1. steinbeck'in şu sözü sanırım benim düşüncelerimin de edebi şekilde sözcüğe dökülmüş şekli:

    "vardığım kanaat odur ki büyük bir öğretmen büyük bir sanatkardır ve diğer büyük sanatkarlar gibi onlardan da az sayıda vardır. hatta çalışma sahası insan aklı ve ruhu olduğu için öğretmenlik sanatların en büyüğü bile olabilir."
  2. bir tv programında parayla bilgi satan bilgisini satarak hayatını kazanan meslekler diye öğretmenliği saymışlardı. programın gerisini dinlemedim. hayatımda duyduğum en iğrenç öğretmenlik tanımı idi.
    öğretmenliğe saygın bir tanım yapamayanlar; ona saygın bir konum da kazandıramazlar.
    geçenlerde gazetelere bir haber yansıdı. hırsızlık suçundan hakim karşısına çıkan sanığı bir sürpriz bekliyordu.
    hakim o sanığın sınıf arkadaşıydı. sizi iyi bir insan olarak hatırlıyordum, umarım sonraki hayatınızda yolunuz bir daha mahkemelere düşmez, demişti. ve sanığı ağlattığı gibi haberi okuyanlar da duygulanmışlardı, şüphesiz.
    o hakimi de suçluyu da yetiştiren ve belki de hayatlarını değiştiren öğretmenlerdi.
    bu gün demokrasinin özgürlüğün aklımızın sınırlarını zorlayan bir güçle yaşandığı ülkelere lütfen bir bakın. hepsi kılı kırk yararcasına hassasiyetle öğretmen yetiştirirler.
    finlandiya, japonya lütfen öğretmen sistemlerini bir okuyun!
    öğretmen toplum mimarıdır.
    bizim toplumumuzda en çok öğretmene ama çok iyi yetişmiş öğretmene ihtiyaç vardır.
    ve bu öğretmenler mesleklerini severek yapan idealist insanlardan seçilmelidir. bu seçilmiş öğretmenler mesleklerini asla bilgilerini satarak geçinenler seviyesinde de icra etmezler.
  3. 6 senelik eğitimin ardından artık içerisine sözleşmeli olarak katıldığım meslek grubu. eğitimimin son 3 senesini öğretmen ve eğitim kalitesi, öğrenci yetiştirilmesi gibi konularda kafa patlatarak geçirdim. fizik öğretmenliği yaptığım için fizik dersinin liselerde ki yeterliliği, kalitesi metotları gibi çoğu konu hakkında da okuma ve gözleme dayalı araştırma yaptım. keza o kadar araştırma işin içine girdiğiniz de doğruluğunu ortaya koyduğunda daha da bir pişman oluyorsunuz.

    sosyal statü olarak öğretmenlik 60, 70 ve 80 lerde öğretmen yetiştirme kursları, dışarıdan öğretmen olma, lise mezunlarına 32 günlük eğitimlerle öğretmenlik atanması gibi nedenler yüzünden kolay meslek olarak nitelendirilmiştir. 80, 90 ve 2000lerin jenerasyonunda yakalanan kalite ve bu süreçte öğretmenliğin üniversitelerde fakültelerde zorunlu eğitim alınarak ve formasyonun 4 yıllık sürece yayılalarak verilmesiyle bir nebzede bu statüsünün toparlar gibi olsada, 70'lerden bu zamana kadar hükümet değişiklikleriyle beraber müfredatın değiştirilmesi, her atanan bakanın kendini ispatlamak için parti görüşleri doğrultusunda kibirli bir dizayn istemesi, oy manipülasyonu olarak görülmesi, jenerasyona ve teknolojiye yönelik yenilikler yapılmaması, düzenlenen eğitim programlarının görevlilerinin zamandan ve öğretmenlerden kopuk hükümet adamları (öğretim üyeleri, araştırma görevlileri, devlet memurları vs..) olması ve asıl amaçlarının politik olarak belirlenmesi nedeniyle oyuncak olmuş ve asla standart bir kalite yakalayamamıştır. sistemin sürekli aksak bir vaziyette olmasından ötürü yetiştirilen öğretmenlerde büyük sıkıntı olmuş ve bu yüzden bugün de toplumda ki konumunu neredeyse kimse beğenmemektedir.

    öğretmen kalitesinden devam edeyim; 97’den sonra yetiştirilen öğretmenlere tanınan serbestlik bir süre sonra cılkı çıkmış, denetim mekanizması olmaması yüzünden öğretmenlerin kendini geliştirme ya da yenileme gibi bir arzusu-hareketi olmamış, öğretmen olmanın ana bilim bölümlerinde okuyan öğrencilere 2 aylık toplamda 12 saatlik ( 10 saat gözlem, 2 saat anlatım) gibi denetimsiz, sağlıksız ve kalitesiz bir eğitim stajı ile yolunun açılmış, uzun tatillerin abartılmış ve bu tatillerden hiç iyi sonuçlar çıkmamış (hiç bir ek çalışma ödev ya da kurs almamak..), 80 ilde üniversite açılarak var olan üniversitelerde ki eğitim kalitesinden daha da az kaliteli eğitimle yetiştirilen yeni jenerasyon öğretmenler olmuş ve bu öğretmen olacak bireylerin öğretmenlik konusunda hem sosyal baskı (öğretmenlik mi yapıcan şimdi gibi sosyal küçümsemeler) yemesi hem de kendilerinin zaten istekle yapmaması (kimsenin ilk tercihi değildir öğretmenlik) öğrenci jenerasyonunun gelişimini, yeni yetişecek öğretmenlerin kalitesini ve hali hazırda ki öğretmenlerin uygulama, anlatım ve öğretim kalitesinin dibe çekmiştir. daha arkasına ekleyeceğim 200 tane madde ile yetişen öğretmen kalitesinin yerlerde olması nedeni ile şu anda ki eğitim sistemi çöküş halindedir. bu yüzden eğitimde ki ilk suçlu olarak günümüzde üzerine yürünmek için sebep aranmaktadır.

    şimdi size ailelerin neden öğretmenlerden memnun olmadığını ve öğretmenleri neden günah keçisi olduğuna dair başka bir yaklaşım yapayım, 2000’lerde doların dünya üzerinde her noktadan fışkırması, alım gücünün artması gibi nedenler ile 2000’ler neredeyse her ailenin bireysel olarak bir şeyleri sahiplenebildiği alabildiği bir 10 yıl olarak geçmiştir.burayı aklınızda tutun. 1992’de hazırlanan ve uygulanmaya başlayan bir ilköğretim eğitim sistemi vardır. “öğrenci özeldir ve bireyler her zaman gelişebilir” mottosunu kullanmıştır, yani eğitim sistemi 1992’de yasal olarak öğrenci ve yaşam temelli olmuştur. daha öncesinden de böyledir ama uygulaması yoktur. fakat 1992’de uygulamaların görülmesi için müfettişler yağdırılmıştır. bu jenerasyondan sonra yetişen öğrenciler 1993-1996-1999 girişli tüm öğrenci jenerasyonlarının ailelerine de bu mentalite aşılanmış ve çocuklarının özel oldukları her zaman yapabilecekleri vurgulanmıştır. bu vurgulama ve reklam 2000li yıllarda alım gücünün artmasıyla ailelerinde öz güvenlerinin tabiri caizse arşa çıkmasıyla kendilerininde özel oldukları bu yüzden çocuklarının her şeyi yapabilecekleri olarak yanlış bir algıya dönüşmüştür. somut şeylere sahip olabilen ve para ile kendilerine zaruri bir üstünlük bahşeden 2000’lerin aileleri çocuklarınında üstün olduğu yanılgısına düşmüştür ve gerçeği kabullenmek, çocuğun özel olmasının öss ile değil farklı bir alanda özel olmasını anlayamayacak kadar ileri gitmişlerdir. bu jenerasyon suçu kendi çocukluklarında ki asıl suçlulara 70, 80 ve 90 ların beleş memurları öğretmenlere yüklemiştir ve hükümet manipülasyonu ile sistem yetersiz, eğitim berbat, öğretmenlerin artması lazım gibi politik söylemlerle bu suçlama arşa çıkmıştır. 2000’lerden sonra siyasi-oy amaçlı eğitim politikasıda öğretmenlerin yetişme kalitesini yukarıda söylediğim şeyleride içine katarak baltalmış ve yetişen kalitesiz jenerasyonların sorumlusu hükümet değil, sırf üniversite okumak için istemeye istemeye öğretmenlik yapan jenerasyon olmuştur. dahası yetişen kalitesiz insanlardan yakayı silken aileler suçlu bulduğu okullarda ve öğretmenlerde çözüm arar. öğrencilerini özel okul denen ticarethanelere verirler, isterler ki 7-5 arası çocuk çıtını çıkarmasın ders çalışssın, beni de rahatsız etmeyin. böyle özeldir o çocuklar işte.

    bir baktımda fazla uzatmışım, daha size bir 100 sayfalık rapor yazacak kadar doldum aslında ama yeri değil. her ne ise... gözlemlerim de tam yukarıda yazdıklarımdır, rehberlik öğretmeni bile rehberlik ile yönlendirme arasında ki farkı bilmez, kendini asla geliştirmemiş, asla açıp rehberlik, psikoloji vs. okumamış insanlardan oluşur. sizde ona doğruları söylersiniz seminerde sonra herkes ilk defa üniversite dersinde bir şey öğrenmiş edasıyla şok olur. ben bu eğitim sistemini değiştiricem diye bir yemin etmiştim, eğer bu yıl okulda hipotezimi doğrularsam ve çalışmalarıma kimse sekte vurmaz ise sevgili youser'lar sizin çocuklarınız için umut var demektir.
  4. bir valize kaç çocuğun gülüşü sığar? bir can kaç hayata can katar? öğretmenlik öyle bir meslek ki bir öğretmen yüzlerce hayatı ihya da edebilir, heba da. öğretmenin mesleğine bakışı önemli.

    bir anlatıya göre fransa'da ağır işlerde çalışan işçilerin meslekleri hakkında ne düşündüğünü araştıran bir bilim adamı, bir mermer ocağında devasa mermer kütlelerini parçalayarak hayatlarını kazanan üç işçiye ne yaptıklarını sorar. birincisi: "kör müsün? bu sıcakta bu dev gibi kayaları parçalamaya çalışıyorum." der. ikincisi: "işim çok zor ama ailem için para gerekli." cevabını verir. üçüncüsü ise kollarını göğe doğru kaldırarak: "bir katedral inşa ediyorum." diye soruyu yanıtlar. öğretmenlerin işlerine yaklaşımı üçüncü işçi gibi olursa her şey daha kolaylaşır.

    kuru kuru bilgi aktarmaktan ziyade bir öğrenciye kendini değerli hissettiren, onun fikirlerinde ışık yakabilendir öğretmen. öğrencinin gözünden gönlüne akabiliyorsa başarmış demektir.

    teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, tahtalar ne kadar akıllanırsa akıllansın eğitimin temel taşı ve olmazsa olmazı öğretmendir. gelişen hiçbir teknoloji bir öğrencinin saçını okşayamaz, ona kendini değerli hissettiremez.

    bu madalyonun bir yüzü.

    diğer tarafta toplumun gözünde öğretmeni itibarsızlaştıran, insanlardan "ay yazık öğretmen misin?" iması taşıyan sözleri duymasına maruz bırakan, öğretmeni küstüren ve yalnızlaştıran, öğrenciye tanınan serbesti ve haklarla (9, 10 hatta 11 zayıfla sınıf geçebilmek gibi) öğretmenin elini kolunu bağlayan bir sistem var. bunlar kimse tarafından görülmez. çünkü insanlar öğretmenin tatiline odaklanmıştır. davulun sesi uzaktan hoş gelir. kulağının dibinde çalarsa dayanamazsın.

    bunların yanında yalnızlık, karamsarlık, büyümenin ve ergenliğin getirdiği sıkıntılar, parçalanmış ailelerin çocuk ve genci içine düşürdüğü boşluk, teknoloji, bağımlılık yapan ve insanı hayattan koparan maddelerin esiri olma tehlikesi tarafından kuşatılmış bir nesil var.

    bugün yeni nesil kimin ve neyin eseri olacağını şaşırmışken öğretmenlere her zamankinden daha fazla sorumluluk düşüyor.
  5. zaten sürü halinde gezen kazlar tarafından çocukluğunda çokça kez saldırıya uğramış, kovalanmış haliyle korkan kişinin; evlerine gitmesi için gönderdiği öğrencilerinin koşarak geri gelip:
    -öööğğrreetttmmeeenniimm ( 32. senfoni 21. sone karışımı bir şey) kazlar var gidemiyoruz, korkuyoruz.
    dedi diye korkudan üç buçuk atsa da o kazların içinden öğrencilerini geçirmektir.
    aynı bir anneymiş-babaymış gibi, 'elalemin çocuğu' için kendini bastırmaktır.

    üç günlük tatilde gece vakti velilerden gelen 'hocam allah yardımcınız olsun. ikisine yetişemiyorum. kafayı yiycem. üç günde ne duruma geldim. siz ne çekiyormuşsunuz' mesajını okuduktan sonra tebessüm etmek ve çocuklarını özlemektir.

    bir gün kar tatili olsa ve fırsat bu fırsat deyip sosyal medyada bir kafede arkadaşlarla kahve içen fotoğrafınızı paylaşsanız velilerden gelen;
    ' size tatil oldu bize eziyet '
    ' hocam keyif sizde cefa bizde bu günlük böyle olsun:)'
    'iyi eğlenceler hocam demek ki kar dışarı çıkılamayacak kadar kötü değilmiş okula da gidilirmiş ehehe'
    yorumlarına 'bana mı güvendin doğururken' demeyi düşünmeden önce, 'bu aileyi biraz eşmeliyim çocuk sevgisiz mi büyüyor acaba' diye akıldaki yapılacaklar listesini güncellemektir.

    arkadaşla oturup 'eskiden kim ne giymiş kim kimle sevgili kim ayrılmış kim evlenmiş ne dedikodu yapardık şimdi konu hep hep hep iş diye hüzünlenip' başka konu konuşmaya karar verip 3 dkya kalmadan yine kendini eğitim muhabbeti içinde bulmaktır.

    bir küçük boy pritt 5 lirayken (çarpı sınıf mevcudu) akşama kadar kırtasiye gezmek, indirime ikna etmeye çalışmaktır. o pritt bir hafta dayanmazken, veliden istesen 'hocam para dayanmıyor alamam', müdürden istesen 'hocam zaten aldığımız 3kuruş aidat onlar biteli çok oldu. biliyorsunuz', devletten istesen ' e sene başında 900 lira kırtasiye yardımı verdik ya' cevaplarına karşılık bu ülkede okumuşundan okumamışına herkese dert olmuş öğretmen maaşından her ay (vicdana ve kesenin ağız çapına göre) min 200 lirayı cebinden vermektir öğretmenlik.

    evde uzanmış en sevdiğiniz diziyi izlerken velinin 'hocam tuturdu sizinle konuşacakmış, özlemiş' diye araması üzerine yarım saat -maç izleyen sevgiliye muhabbet açmaya çalışmak gibi- özleyen ama hiç konuşmayan çocuğa sorular sormak karşılığında ımm, hı, evet, hayır, burada bir canavar var tarzı cevaplar alıp gönlünü yapmaktır. dizi kaçtı tabi ama sorun yok :)
    kim bilir daha neler nelerdir, öğrenmenin sınırı yok. öğrendikçe yazarım buraya.
  6. 'vicdan' ile çok yakın ilişkisi bulunan meslek grubu üyesidir.

    vicdanınız el verirse öğrencilere fazladan zaman ayırarak öğrencilerin öğrendiklerini pekiştirme zorunluluğu yoktur. derste verdiklerinizden fazlasını yaparsanız da kimse sizi ödüllendirmez zaten.

    vicdanınız el verirse tatil dışında sık aralıklarla raporlar alıp 36 haftalık eğitim süresini yarıya yakın bir süreye çekebilirsiniz. evli bir bayansanız hamileliğinizi okulların açık olduğu zaman denk getirip ve raporlarla destekleyip o yılın tamamını bile kapatabilirsiniz.

    vicdanınız el verirse ve müdürle aranız iyiyse idari işleri bahane edip derse girmeyebilir veya en kötü ihtimalle dersin yarısını iç edebilirsiniz. olmadı acil telefon görüşmelerini bahane eder zaman geçirebilirsiniz.

    vicdanınız el verirse der dışı saçma sapan egzersizler, kurslar açıp öğrencileri örgütleyip kayıt ettirerek hatırı sayılır bir ek ders ücreti alabilirsiniz. kurslara devam etmeyen öğrencileri de var gösterirsiniz. böylece ders anlatma derdiniz de ortadan kalkar.

    vicdanınız el verirse derse girip saçma sapan bahanelerle dersi boş geçirebilir, öğrencilerle geyik çevirebilir, fıkra anlatabilir, hatıralarınızla ders zamanından yiyebilirsiniz. üstelik öğrencilerin çoğu da sizi sevecektir.

    vicdanınız el veriyorsa öğrencilere sınavdan önce soruları verir, toplantılarda başarınızla dikkatleri üstünüze toplar, diğer öğretmenleri kendinize hayran bırakabilirsiniz. öğrencileriniz size bayılacaktır.

    vicdanınız el veriyorsa geleceklerini ilgilendiren sınavları ciddiye almaz, soru çözme tekniklerini öğretmez, dersi sadece not tutturarak geçirir, başarısızlığın sorumlusu olarak tembel öğrenci ve ilgisiz velileri görür, kendinizi aklarsınız.

    vicdanınız el verirse başarısız olan öğrencilerin velilerine özel ders seçeneği sunar yine hatırı sayılır bir gelir kapısı açabilirsiniz kendiniz için.

    vicdanınız el verirse tabii ki...
  7. sisteme* ait sorunlardan ya da politik, ideolojik sebeplerden kaynaklı niteliksizleştirilmeye çalışılan, bu konuda da başarılı olunan meslektir.

    genelleme yapmak doğru olmaz ama zibil gibi yayılan yetersiz yükseköğretim kurumlarından verilen mezunlarla ve liyakatın bir sınava* dayalı tespiti ile de "kadrolu, garantili, meslek" konumuna indirgenmiştir. üzücü bu. oysa öğretmenler bu ülkenin aydın, tarihsel bloğunda yer alan öncü kimselerdi.

    şimdi ise " somut fayda" yaratan mesleklere göre önemsizdir. tabi bu iddialı olmasın ama sanırım tüm dünyada böyledir. rekabet koşullarında yetişen çocuklar dil bilmeli, birçok pratik artı katmalı, fark yaratmalı düzgün gelirli bir işe tutunabilmeli.

    bu mesleğin aslen vermiş olduğu sorumluluğun bilincinden yoksun "kapağı attık, çok şükür" kafasında olan olumsuz örneklerine herkes bir aşamada şahit olmuştur. yalnız mevcut yapısal koşulların da buna neden olduğu yadsınamaz.

    ilkokul yani sınıf öğretmeni, bir insana belki farkında olamadığı ciddi izler bırakır. anne ve babadan kimi zaman daha çok çekinilir, daha fazla saygı gösterilir. davranışsal edimin, alışkanlıkların temellendiği ve inşasına başlandığı süreçte mimarlardan biridir aslında o. iyisine denk geldiyseniz, hayatınızın olumlu giden yönüne mutlaka katkı yapmıştır.

    benim için "öğretmen" denildiğinde kafamda oluşan tek şey; ayla öğretmendir. orta yaşlarında, zayıf, uzun boylu, kısa saçlı, deli dolu bana göre dünyanın en güzel insanlarından biri. 7-10 yaşlarındayken hatırladığım en net şey ne sorusuna cevabımdır.

    ilkokul 4'e kadar çanakkale'de okudum, siyah önlüklüydük.* anne, baba çalışıyor, okul sonrası kreşte geçerdi. ister istemez oluşan gözetim eksikliğinden ve toplu yaşama aşinalığıma bağladığım nedenlerden dolayı hafif sivrilen ve kibirli bir çocuktum. üst sınıflar beni peşlerinden koşturmak için sataşırlar, dalga geçerledi. teneffüs aralarında kozalak ve kola kutusu ile yapılan maçlarda kaptan olurdum.

    yalnız ayla öğretmen başkaydı; istisnasız her teneffüste, benimle dalga geçen üst sınıfları kovalarken beni yakalamaya çalışan güzel bir kadındır. salya, sümük, paçavra şekilde sınıfa girerken üstümü başımı toplayan burnumu silen annedir. sevgisi ve hoşgörüsüyle o yaşta birisine saygı duymayı bana öğreten insandır. aynı okulda, 2 üst sınıfta okuyan öz oğluyla her kavga ettiğimizde, genelde haksız olsam da, bana bir kızıp oğluna üç kızandır. bir dersin testinden 4 aldım diye kibrimden ve hırsımdan şuursuzca ağlarken, her şeyin "ders notu" olmadığını yetişkine anlatır gibi anlatan, ne ara zaman bulduysa evinde yaptığı envai çeşit yiyeceği bize getirendir.

    ben o kadını ve o kadın ile kafamda, kalbimde kalan "öğretmen"i hiç kaybetmedim.

    geçenlerde, on yıllar sonra, telefonunu bulup aradım. karşısında kazık gibi adam sesi, bir ufak hatırlatma ile hatırladı, inanamadım, gözlerim doldu. o ağladı. ilk fırsatta gelip elini öpeceğimi, bir ihtiyacı olup olmadığını sordum, bahçe işleriyle uğraşıyormuş şimdi, eşini kaybetmiş, beyaz terrier cinsi köpeğini de. ama ses aynı yıllar öncesine böyle bir ışınlanma olabilir mi? şimdi de dağınıklıklarımı, savrukluğumu çevik hamleleriyle ve o canım hoşgörüsüyle toplayacak gibi hissettim. ama bu noktada, en azından çocuk aklımla gösteremediğim dibine kadar hak ettiği minnetimi sunmam gerekiyor, öyle telefonla değil.

    şu andan itibaren gidip onu görmek; sorgulanamaz tatil, gezi her neyse planımdır.
  8. zor bir mesleği icra eden kişidir öğretmen. kendim asla yapamayacağım bir iştir öğretmenlik. 25-30 tane çocuğa tahammül etmek, disiplin sağlamak ve en zoru da bir insana bir şeyler öğretmek.

    hayatımda öğretmen olması gereken, öğretmenlik vasfı çok üst düzeyde olan ancak farklı mesleklere yönelmiş çok insan gördüm. özellikle öğrencilik hayatımda çok rastladım. aynı zamanda öğretmenlik vasfı sıfır olduğu halde öğretmenlik yaptığını zanneden bir sürü öğretmen gördüm. ya da hoca. adına ne derseniz deyin. özellikle öğrenciliği, öğrenme yeteneği çok üst düzeyde olup, fransızca felsefe kitabından eşzamanlı çeviri yapıp ders anlatacak çapta ama hocalığı sıfır olan profesörler tanıdım. bunların hocalık yapmaması gerekir.

    öğretmenlik hakkıyla yapması çok zor bir meslektir ama öğretmen olarak atanmak, eğitim fakültesinden diploma alabilmek bir o kadar kolaydır. eşşek bağlasan mezun olur. öğrenci yurdundayken, hocaları tek yüzü yazılı bir a4 kağıdı ezberleyip ertesi günkü sınava gelmelerini istemiş insanların "kim ezberleyecek bu kadar şeyi, insafsız bunlar" tarzında serzenişlerini gördüm, önümde 1000 sayfa beklerken. yazıklar olsun size.

    yine de bir sayfayı ezberlemek, öğrenciye anlatacağın müfredata hakim olmak mesele değil, açıp okursun öğrenirsin yeri gelince. mesele öğrendiklerini aktarabilmekte, öğrenciye öğrenme isteği aşılayabilmekte. hele türkiye gibi öğrencinin hiçbir şey öğrenmemek amacıyla okula geldiği bir ülkede daha da önem kazanıyor bunlar. yoksa öğrenci saçını uzatmış, koluna bileklik takmış, yok spor parası vermemiş gibi skimsonik teranelerle hiç yol alamayız. alamadık da zaten.
  9. her gün biraz daha fark ediyorum ki, yeni neslin daha çok bilgiye değil, daha çok ilgiye, daha çok sevgiye ihtiyacı var.
    ve belki de daha çok anlaşılmaya...
    ailelerinin bir iki yanlış yaptı diye daha çok zorladığı ya da her dersten özel ders aldırdığı etüt merkezlerinden çıkarmadığı çocukların geleceğe bir mesajları var:
    beni ihmal ettiğin kadar ihmal edileceksin,
    beni sevdin ama bunu belli etmediğin için seni ne kadar sevdiğimi hiç hissedemeyeceksin!
    yalnız kaldığım kadar yalnız kalacak ve anne babasına sahip çıkan sevgi'yle himaye eden insanları masallarda bulacaksın.
    kendimize özgü bir eğitim öğretim metodu geliştirir miyiz?
    ben bunu görecek kadar yaşayacağımı sanmıyorum.
    bu şartlarda bir öğretmenin öğrencilerine vermesi gereken tek şey koşulsuz sevgisidir.
    onları anlamaya çalışan ve seven koca bir yürek lazım tüm öğretmenlere ...
  10. lisede ilk dönemi bitirdik, tüm dönemde aklıma koyup da başarabildiklerim;

    -kitap okuma alışkanlığı. bunu canla başla çalışıp başardım sonunda, sadece kendi sınıfım için değil 9. sınıfların son saatlerini kitap okuma saatine çevirdim. ankara kitap fuarından sınıfım aralarında para toplayıp istedikleri serileri alınca, aileleride eve kitaplık istediklerini söyleyince artık bu tamam dedim. bir süre sonra sevdikleri ders hakkında okumaya başlayıp hocaları düzeltince veletler, çok fazla tepki aldılar. kafa kafaya oynuyorlar şimdilik. bu aynı zamanda kavgaları 0'ladı, 9. sınıflardan 1 kavga olurken, 11. sınıflarda sene boyunca disiplindeydik. ben derslerine girmediğimden uzağım sıkıntılarına ama ikinci dönem 10. ve 11. sınıflar var aklımda. çocukların kavga etmelerinde ki sıkıntılardan biri iletişimsizlikleri. kitap okuma bunu baya bir aşıyor, hem ortak bir hobi olarak çocuklar arasında tanışma ağı yaratıyor, hem de yeni kelimeler ile ifade sorununu dolayısıyla yanlış anlaşılmaları bayağı bi ortadan kaldırıyor.

    -hak arama. bunu hiç bir öğretmen istemesede zorla başardık. ben ve anarko-kominist bir tarih hocasıyla beraber el ele verip, haklarının ne olduklarını kendi sınıflarımıza dağıttık. çocuklara ara ara quiz misali hakkımızı aşan hareketler yapıp test ettik. sonuçları zor ama müthiş bir kazanım oldu. meyvesini yazayım; kimya sınavıda gözetmen öğretmenler cuma günü tören var diye 25 dakika içinde kağıtları toplamışlar. sınav yönetmeliği tam bir ders saati 40 dakika der. bizim çocuklar pısmamışlar diğerleri gibi ortalığı birbirine vermişler çok güldüm. sınavı tekrar ettirdiler dilekçe ile soruları değiştirmek şartıyla. haklarını aramaları müthişdi.

    -ders'e ilgi gösterme. en zor bu oldu, yeri geldi tokat atmak zorunda kaldım, yeri geldi bağırdım. zaman zaman okuldan çıkmak zorunda da kaldık ama en iyisi buydu. liseye başlayan öğrenciler birden konuların dallanıp budaklanmasına anlam veremediğinden ilgi göstermeyi beceremezler. bu yüzden gerçek hayatta ne işe yarar sorusunu sürebiliyorlar. bunun için ilk geldiklerinde "lise'de olmak hiç bir bilgiyi direk kabul etmemektir" demiştim. bilginin onlar için anlam ifade etmesini felan sürekli konuştuk. bunu kırmak için kafalarına; "ne öğrenirseniz öğrenin direk onu götürüpde uygulamazsınız. ama bu öğrendikleriniz sizin davranışlarınız değiştirecek. " şeklinde bir argüman koydum. sonuçlar idealdi ama bir süre sonra edebiyat dersinin tarih, dil ve anlatım dersinin her hangi bir meslek lisesi dersi ve tarih karışımı olduğunu fark ettiklerinde sıkıntılar başladı. bu yüzden hocalarıda gelişmeye sevk ettiler ama öğretmenlerin genel kibri burada sıkıntılı olduğundan çocukların üstüne oynamaya devam ettiler.

    aslında çocuklarımızın çokta bir sıkıntısı yok, sadece altyapıları sıkıntılı. liseye gelipde hiç kitap okumamış, hiç tartışmamış çocuklar var. temel sıkıntı öğretmenlerden kaynaklı bu sistemde. hiç bir öğretmen iyi yetişmiyor, zihniyet hep kolaya, hep cinliğe gidiyor, üstüne içeriklerde berbat olunca sıkıntılar gitgide artıyor. tez için kafamda buraa girdiğim ilk entry'im üzerindeyim halen. merak etmeyin halen umut var, hem de artık daha fazla.