devletin ortadoğu petrollerini ele geçirmek için iki koldan saldıran emperyal kuvvetlere karşı direnemeyeceği açıktır. sultan abdülhamid, sömürgeci ülkelerle askeri açıdan baş edemeyeceğini fark etmiş ve devletin hayatta kalması için tek çıkar yolun sömürgeciler birbirlerine düşüp zayıflayana kadar (1. dünya savaşı) tarafsız durmak olduğunu düşünmüştür. sultan abdülhamid, bu amacını gerçekleştirmek için devletin bütünlüğünü korumak adına çok sıkı bir baskı rejimi uygulamış (bir kısmında haklıdır ama ciddi hatalar da yapmıştır burada), devlet rejiminin demokratikleşmesine hazır olmayan halkı bilinçlendirmek için eğitim kurumları açmış, avrupa ordularıyla baş edemeyen osmanlı ordusunu güçlendirmek için almanlarla ittifak kurmuş ve bana göre gerçekten de devletin yıkılmasını 30 yıl kadar geciktirmiştir. ingilizler ve ruslar, osmanlı devleti’ni aşıp ortadoğu petrollerine ulaşabilmek için devleti parçalamaya çalışmış, bu uğurda tüm balkan halklarını, arapları, ermenileri, osmanlı aydınlarını, osmanlı’da yer alan irili ufaklı çok sayıda tarikat ve cemaati kullanmışlardır. bütün bu kışkırtmalarla mücadele etmeye çalışan sultan abdülhamid, en sonunda aydın kesime mağlup olmuş ve onun tahttan indirilmesi sonrasında devlet hızla savaşa sürüklenmiş ve iyiden iyiye parçalanmıştır. 1. dünya savaşı’na girilmesiyle, osmanlı devleti’nin ölüm fermanı da imzalanmıştır. saray yönetimi, devletin yıkıldığını daha çanakkale savaşı zamanında kabullenmiş, çanakkale’nin düşman tarafından geçileceğini ve istanbul’un işgal edileceğini tahmin ederek hanedanı istanbul’dan (yanlış hatırlamıyorsam konya’ya) kaçırmaya niyetlenmiştir. (buna engel olan kişi de, yine sultan abdühamid’dir.) 1. dünya savaşı sonrasında osmanlı, kesilmek üzere yere yatırılan kurbanlık koyun pozisyonundadır. işgal devletleri, ölümü bekleyen osmanlı devleti’ni paylaşmaya girişmiş ve halkın parça parça verdiği mücadeleleri tek çatı altında toplayarak topyekün bir kurtuluş savaşı örgütleme başarısını da yalnız mustafa kemal göstermiştir.

    kurtuluş savaşı’nda türk ordusunun kazandığı zafer muhteşemdir, ama niteliğini iyi anlamak gerekir. püskürtülen düşman ordularının mağlup olma şekli, bizim ordumuzun onları tarih sahnesinden silinecek kadar perişan etmesi değildir. işgalciler, ordumuzun gösterdiği direniş nedeniyle çok fazla asker, vakit ve para kaybetmiş ve kendi ekonomilerini ve iktidarlarını tehlikeye atmaya başlamışlardır. savaşa akıtılan paralar kontrol edemeyecekleri çapa ulaşınca, ülkelerini zayıflatmamak için geri çekilmek zorunda kalmışlardır. yani kurtuluş savaşı’nın kazanılmasıyla kazandığımız tek şey vakittir. zira düşmanlarımız kendi iyilikleri için geri çekilseler de emperyalist amaçlarından vazgeçmemişlerdir. kısa süre sonra yeniden saldırmamaları için hiçbir neden yoktur. çanakkale savaşı’nı hatırlayalım hemen. dünya tarihindeki en büyük savunma zaferlerinden biridir. çanakkale savaşı’nın kazanılmasıyla, işgalcilerin istanbul’a girmesi engellenmiştir. ama yalnızca üç yıl için. istanbul’a girmemeleri için çanakkale cephesinde on binlerce şehit vererek püskürttüğümüz itilaf ordusu, 1918 yılında elini kolunu sallayarak istanbul boğazına girmiştir.

    kurtuluş savaşı’ndan asıl perişan halde çıkan, türk halkıdır. şehirleri yakılıp yıkılmış, elindeki avucundaki her şeyi savaşa verdiği için yoksulluk ve sefalet içinde kalmış, paramparça olmuş bir insan topluluğu vardır ortada. bütün bunlara sebep olan savaşın başlangıcına göre çok daha zayıf durumdadır, türk devleti. düşman cephesindeki tek fark ise, ingiltere’yle aynı toprakları gözüne kestirmiş olan rusya’da 1917 yılında tamamlanan devrimdir. bu, türk halkının bir yandan şansı, bir yandan da şanssızlığıdır. şansıdır, çünkü emperyalist düşmanlarından biri kendi derdiyle uğraşmak zorundadır artık. şanssızlığıdır, zira çıkar çatışması yüzünden osmanlı’nın üstüne gelmesi sekteye uğrayan ingiltere’nin en korktuğu düşmanı ortadan kalkmıştır.

    hal böyleyken, osmanlı devleti’ni devam ettirmek tam bir intihardır. zira savaştan eskiye göre çok daha güçsüz çıkmış olan osmanlı’nın çok kısa süre sonra yeniden saldırıya uğrayacağı ve bu kez kurtuluş savaşı’ndaki dirayeti bile gösteremeyip paramparça edileceği çok açıktır. zira hem düşman yerinde durmaktadır, hem de devlet mekanizmasını çökertip düşmana davetiye çıkartan yönetim sorunları. bakanlar arasındaki entrikalara, devlet geleneği haline gelen darbelere, aydınların ve askerlerin kendi aralarındaki kamplaşmalarına, birbirlerine saldırılarına ve ihanetlerine yol açan şey, sistemdeki belirsizlik ve boşluktur. osmanlı’nın son güçlü padişahı olan abdülhamid’in altını emperyalistlerin kışkırtmalarına kapılarak oyan bu yönetim tayfasını işlevsiz hale getirecek tek şey ise, yönetim sistemini tamamen değiştirmek ve perişan haldeki halkı yepyeni bir motivasyonda, herkesi kapsayan ortak bir çatı altında buluşturmaktır. yani, o yılların parlayan yıldızı milliyetçilikle taçlandırılmış bir cumhuriyet.

    toparlarsak, osmanlı devleti’ni mustafa kemal yıkmamıştır. osmanlı devleti, çağın gerisinde kalma, iç karışıklıklar, düşmanların işgal ve kışkırtmaları gibi sebeplerle zaten yıkılmıştır. kurtuluş savaşı’na gelindiğinde osmanlı, her tarafını tümörler sarmış, ölmek üzere olan kanserli bir adamdır ve öleceğine o kadar kesin gözüyle bakılmaktadır ki, henüz son nefesini vermeden otopsi masasına yatırılmıştır bile. ancak mustafa kemal ölümü geciktirmiş, kanseri kısa süreliğine bertaraf etmiş ve devlete sağlığına yeniden kavuşmak için ciddi bir zaman kazandırmıştır.

    evet, mustafa kemal’in yaptığı budur. “zaman kazandırmak”. kendisi, hiçbir zaman amacına tamamen ulaştığını, devleti tamamen kurtardığını, kusursuz bir ülke kurduğunu düşünmemiştir. ortadoğu petrolleri orada durdukça emperyalistlerin tekrar ve tekrar saldıracağını, asla vazgeçmeyeceklerini ve devletin daima tehdit altında olacağını çok iyi bilmektedir. bu yüzden de sonraki kuşaklara defalarca öğütler vermiştir.

    devrimlerini çok hızlı bir şekilde hayata geçirmiştir, çünkü yeni emperyalistlerin saldırıları yeniden güçlenmeden, halkını çok hızlı bir şekilde hazırlaması gerektiğini düşünmüştür. halkı ekonomik olarak güçlendirmek için bankalar, fabrikalar kurmuş, eğitim seviyesini kısa sürede yükseltmek için alfabeyi değiştirip eğitim seferberliği başlatmıştır. emperyalistlerin en çok kullandığı güruh olan tarikatlara ayrı bir savaş açmış, insanların kafasının din soslu yalanlarla bulandırılmasını engellemeye çalışmıştır. bunun için, herkes anlayıp kendi vicdanına göre yorumlasın diye kuran’ı ve ezanı türkçeleştirmiş, tekke ve zaviyeleri kapatarak dini kullanarak halkı kışkırtan şeyhleri etkisiz hale getirmiştir. mezhep, tarikat, dini hiyerarşi gibi konuların toplumda bölünmeler ve infialler yarattığını görüp, her biri farklı bir dini görüşü sembolize eden ve halk içinde sınıflar yaratan sarıkları yasaklatmış, yerine şapkayı getirmiştir. kendisi dindar bir kişi asla değildir, meclis konuşmasında zikrettiği “gökten geldiği iddia edilen kitaplar” ifadesiyle bunu açıkça ispatlamaktadır. ancak buna rağmen çok hassas davranmış, dinle ilgili tüm adımlarının uygun olup olmayacağını iyi eğitimli din adamlarına sormuştur.

    tekrar ifade etmek gerekirse mustafa kemal atatürk’ün yaptığı her devrimin arkasında aynı motivasyon yatmaktadır: emperyalist kuvvetler tekrar saldırıya geçmeden önce, onların atabileceği tüm adımların önünü kesmek. bunu da,

    siyasi karışıklık çıkartmaya çalışacakları için çok net bir rejim olan cumhuriyete geçmek,

    yoksul halkı kışkırtmaya çalışacakları için halkın refah ve eğitim seviyesini arttırmak,

    tarikatları kışkırtacakları için toplumun dinamiğini herkesin kendince yorumlayabileceği din ve ümmet konularından çıkartıp ortak payda sayılabilecek “milliyetçilik” ve “hukuk”la değiştirmek, 

    insanlar şeyhler tarafından güdülemesin diye dini bireyselleştirmek, herkes kendi yorumunu getirebilsin ve mürşitlere ihtiyaç duymasın diye dini türkçeleştirmek,

    devrimin zihinlere yerleşebilmesi, tamamlanabilmesi için çevresindeki kişilere ve sonraki kuşaklara öğütler vermek gibi adımlarla sağlamak istemiştir.

    mustafa kemal atatürk, elbette ki kusursuz değildi. çok hatalı kararları da, etik olarak sorgulanabilecek politikaları da oldu. devletin gücünü ve kararlılığını göstermek için çok hızlı şekilde ölümlere karar verebilmesi, çok ciddi nefret tohumlarının ekilmesine yol açtı mesela. gerek hocaların idam edilmesi, gerek dersim’in bombalanması konularında çok daha sakin, çok daha akılcı adımlar atması gerekirdi bana göre. tıpkı “menemen’i haritadan silin” emrinden pişman olup vazgeçmesi, “bir daha böyle emirler verdiğimde uygulamayın, bir daha sorun” demesi gibi. ya da dış ülkelerden gelen maddi destekleri, onların amacına uygun kullanacağını beyan ederek alması ama kendi hedefi için kullanması çok söylenir, çok sorgulanır. bu ikincisi bana göre savaş ve kriz ortamında meşru sayılabilecek bir hayatta kalma refleksidir, başka insanlara ters gelebilir. ancak genel ve tarafsız olarak bakıldığında, ortadaki zekaya, vizyona ve uygulayabilme yeteneğine hayran olmamak için ya ciddi anlamda cahil, ya da ciddi anlamda art niyetli olmak gerekiyor.

    mustafa kemal’in en büyük şanssızlığı, kendisinden sonra gelen idarelerin kendisiyle kıyasla çok beceriksiz, çok düşük seviyeli ve çok öngörüsüz olması. devrimin önünü en çok tıkayan unsurlar bunlar. yıllar yılı, resmi eğitimlerde devrimin tamamlanmış gibi lanse edilmesi, atatürk’ün hatalarının hiç sorgulanmaması, hatta hatalarını da kutsal kabul edip kimi zaman başvurduğu fazla şiddetin tekrar edilmesi, asıl amacı olan emperyalizmle mücadelenin unutulup iç iktidar kavgasına düşülmesi ve bu kavga esnasında atatürk’ün bir silah olarak kullanılması, ülkenin atatürk’ün hedeflerinden çok daha uzağa düşmesine yol açtı.

    aradan geçen yıllarda, emperyalizm de boş durmadı elbette. ingiltere’nin yerini amerika birleşik devletleri aldı, rusya önce sscb döneminde komünizm propagandasıyla, son yıllarda ise eski emperyalist yaklaşımıyla tarih sahnesindeki misyonuna geri döndü. petrol hala ortadoğu’da duruyor, hala birileri o petrolleri ele geçirmek için inanılmaz ciddi bir mücadele veriyor. irak işgali, arap baharı, işid, suriye savaşı derken kazan kaynıyor. sular iyiden iyiye ısınmış, türkiye cumhuriyeti tamamen köşeye sıkışmış durumda.

    bu süre zarfında türkiye cumhuriyeti’nin üzerindeki karanlık eller de hiçbir zaman geri çekilmedi. en çok saldırılan isim ise, mustafa kemal atatürk oldu. bir yandan mustafa kemal atatürk’ün yaptığı devrimler ve bunların arkasındaki motivasyonları çarpıtıldı, diğer yandan da kendisinin ve kendisinden sonra gelen idarecilerin hataları çok kullanıldı. bu süre zarfında atatürk’ün halkı güçlendirmek ve bilinçlendirmek için başlattığı devrimler de ya tamamen durduruldu, ya da başka yönlere çekildi.

    atatürk karalamalarında çok fazla öne sürülen iki argüman var. birincisi, atatürk’ün aslında bir ingiliz ajanı olduğu, tüm devrimlerini ingilizler istediği için yaptığı yönünde. ikincisi ise kemalistlerin atatürk’e taptığı iddiası. atatürk’ün emperyalizme maşa olmadığı, tam tersine emperyalistlerin önüne çok ciddi bir duvar çektiği ve bu yüzden de emperyalistlerin ana hedefi olduğu çok açık. ikincisine ise kısmen de olsa katıldım yukarıda yazdıklarımla. atatürk’e tapan filan yok elbette, ancak kendisinden sonra gelenlerin çizgisini devam ettiremeyip atatürk’ü bir tabu ve bir silah haline getirmesi, zaten cahil olan halkın ciddi bir kesiminin atatürk’ün tek kurtuluş yolu olarak gördüğü devrimleri anlayamamasına yol açtı. tıpkı atatürk’ün idamlar ve katliamlarla ciddi bir kesimin tepkisini üzerine toplayıp kendi devriminin ayağına sıkması gibi. ama elbette ki bu eleştiriler, aslında atatürk’ü tartışmaya açma maksatlı değil. asıl amaç, atatürk devrimlerini karşı devrimlerle ortadan kaldırmak ve türkiye’yi birinci dünya savaşı sonrasındaki osmanlı gibi tamamen etkisiz hale getirip bölge coğrafyasında at koşturmak.

    emperyalist kuvvetler, aradan geçen 90 küsür yılda şunları yaptı türkiye’ye:

    - adnan menderes zamanında amerika birleşik devletleri geldi ve “siz üretim yapmakla yorulmayın, biz size ucuz mal satarız.” dedi. kabul ettik. türkiye, artık üretim yapamayan bir abd üssü. 

    - temelleri mustafa kemal atatürk’ün son döneminde atılmış olan kürt sorunu, basiretsiz ya da art niyetli idareciler tarafından körüklendi, dış kuvvetler tarafından kaşındı ve gül gibi bir terör sorunumuz ortaya çıktı. aslında batı destekli bir narkoterör örgütü olan ve milyonlarca dolarlık uyuşturucu ticaretinde kilit rol oynadığı için dağılmaya karşı direnen bir örgüt, romantik türk solcularına dahi “özgürlük savaşçısı” olarak yutturuldu. günümüzde masum insanlar katledildi diye sevinçten havaya uçan, kafası safsatalarla dolu pek çok ergen mevcut ülkemize. 

    - eğitim hamleleri baltalandı, fabrikalar kapatıldı, kendi kendine yeten yedi ülkeden biri diye sevindiğimiz türkiye, günümüzde tamamen dışa bağımlı halde ve korkutucu düzeyde cahil.

    - türk gençliği, rusların ve amerikanların kışkırtmalarıyla sağcı ve solcu olarak iki kampa bölündü, birbirini vurur hale geldi. iç savaşın kıyısından, türkiye’deki sol hareketten rahatsız olan amerika’nın dayattığı darbeyle dönüldü.

    - kökeni abdülhamid dönemine dek uzanan ermeni meselesi kışkırtıldı, yine teröre başvuruldu. bu terörle mücadele etmek için oluşturulan “derin devlet”, vatan sevgisi kisvesi altında şahsi çıkarlarını koruyan bir mafyaya dönüştü, çok büyük paralar için çok büyük kanlar akıtıldı. 

    - dış kaynaklı askeri darbeler defalarca tekrar edildi, türkiye’nin bağımsızlığına ve demokrasisine defalarca ayar çekildi.

    - 80 darbesi sonrasında halk sistematik olarak aptallaştırıldı, apolitize edildi, uyuşturuldu. günümüzde demokratik bir ülkeyiz sözde, ancak en temel demokratik hakkımızı kullanıp muhalif bir fikir öne sürdüğümüzde bile vatan haini damgası yiyoruz, baskılanıyoruz, susturuluyoruz. olmadı öldürülüyoruz.

    - 80 darbesi sonrasında oluşturulan apolitize halkı gütmek için en uygun yöntemin “ılımlı islam” olduğuna karar verildi, bu modeli yerleştirmek için tarikatlar ve cemaatler güçlendirildi. her birine atatürk’ün emperyalizme hizmet eden bir ingiliz uşağı olduğu ve atatürk izinin ülkeden tamamen kaldırılması gerektiği söylendi. 

    - türkiye ordusundaki atatürkçü askerler, “ılımlı islam”ın iktidarı ve atatürk izinin yok edilmesi için sahte evrak ve suçlamalarla hapse tıkıldı, ordu boşaltıldı ve yerlerine cia destekli olduğu nihayet anlaşılmış olan bir cemaatin kendi isimleri yerleştirildi.

    tüm bu olayların nihayetinde bugün atatürk’ün heykelleri şehir meydanlarından, resmi devlet dairelerinden, ismi her yerden kaldırılıyor. bu sırada dış kuvvet destekli islami cemaatlerden biri ülkede darbe yapmaya kalkıyor, bir diğeri, çevik kuvvete sızdırdığı bir elemanıyla rusya büyükelçisini öldürüyor, bir diğeri iki türk askerini canlı canlı ateşe verip görüntülerini gururla paylaşıyor. en güçlüleri ise iktidarda. yıllardır, atatürk’ün tüm devrimlerini karşı devrimlerle yok etme kavgası veriyor. mustafa kemal’in tüm izini silerse devletin otomatik olarak osmanlı’nın en güçlü yıllarına döneceği sanrısı içinde, atatürk’ün yeni saldırılara karşı aldığı tüm tedbirleri pervasızca ve cahilce yok ediyor.

    velhasılıkelam, ne osmanlı’yı yıkan adamdı mustafa kemal, ne de bir ulusu yoktan var eden ve mükemmel pozisyona taşıyan tanrısal bir figür. olağanüstü zeka ve becerisiyle emperyalizme yüz yıllık bir gecikme yaşatan, halkın perişan edilmemesi için gerekli tedbirler bulan ve uygulamaya koyan, doğruları takip edilmesi, yanlışları onarılması gereken çok önemli bir liderdi.

    ancak biz, ne doğrularını sürdürmeyi bildik, ne hatalarını tamir etmeyi. emperyalizm durmadı, büyüdü, gittikçe güçlendi ve olanca acımasızlığıyla yeniden harekete geçti. onlar gelene kadar biz, geçemesinler diye örmeye başladığımız duvarları yıkmakla, cehalet ve aptallık içinde birbirimizi kırmakla, zar zor oluşturulmuş ortak paydalarımızı yok etmekle ve birbirimizden nefret etmekle meşgul olduk.

    bugünlerde türkiye, tarihinin en zor dönemini yaşıyor. ne amerika kolay kolay vazgeçecek türkiye gibi kullanışlı bir müttefikten, ne de burnumuzun dibindeki rusya. hangisine yönelirsek diğeri canımızı fena yakacak. “siz karışmayın, biz bağımsızız” deme şansımızı ise yıllar önceki tercihlerimizle yitirdik.

    “90 yıllık reklam arası sona eriyor” diyenler haklıydı aslında. zira 100 yıl önceki film de aynen buydu. her tarafını tümörler sarmış, ölmek üzere olan bir ülkenin dramı. biz o reklam arasında, hepimizi ölümden kurtaracak muazzam bir tedavi yönteminin tanıtımını gördük. o tedaviye gitmeyi seçseydik kurtaracaktık canımızı.

    seçmedik. reklamlar sona erdi. film kaldığı yerden devam etmeye başladı.

    biz bittik.

    !---- spoiler ----!