şansadan - youreads



  1. ani bir şans eseri gerçekleşen. bu kelimeyi kullanana daha önce hiç rastlamadım, belki bazı yörelerde kullanılıyor olabilir. ama "ansadan" kelimesinin kullanıldığından kesinlikle emin olabilirsiniz. kazara, istemeden gerçekleşen eylem ve durum anlamına gelir ansadan. mesela birden yön değiştirirken yanlışlıkla birisine çarptığınızda "ansadan oldu, kusura bakmayın" diyebilirsiniz :) ben bu kelimeyi "şansadan" olarak türettim. o zaman hikayeye geçebiliriz...

    yaz tatillerini köyde geçirmekten büyük keyif alıyordu. cep telefonu ve internetin olmadığı bir dönemdi. hatta ilk özel kanal da bir kaç sene önce yayına başlamıştı. arkadaşlarıyla tek bir evde toplanıp film, çizgi film izleyip, filmin konusunu tiyatral bir şekilde aralarında oyuna dönüştürmek en sevdiği aktivitelerden biriydi. aslında akranların kendi aralarında uyguladığı zorbalığın meşrulaştırılmış adıydı "cüneydarkın oyunu". şu an şüpheyle yaklaşsa da, o yaşlarda, dayak yiyenin de keyif aldığını düşünüyordu. neticede kötü adam rolü bir gün sırayla herkese gelecekti.

    güneş iyice tepeye çıktığında, yeterince boğuşmuş, tepişmiş, yorulmuş ve acıkmıştı. bir şeyler yedikten sonra hanaya çıkıp biraz dinlenmek ve kestirmek günlük rutiniydi. hanaya çıkan on bir belki on iki basamaklı ahşap merdivenin her basamağının kendine has bir gıcırtısı vardı. üzerine basan kişiyi ağırlığından ve çıkma hızından tanıyor olmalı, hatta ruh haline bile hakim olmalıydı bu merdiven. acaba insanlar bunun farkında mıydı? ya da bunu hiç düşünmüşler miydi? oysa ki merdiven onlarla beraber yaşlanıyor, zamanla insanlara verdiği tepkiler değişiyor ve insanların da yaşlandığının farkına varıyordu.

    hanaya her çıktığında misafir için ayrılan odaya girmeyi çok seviyordu. çünkü bu odanın ahşap zemini insanlarla iletişime geçmeyi merdivenden daha çok seviyordu. içinde bardakların, tabakların, bibloların, kitapların ve çerçevelenmiş fotoğrafların olduğu vitrin sayesinde misafir odası dile geliyordu. iletişim konusunda o kadar hassastı ki, odaya bir kedi girse, onun patilerine bile sırt çevirmeyecek, onu merhabalayacaktı. hatta en zarif bir orman elfi bile, bu odanın kayıtsız kalamayacağı kadar narin değildi.

    eski fotoğraflara bakınıp, vitrinin tadını çıkardıktan sonra karşı odaya geçti. etrafa bakındı. iskambil destesini buldu. yere oturdu ve bir süre solitaire oynadı. canı sıkılmaya başladığı an birden aklına bir fikir geldi. iskambil destesini bir güzel kardı, kapalı bir şekilde yere yaydı. tüm beşleri tek tek bulmaya karar vermişti. ellerini kağıtların üzerinde gezdirmeye başladı. dokunduğu kağıtlarda bir duygu yoğunluğu arıyor gibiydi. içlerinden birini seçti ve çevirdi. kupa beşlisi. o an ilk ne hissettiğini şimdi bile hatırlamıyor olmalıydı.

    gülümsedi. ellerini tekrar kağıtların üzerinde gezdirmeye devam etti. yine bir şeyler hissetmeye çalışıyor olmalıydı. acaba her kağıdın farklı bir sıcaklığı mı vardı? tercihini neye göre yapıyordu ki? bu sorunun da cevabının onda olduğunu sanmıyorum. eli kağıtlardan birinde takıldı ve çevirdi. maça beşlisi. içini garip bir heyecan duygusu kaplamaya başladı.

    bu sefer iş ciddiye binmişti. halbuki kazanacak veya kaybedecek hiçbir şey yoktu. uzay-zamandan soyutlanmış, evren onun için önündeki iskambil destesinden ve ellerinden ibaretti. gözleri sadece ana şahitlik eden gözlemciydiler. ne de olsa çevireceği kağıdı gözüyle değil de eliyle tercih ediyordu. içlerinden birini daha seçti ve çevirdi, karo beşlisi.

    derin bir nefes aldı. bir süre kapalı kağıtlara bakındı. bunu neden yapıyordu ki? gözleri kapalı olsa dahi zaten yine aynı kağıdı seçmeyecek miydi? yoksa bu beyninin ona bir manipülasyonu muydu? beyni, o farkında olmadan, günlerce haşir neşir olduğu kağıtların tümünün arka yüzünü, tüm ince detaylarıyla belleğine atmış olabilir miydi? fakat iskambil destesi henüz yıpranmamış, kağıtların hiçbirinin kulağı kıvrılmamış, hiçbirinin üzerinde herhangi bir küçük leke dahi yoktu. en gelişmiş parmak izi programını dahi getirseler, varsa eğer kağıtların arkasında bir fark, bunu bulamazdı.

    son kağıdı seçme işi daha mı uzun sürmüştü? elleri daha fazla mı oyalanıyordu? aklından neler geçiyordu? bir süre sonra açacağı kağıdı seçmişti. seçmesi gereken kağıt o olmalıydı, içine doğmuştu. açacak gibi oldu ama nedense açamadı. çok ani bir hareketle herhangi bir duygu yoğunluğu hissetmeden eli bambaşka bir kağıda uzandı. o kadar ani gelişmişti ki sanki açacağı kağıdı kendisi seçmemişti. altlarda kalan o kağıda elleri hiç dokunmamış bile olabilirdi. kağıdı bir o kadar da ani bir şekilde çeviriverdi...

    devam edecek...
  2. hanaya en son bir daha ne zaman çıkmıştı hatırlamaya çalıştı. hatırlayamayacağı kadar uzun bir zaman geçmişti üzerinden. en çok sevdiği insanı kaybettikten sonra bir daha çıkmamıştı sanırım. zaten ev halkı da yeni bir eve taşınmıştı. yeni beton evde ona ait hiçbir şey yoktu. çocukluğu ve en güzel hatıraları eski yarı ahşap evde kalmıştı.

    yeni eve taşınmak için dedesinin vefat etmesini mi beklemişlerdi? onu en son yüzünde şeffaf bir tülbent örtülü, cansız bir şekilde yatağında yatarken görmüştü. yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgiye, şeffaf örtüye ilk defa o an şahit olmuştu. oysa daha birkaç saat önce nefes alıp verebiliyordu. bu kadar basit miydi? acaba dedesinin cansız bedenini kimler yıkamıştı? kazanda kaynatılan suyun ateşini kim yakmıştı? suya bırakılan papatyaları, karanfilleri, dağ lalelerini hangi çocuklar toplamıştı?

    bir öbek anemon bırak,
    yaşarken yeşertemediklerini
    harami arılar çalsın,
    umudunun özünü
    yolgezer kelebekler uçursun
    ömürlerince mesafeye,
    bir polen taneciğinde,
    varsın her şeyini...

    düşünceleri geleceğe uzandı. bir gün kendisi de sonsuzluğa göç etse, cansız bedeni için bir kazan su kaynatılır mıydı? çocuklar onun için de bir kucak papatya, karanfil ve dağ lalesiyle döner miydi? etrafta tepelerde kaynatacak çiçek kalır mıydı ki? ebedi istirahate kendi eski gelenekleriyle uğurlanmayı vasiyet etmek bencillik olur muydu? kadınların ağıtları arasında tüm düşünceleri kayboldu...

    ...elleri mıknatıs gibi kalan 49 kağıt arasından -demirden olsa gerek- o kağıdı buldu ve ters çevirdi, sinek beşlisi! altı milyon dört yüz doksan yedi bin dört yüzde bir ihtimalle tüm beşleri bulmuştu. o an bu ihtimalin küçüklüğü ve düşüklüğü üzerine hesap yapmamıştı. bunun iki katı şans ile insanların sayısal lotodon zengin olduğunu şuan daha iyi kavrıyor olmalı.

    her şey şansadan gerçekleşmişti. bir insan nasıl aynı anda hem bu kadar şanslı hem bu kadar şanssız olabilirdi ki? eline arkadaşlarına anlatacak ilginç bir rastlantıdan başka ne geçmişti? hayatında kullanacağı nadir şans hakkını böyle gereksiz, düşük ihtimalli bir olasılık için mi harcamıştı? o an bunların üzerine de düşünmemişti. aslında düşünecek çok fazla zamanı da olmamıştı.

    gerçekleşen olasılığı daha sindiremeden içini garip bir huysuzluk kapladı. gözü tavanda asılı, içi muhtemelen pamuk dolu heybeye ilişti. heybe sallanıyordu. tüyleri diken diken oldu ve içi ürperdi. bu kadarı da çok fazlaydı. bunu da o yapmış olamazdı. acaba o mu yapmıştı? kendini bir an önce dışarıya atmaya karar verdi. arkasına bakmadan odayı terk etti ve dışarı çıktı. meydana doğru ilerledi. arkadaşları ona doğru koşuyordu.

    -niko, niko! deprem oldu, hissettin mi?

    -son-