youreads yazarlarının denemeleri - youreads



  1. tiryakiadam'ın restini görüyorum. makber denen huzura ulaşmadan önce bir yazı yayımlayacak kadar ayaktayız madem, istediğiniz gibi olsun. fakat bu kadar detaylı ve güçlü bir deneme yerine, bir kaç tane günlükvari yazım paylaşacağım. bir de olağan dışı şekilde şarkı hediye edeceğim; saygılarla efendim.
    the rip - portishead http://www.youtube.com/watch?v=kBOaLjtR4mw

    !---- spoiler ----!

    karanlık bir gecede yürümeyi tercih ederdim hep... yalancı kalabalıkların arasında kaybolmaktansa, gerçekçi bir yalnızlığı daha samimi buldum. bilmiyorum neden, ama insanların gözlerime bakmaktan kaçındıklarını hissettim hep. o kaçan gözler, ben giderken arkamdan bakardı… sigara izmariti atar gibi fırlatılan hayatları izlerken acırdım her birine; empati kurmaktan bile kaçınırdım biliyor musun? o kadar çok inanmışım ki güçlü olduğuma; o kadar güvenmişim ki yaşadıklarıma, en önemlisi hayatımda ki insanlara… bu hayat için yine de yeterli değildi. yeri geldiğinde aşka sığındım, yeri geldiğinde aileme, çoğu zaman dostlarımın omzunda ağladım… sığındığım aşkımın, beni kabul edemeyen ailem gibi, beni aldatan dostlarımla hayatımı mahvedişini izledim…

    !---- spoiler ----!

    !---- spoiler ----!

    her kurduğu hayali elin de patlamış birini tanırdım; onunla yaptığımız uzun sohbetler de bana anlatacağı sürekli yeni hikayeleri olması beni şaşırtırdı... biraz ondan bahsetmem gerekirse, yaşadıkları anlı-şanlı şeyler değildi, ama onu bitirmeye yetmişti. ailesi parçalanmış, çoğu arkadaşı tarafından terk edilmiş, sevgilisi cebinde ki paranın gidişiyle birlikte yavaş yavaş kaybolmuştu... halen daha böyle insanlar malesef var.

    kendi sessizliğime kaybolduğum samsun da ki bir yaz günün de, tekrar karşıma çıktı. garsonun tam o geldiği sırada getirdiği bir bardak çayın güzel bir sohbetin habercisi olduğunu fark ettim... ona yönelir yönelmez, bana kim olduğumu sordu... böyle bir soruda biraz apalladım, ona beni tanıdığını anlatmaya çaba gösterdim ama yetmedi. tekrar sordu " kim olduğunu biliyormusun? "... denilecek bir şey kalmayıncaya dek kendimi ifade ettim. yetmedi... " sen ne kadar sensin ki? ailenin seçtiği, onlarında ailelerinin seçtiği bir dine bağlısın... ahlakın mahalle de öğrendiğin kadar, kültürün televizyonda izlediğinle sınırlı... yasalardan korkmana bile gerek kalmıyor değil mi? ama korkuyorsun... çünkü için de bir de sen varsın... o seni hiç dinleyip kim olduğunu öğrenebildin mi? bu fedakarlığı hiç yapabildin mi? "... bu kadar ağır bir cevabı siktir ettim, bu kadar olağan dışı bir konu beklemiyordum... ona biraz daha dikkatli baktığımda sarsılmış olduğunu görmüştüm, ne olduğunu sormama gerek yoktu, olanları biliyordum zaten. ama bu konu hakkında uzun vakittir düşündüğünü ve ilk üzerine konuştuğu kişinin ben olduğumu hissediyordum...

    söylediklerini düşünüp cevap vermem gerektiğinde haklı yada haksız olduğunu düşünmeden birden kendimi savunmaya başladım... fikirlerim benim için özeldi, onlar alıntı değillerdi... ona bunu saatlerce anlatabilirdim ama bir kaç altın cümle ile onun kafasında ki soru işaretlerini kırabileceğimi fark ettim... çünkü diğer anlatacaklarıma vereceği cevaplar muhakkak vardı; " dünya üzerinde bulunan insanların çoğu belirli bir dine mensup insanlar, yasalara göre yaşıyor ve olabildiğince standart ve normalleştirilmiş bir hayat tercih ediyorlar. insanlar neden mutlu olduklarında kendilerini sorgulasınlar ki? "... beklediğim tepkiyi vermemişti, biraz durdu... önce biraz ufuğa doğru göz dikti, sonra " sence bütün bu insanların kandırılmış olma olasılığı hiç mi yok? insanların mutluluğundan söz ettin, üzüntülerinin sebepleri de bunlar değil mi sence? savaşın, karşılıklı anlaşmazlığın başlıca sebepleri de bunlardan çıkmıyor mu!?

    !---- spoiler ----!

    !---- spoiler ----!

    yarın bunu okuyacak insana duyuru;

    bak canım kardeşim, sevgilim, insanım… sen bunu okuduğuna göre ya yazıma zorla ulaşmış yada arzum ve talebim doğrultusunda okuyorsun. sıkılma, bunalma sana beni yada sana seni anlatma çabası içinde yazmayacağım. ortamın, benim bunu yazarken alkol ve sigaranın diretmesi ile konu: aşk, para veyahutta sekse itiliyor. siktir et

    bugün, şu an bu kalemi elinde tutan ben az önce iş görüşmesine girip kendini pazarlayan benin aksine sana dürüst yaklaşacağım. çok değil yine birkaç dakika öncede hayatımın postasını koymuş biriydim. kulağıma gelen efe türküsü buraya yansımayı hak etti şu anda.

    misal etrafta herkes biri ile muhatap, kimi sevgilisi, kimi dostu, arkadaşı… kıymetini bil! ben sadece sana odaklandım. garsonun getirdiği gaz ile ikinci birayı söylemem cüzlanım için külfete, benim için keyife dönüştü.

    konu çok dağıldı bu yalnızlıkta… haklısın sen de sıkıldın, bir de beni anla ama… benim için belki de ilk defa fedakarlık yaparak bu saçmalığı okuyorsun. ikinci birayı söylemem gerektiğini ancak fark edebiliyorum. bu garson ama işinin ehli, iki hoş muhabbet, boş bardağı masadan kaldırıp ikinciyi getiriyorum diye bir diretme; çerez de getir! sanırım kalkmam gerekiyor, biram bitmek üzere ve garson gözünü masama dikti, üçüncüyü söylersem eve kadar yürümem gerekebilir. konu mu? konu buydu sayın okur. şu an! hayatımızda var olan bütün ayrıntılara, düne, bugüne, yarına inat! şu an… bir daha yaşayamayacak olduğumuz o tatlı, acı yada herhangi bir an!

    yavaştan toparlanırken kalemi çantama, yazımı ise size ulaştırma adına çantama koymak zorundayım. ikinci birayı söylemem hataydı, kabul ediyorum. laf aramızda, aramız da yaşanan bu iletişim için değerdi…

    !---- spoiler ----!
  2. Yalnızca sığ sular derin keser

    !---- spoiler ----!

    Yalnızca sığ sular derin kesikler bırakır! Yalnızca sığ insanlar derinlerden korkar, sığlarda dolanır. Yalnızca sığlarda sütliman yaşamlar ilk fırtınada alabora, yalnızca derinliğin kralları her fırtınayı kayıpsız atlatır.

    Her düşünce, her hayal, her insan, her yaşam yükseklerden düşer gelir. Vahşi kabilelerin dualarına cevap verir binlerce yıldır güneşe tapan bulutlar, güneşle savaşlarını kaybedip dökülür yer yüzüne tüm insanlar ve tüm varlıklar: yağmur gibi. Tepelerde başlar tüm maceralar, yüksekten uçar her yaşama yeni başlangıçlar. Ne kadar sığ kalırsa insanlar, o kadar derin keser vadileri, ne kadar düzlükte akarsa yaşam o kadar dallanır budaklanır ve yayılır karmakarışık bataklıklara. Her suyun amacı vardır, her insanın ve insana ait varlığın da: denize ulaşmak adına. Deniz dediğimiz burada, aklımızda savrulan okyanuslar elbette..

    Tek sorun her insanın ve her düşüncenin yeterince derin sulara asla ulaşamıyor oluşudur. Bazıları henüz düştüğü anda bir savaşın ortasına, yanar gider, paramparça olur geçici yaşamlar ve hevesler. Bazımız ki koşarak giderken büyük bir aydınlanmaya, karanlık bir dağ yamacında kapana kısılırız göllerin daraltısında. Bazımız koşarak ineriz dünyanın uç noktalarına, en alakasız bir kaderdir bizi düşüren yüz binlerce yıllık cehalet buzullarına; bir donarız çözemez binlerce güneş, milyonlarca gün, milyarca nefes doğruluk adına. Donduğumuzla kalır bir damla ile dağlar oluşturup trilyonlarca bir araya toplana toplana..

    Çok az beşeri varlık ulaşır kendi yarattığı, kendi gibilerin durulduğu büyük sulara. Çok az beşer şaşar da doğruyu bulur kocaman engin düşünce oknanuslarında. Bulanların birçoğu da, çağlarından, renklerinden, gelişmişliklerinden bağımsız ya deniz üstüne süzülen bir çırpı ya denizin derinliklerinde bir avcı edasında. İnsan aklındaki su direnci, insan aklının kendisini yaşamın yüzeyinde tutma ve yerinden kaldırma kuvveti her şeyi belirli bir süre basit bir yüzeyde tutmasıyla bilinir. Yalnızca bu direnci kırabilen bedenler, derinlerde karanlıkta yolunu bulabilir. Öte yandan yüzeyde kalan hazırcı çalı çırpı insan aklının gel-gitlerinden, fırtınalarından ve depremlerle gelen dev dalgalarından hemen sonra paramparça olabilir. Böylece yaşam kendini devridaim etmeye, oknayuslarla buzullarını oluşturup, kendisine karışmaya çalışan her cehaleti kıyılara biriktirmeye ve yem etmeye devam eder.. Zekanın gezegeninde, sadece en akıllılar, en derindekiler güvendedir. Diğerleri hep savrulmaca hep sürüncemede. O nedenle en sakin akıllar en çok zararı verir, dağları değer ve biriktikçe geç kalır doğru ortak akıl okyanusunu kurmada. Ya donar kalır ya döner toprağa bir şekilde!

    !---- spoiler ----!
  3. Yazabilme Büyüsü
    !---- spoiler ----!

    Nasıl yazılır? Ne yazılır? Kime yazılır yahu? Neden yazılır veya? Soruların sorunlara dönüştüğü bir kilitlenme halindeyiz zaman zaman. Peki bunun büyüsü nedir? Nedir ilham ismini verip beyaz toz bulutlarına bürüdüğümüz o kelimelerin çağladığı edebi şelaleleri yaratmak için gereken tam formül? Bence..

    Bencesi var her işin, biraz bencilliği, biraz ben bilirimciliği, bir benden öte bir ben var yaklaşımı, biraz benmerkezciliği. Var oğlu var özetle. Bunların hemen ötesinde bir cümlenin kıyısına saklanıp kendinizi izlerseniz yazarken, işin ne kadar vahşi bir koşuşturmaca, nasıl heyecan dolu bir av ile avcı öyküsü olduğunu hayretle görebilirsiniz. Yazmanın insanın kendisiyle konuşması olduğunu vurgularız hep, kendimizle konuşurken yaptığımız hatanın her tek taraflı bir dertleşme olduğunu unutmamız; kendimize soru soramıyor ve cevabı bencil olmadan alabiliyorsak yazabiliyoruz kendimizi, kendimize hiç benzemeyecek bir şekilde. Yazarken kendini dinleyen insanların elinde kırılır kalemler, yontulması gerekir düşüncelerin, yazmak akıldan konuşmaktır, akıldan ezbere yazmak değil.

    Konuşmayı çok sevmek lazım önce, sonra da susmayı. Derin bir nefes alıp tutabilmek gerekir içindeki tüm canlı yalan dünyayı boğacak bir süreliğine, ardından öfkelerin hepsini çöpe atacak kadar büyük bir güçle üflemek gerekir hisleri, düşünceleri, gözlemleri ve kör kaldığımız bu toz kaplı karanlık odayı darmadağın ederek. Yazmak için vakit gerekir, vakit için sakinlik gerekir, sakinlik için yalnızlık gerekir! Yazabilecek kadar boşta olmalı insan, yalnız bir sakinlikte. Kendinle baş başa kalıp başka yaşamları çekiştirebilmektir, dedikodu niyetine. E öyle değil mi yani? En güzel romanların çekiştirip durduğu aşklarda savrulmuyor mu modern hayatların en fantastik öyküleri, başkalarıyla yarışırken çıkmıyor mu ortaya en büyük savaşların orta çağları? Çıkıyor..

    Sesiyle okuyan birine ses olabilmek yazmak.

    Kendince not alabilmek kimseyi umursamadan.

    Kendince kucaklayabilmek, kendine hiç değmeyecek kadar uzaktaki o yalnız insanları!

    Yazmak, yürüyebilmek el ele tüm yatalak düşlerde bile. Yazmak, üşütebilmek en sıcak yaz günlerinde. Yazmak var olana tuttuğun aynayı kırabilmek bir dilde, bir kalemde, ona temas eden bir akılda. Yazmak, şarkı söyleyebilmektir efendim en ciddi sessizliğin ortasında, bağıra çağıra. Özgürlüktür yazmak, özgür kalmak için akılların hapishanelerinden kaçan tutsak gençlerle kol kola! Kazımaz, kaşık kaşık kazımaktır yazmak en derinlerini. Gezmek gönüllüce her insanın aklında kurduğu çelik mahzenleri..

    Büyüsü bu yazmanın, konuyu tutup kaçırmak en güzel dağlara. Büyüye gerek mi var efendim, tüm büyüler bile birkaç yazılı metnin en havalı haliyken? Yok tabii ki.
    !---- spoiler ----!
  4. orada
    !---- spoiler ----!

    Orada bekliyordu, rüyalarımda, duygularıma ve cümle sonlarımda; asla öznesi olmayacağı yalan yanlış hayalleri.. Orada kalıyordu, geçmişimde, hatıralarımda ve gece yarımlarımda; asla gerçeği olmayacağı saçma sapan odalarda.. Orada sevdim, dualarımda, inançsızlığımda ve inkarlarımda; asla inanmadığım bir ilahenin kanatlarında çoktan uçup gitmişti.

    Orada yaşıyordum çocukluğumu, bir tatil çoğulluğunda, akran çığırtkanlığında ve salçalı ekmek kokusunun yayıldığı toz toprak sokaklarda. Orada diye bir yer tanımlamıştı o da, geliyordu ara sıra. Uzaktan görüyordum varlığını oraya hiç ait olmayan bir farklılıkta. Geçip gidiyordum bu yabancılığın yanından, korkuyordum zira. Şehrin kanatlarından kopmuş o tüylere dokunmanın tabularında bocalanıyordu çocukluğum. İlk kez sevmeye hazırlanan tüylerimin diken diken oluşunda yatıyordu ilk arabesk dizeleri yaşantımın. Orada anladım, anlamların yalnızca hislerle yoğrulduğunda kemiklere güç, akıllara zarar, ruhlara yara olduğunu.

    Orada büyüdüm ben zamanla. Kısa süreceğinden hiç emin değildim, çarptı dolayısıyla. Büyümenin nasıl bir sürgün olduğunu fark ettim, alkolle karışık paket paket sigarayla. Kitaplarca cahillik akıttım beynimden, karamparça kağıtlara döktüm sözcükleri, dillere savruldum zaman zaman. Aynı dilde farklı söylemlerin aynı adamın farklı gölgelerinin ince nüansları olduğunu öğrendim hatta! Büyümek zaman almıyormuş oysa, bir karar verebilme aralığıymış boşa geçirilen gençlik. Boşa da geçirdiğim yazlarım da olmuştu belki, ne zaman kitap setleri satın alamadıysam geçmişin garibanlığında, heveslerin savurucu rüzgarlarında.

    Orada bekliyorum hala ben. Kocaman bir adam edasında, bir elimden tutuyor çocukluğum, "gitmeyeceksin, değil mi?" sorularının ısrarında; diğer elimde gencecik bir çocuk ağlıyor sanki öfkeden, "Neden, ben!" diyecekmiş gibi her an yüzüme. İkisini de bırakıp gidemiyorum, sağıma baksam binlerce sevenim el ele tutuşmuşlar çocukluğumun lavanta kokulu çayırlarında, solumda bekliyor yiğit duruşuyla korkak bir sokak delikanlısı yanına aldığı tüm hayalleri ve saçmalıklarıyla.

    Orada bıraktım herkesi. Oraya gitmeyeceğimden emin olduğum anda! Hepsi kalakaldı öyle kendi odalarında. Binlerce odalı sarayları var insanlığımın, bazen işkence ediyorum yarım kalan sevdalarıma, hala çok sevilmiş olmanın bahçelerinde geziniyor prensesler dokunulmazlığın tozlu ayrıntılarında. Orada saklıyorum kayıp cennetimi, kimselere de açmıyorum kapılarını geçmişimin, geleceğimden çalabilirler korkusuyla! Bugüne hapsettiklerim var, kuru bir Merhaba'yla.

    Orada yaşıyoruz hepimiz uzun yolun en kısasında, geçiveriyoruz tüm gerçekliğin ortasından küçücük bir kapı aracılığıyla, mutlu oluyoruz bazen ve bazen sarılıyoruz en korkunç rüyalara.

    Orada kalacağım hepimiz, bir başka adımın ardından yarım yamalaklığımızın acemiliği götürecek bizi en doğru ve en yanlışın kardeş olduğu kavgalara! Gelecek adında, geçmiş tadında, bugünün anlamında ve geleceğin kokusunda heyecanlar kaydediyoruz düşlerimize, sabah rüzgarı değmeyegörsün kumsallara uzanmış çıplaklığımıza. Titreyerek uyanıyoruz bazen bu yabancılığa, işte o zaman anlıyoruz: hiçbir yer orası değil, hiç kimse orada değil ve hiçbir zaman oraya varamayacağız tam anlamıyla.

    Orasının neresi, bizi kimlerin beklediğini, kimlerin terk ettiğini ve nerede orayı bulabileceğimizi ise kimse bilmiyor hala. Bilmeyecek de nasılsa, boşuna sormayın her konuşabildiğiniz yabancıya, hiç öğrenmeyeceğiniz şeyleri. Hiçbiri yeterince sevmeyecek sizi nasılsa! Siz orada beklemedikçe sevmeyi, yenilmeyi ve ölmeyi hazır olda.
    !---- spoiler ----!
  5. senin yüzün benim mabedim

    !---- spoiler ----!

    Kesinlikle inanıyordum, vardı bir yaratıcısı her aşkın. Kesinlikle katılıyordum, her inancın kör takipçileri oluyordu, ölümüne.. Senin yüzündeki her kıvrımda bir mabed köşesi vardı, içimdeki umutların köşelerine çekilip dua ettiği o değerli varlığa günbegün. Karşılıksız, aşk dolu, umut dolu, dirençli ve hüzünlü.

    Her zaman duyduğumuz bir benzetmedir, birinin bedeninin bir diğerinin mabedi olması. Şöyle durup düşündüm de, benim tek mabedimmiş senin yüzün. Senin yüzünde açıyormuş kapılarını sabah güneşine karşı düşüncelerimde binlerce gündür uykuda duran keşişler. Duru bir sessizlikte hiçbiri birbirine bakmadan, seni asla görmeden, sadece sana inanarak ve severek teşekkür ediyorlarmış kendi inandıklarına-öyle karmaşık bir ikilemin içinde.

    Merak etmeden. Değmeden. Cevap beklemeden. Sadece huzur dolu bir yalnızlıkta keşfetmişim ben sana olan sevdalarımı, gizliden gizliye, tek aşklı hayatlara inat edercesine binlerce saçma sapan totem içerisinde sen benim güneşim, sen benim heyecanla parlayan yıldızlarım, sen benim tüm kötü hislerimizi bir potada erittiğim o karmammışsın. Ben hep aşkta dinsizmişim bugüne değin, yüzünü gülerken gördüm sanki o gün bugündür aynı mabed, aynı avluda, aynı zeminde tek bildiğim beklemek seni. Gelmeyeceğini bile bile, sana varmayan karanlık bir ölüm gelesiye kadar hem de. Fazla istemeden, biraz nefes, biraz düşünce. Her zaman yeter de artar bile. Senin yüzünde yıldızlar doğar gece karanlığında her bir gamzenin ayrıntısında, tüm düşüncelerim şaşkınlık içerisinde.. Çok iyi biliyorum cehaletimi, çok iyi biliyorum ihanetimi, çok iyi biliyorum açlığımı hiç olmayacak bir şeye inanmaya. Tek emin olduğum bu konuda aşk bir inançsa, sen ayrı bir felsefesin benim akıllanmaya yeni başlamış yüreğimde. Onlarca gün, onlarca gece sırf senin ruhundaki parıltıdan bir kez daha güneş tutulsun diye bekliyor koca koca aklı başında adamlar. Çırılçıplak tüm insanlığım. Ortada bir mum, yanan benim ömrüm! Gençliğim, tükenmişliğim, tüm depresif hallerim, sadece eriyik halinde yanan geleceğim..

    Ben yanlış Tanrılara inanmaktan hiç korkmadım bugüne kadar, zaten birine inanmak hiçbirine inanmamaktan sadece bir fazla! Ya binlercesini reddedip birini seviyorsun ya hiçbirini mesela. Sense bir tanrı değilsin hala, henüz mucize bir iniş yapmamışken dünyama. Sen sadece bir fikirsin, bir keşif, bir anlaşılmaz olgu, yaşama tutunduğum bir dal mesela.. Sen henüz 'O' değilsin ama ben hala aynı odada, aynı minderin kıyısında, aynı karanlıkta, aynı dualarla yaşamın amacını aramaktayım senin yanaklarında! Göz çukurlarında volkanlar kaynıyor, Hades gözbebeklerinden çığlık atıyor mesela ne zaman bana baksa. Belki de tam kaşlarının ortasında bir yay tutuyor aşk tanrıları, sen onların bedene bürünmüş halisin hala! İsimsiz, uzakta, belli belirsiz bir aklın imgesi halinde.

    Aşk senin yüzün. Sen benim takip ettiğim tek huzur dolu felsefe. Gelişin belki kıyamet, susmaların mabedlerimi yıkan bir deprem belki de. Yıkılsa da tüm mabedlerim senin öfkenle, ben vaz geçer miyim sanıyorsun yenilerini ve daha güzellerini inşa etmekte! Yanılıyorsun. Sen her sabah güneş gibi doğarken evrenime, benim bu pagan halimde tapacak kimim var ki? Hala hazır inançların peşinde koşanlarla gereksiz, kanlı bir savaş bu sevgi denilen. Ben insanın birbirlerini canlı yedikleri vahşi aşk törenlerinden geliyorum, senin sevap-günahlarından bana ne! Ben aşkın tabularına tapıyorum, sen ise gidenin dönmediği, görenin kör olduğu en efsanevi canavarsın bu yalnızlar tapınağında. Her gün sabahlar zor oluyor, gelip bize kendini göstereceksin diye, basit, bizden, bize benzeyen bir insan silüetinde.. Çok korkuyoruz ey aşk. Azad et bizi bir başka din savaşının içinde. Ona bile razıyız o güzel yüzünde.

    !---- spoiler ----!
  6. cenneti ararken kaybettiklerimiz

    !---- spoiler ----!

    Geçmişin doğal ortamında hiçbir ulus, geçmişin enginliğinde hiçbir yerel nüfus cenneti aramamıştır, çünkü onlar halihazırda cenneti yaşayan milletlerdi. Şimdilerde inançlarda, yaşamlarda ve umutsuzlukta cennet diye satılan şey aslında geçmişimizdir. Peki şimdilerde onu ararken, neleri kaybediyoruz?

    Aslında kaybettiğimiz şey kayıp bir şehir, efsane bir yaşam. Aradığımız şey ise o güzelliklerle bizim yüreğimizde kelebekler gibi uçuşan vahşilik. Doğadan gelen modern doğasız kobaylar olarak arıyoruz doğallığı. Doğaya aitliğini yalnızca saçma sapan belgesellerde bulan doğal havyanlarız biz. Doğal korkularımızı yapay beton yığınları arasında aşkla, inançla, dinle, kültürle, büyümekle-yaşamakla ve çalışmakla kurguluyor ve mutluluğun doyumunu cennet aramasındaki açlığımızla bütünleştiriyoruz.

    Birkaç ucuz yüzyıl boyunca bizlere kurgulanıp satılan cennet isimli o idealist herhangi bir kurgu ilk insanın kendi içine adım atmasıyla otomatik olarak günümüz dünyasına dönüşecek zaten. Bunun farkına varamıyoruz, Tanrı'ya karşı bile çıkarcıyız.

    "Tanrı'ya karşı iyi kalpli inançlıyı, insanlara karşı iyi kalpli bir çıkarcıyı, kendimize karşı iyi olacağını düşünen bir yalancıyı oynuyoruz kazanmak adına.. Ne saçma."
    Yukarıdaki şekilde belirtmiştim bu durumu Yarıştırılmak isimli deneme çalışmamda, aşağıda yorum bölümünde bağlantıyı bulabilirsiniz.

    Sonuç olarak dünya hapishanesindeki yaşam süreliğince belirsiz cezalarımız var çekiyoruz, adına kader oyunu diyoruz. Atmosferin bize sunduğu bu büyük hava örgüleri yetmiyor, kendimize ekstra koğuşlar oluşturuyoruz, en sevdiğimiz bilinçaltı yaşantılarımızda kendimize çok daha özel dehlizler yaratıyoruz. Sonra da dua ediyoruz bizi en kutsal cezayla cezalandırdığını düşündüğümüz eski nesil tanrılara. Bilmiyoruz o tanrıların da bir zamanlar insanların kralları olduğunu, bilmiyoruz dünyanın bir zamanlar gerçekten bir cennet olduğunu. Bunun ispatı için birkaç el değmemiş biraz, biraz su biraz toprak yeterlidir! Gidin görün..

    Yalnızca cennetinde cehennemi yaşayanlara aittir cennet hayalleri, yalnızca cennetli hikayeleri satar cehennem zebanileri ve Shakespeare'in de söylediği gibi "Cehennem boş; tüm şeytanlar burada." Sonuçta hepimiz yaşıyoruz kendi kazanlarımızda, adına toplum, millet, vatan vb. gibi saçmasapan kelimeler yüklüyor birbirimizi avlıyoruz, birbirimizi yönetiyor ve bitiriyoruz yüz binlerce kez kendi medeniyetlerimizi. Ne için? Cennet vaatleriyle yıktığımız cehennemden çıkabilmek için.

    Çok da uzak olmayan bir gelecekte bulacağız elbette o cennet ifadesindeki yaşam dokunuşuyla insan müdahalesi görmemiş gezegenleri. Sonra kafalarımızda yeni bir cennet daha kurgulayıp gidip oraları da yıkacağız!

    O yüzdendir ki, cennete inanmayın cennete çevirin yaşamlarınızı. Cehenneme hep inanın çünkü içinde yaşamaktasınız doğanızın yönünü unuttuğunuzdan beri. İçinizdeki şeytanlara son bir şans verin, kendilerinin ne kadar suçlu olduklarını görüp doğa anaya avuç açabilirler, belki.

    !---- spoiler ----!
  7. şiiri çizmek mümkün mü?
    !---- spoiler ----!

    Şiir, insan aklının şairsel deliliğin pençesinde düşlerini kanattığı ve kalemin damarlarından aşk damlatan deneyimler olarak insanlık tarihi kadar derin bir geçmişe sahip mirasımızdır. Peki şiirimiz modern, yapay, sayısallaştırılmış ve işlemcilerin kapasitelerine bağlanmış harfler halinde resmedilebilir mi? Yani özetle, bilgisayarlar şiir yazabilir mi? Belki de daha güzelini?

    İnsan beyni-her ne kadar çok efsaneleştirip sonsuz güce sahip görünse de-belirli bir tanrısal matematiğin pençesinde ve belirli kalıplarda birçok kez de yanılsamalar ve anlamsal bağlantılarla çalıştığı yeni yeni ortaya konulan yarı-gizemli bir parçamız; şiirlerimiz ise tüm düşünsel parçalarımızın rüya benzeri karmaşalarda anında dizelere döküldüğü kalem oyunlarımız olagelmiştir. Hatta modern çağlara giden yolda, insanlığın inanç orta çağının şiirler inançları tüm dünyayı kasıp kavurmuş ve hala da kavurmaya devam etmektedir. İnsan ırkı olarak cehenneme çevirdiğimiz dünyanın en cennet kokulu ağıtlarını yazar şiir, en güzel lezzetleri tadar yalnız dimağlar dizelerde ve en güzel efsaneler yazılagelmiştir hikayelerde. İçinde bulunduğumuz ve onu takip eden binlerce yıl içerisinde ise insan-makine ara yüzlerinin yaşamın her yerinde söz sahibi olabileceği beklentisiyle edebi eserlerimizin de artık bilgisayarlara teslim edilebileceği bir dönem mutlaka gelecektir.. Peki, herhangi bir makine bize yaşadığımız veya düşlediğimizden çok daha derin büyüsel anlamlar içeren dizeler yazabilir mi?

    Cevabı, hem Evet hem de Hayır. Evet, çünkü insan beyninin çalışma ve hissetme dinamiklerini tek seferde girdi haline getirerek yarı-semantik yarı-kültürel yaşam yüklerimizin tamamını en konsantre halde kaleme dökebilecek ve bunu yaparken bizi gerçekten ruhla, aşkla ve tutkuyla yaptığına ikna edecek bilgisayarlar-makineler ileride üretilebilecektir. Hayır, çünkü insan şiirde ve edebiyatta mükemmeli değil, her zaman kusurlu olana kendini kaptırmış kararsız yığınlar bütünü olmaya devam edecek ve kendi yapay edebi, şiirsel anlam kurgularını her zaman devam ettirecek. Binlerce yıllık gelişmeyi anında silen vahşi yaptırımları ile-önceden de yaptığı gibi-kendi medeniyetleri silip silip tekrar yaşamı sıfırdan dünya üzerinde kurmaya devam edecektir! Belki de yazıyı unutacak, şiiri yeniden keşfedip sıfırdan başlayacaktır. Belki de insanoğlu milyonlarca yıldır binlerce kez kendini dünya yüzünden silerek yeniden doğmuş, büyümüş, şiiri keşfetmiş ve sonra yok etmiştir! Bunu henüz bilemiyoruz, ancak öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hala aşkla yazabiliyoruz, inançla dövülebiliyor akıllarımız; bu da makinelerin mükemmele yakın taklitleriyle daha anlamlı hale gelmeyebileceği anlamına gelmez.

    Şiir her zaman edebiyatın içinde, edebiyatla birlikte akıldan doğan taşkın nehirlerdeki kelime selleri olmaya devam edecek ve tarihin bir yerinde artık sanatlar bizler için bireysel ve tam otomatik olarak üretilecektir. Ağır ağır sosyal medya çöplüğü ile başladığı gibi..

    !---- spoiler ----!
  8. rüzgar gülü
    !---- spoiler ----!

    Rüzgar Gülü adında bir kadındı 'O'..

    Hiç beklenmedik zamanlarda esiyordu saçları, rüzgarının nemini unutmuş çöllerimize. Çıldırıyordu ruhumuzda tuttuğumuz sözcük tohumları. Hiç beklenmedik zamanlarımız vardı bizim, gizliden gizliye umduğumuz inançsız dualarda. Onun ise gelişi sürpriz, gidişi olağan..

    Çok beklendik yanları vardı elbette, aniden patlıyordu esintileri. Aniden toz kaldırıyordu köy çocuklarının koşuştuğu toprak kusan tarla yollarında. Çamura dönüşüyordu tenimiz o ne zaman yaz yağmuru gülüşü savursa bize. Ellerimiz çatlaktı, onun dokunuşuna kıyamıyorduk. Gelişi vardı, sanki bizler ilk kez teknolojik oyuncak görmüş kenar mahalle çocukları. Bir gidişi vardı, sanki birkaç edebi sözünün üzerine son duble rakısını çekmişti hayatımızda ilk kez gördüğümüz o şehirli şair. Bir rüzgar gülüydük bir onun varlığına karşı; yalnızca onun varlığıydı bizim renklerimizden bir gökkuşağı çizebilen-yoksa biz hep durağan.

    Ela gözlerimizde maviler parlıyordu ona bakarken, utangaç bir yeşile çalıyordu gün ışığında gözlerimiz. Asi gençlere dönüştük sonra ve dibe vurduğumuz şarkılarımız vardı, Teoman'dan. O gelince her yer aşk doluyor, başka melodilere düşüyordu yüreklerimiz. Rüzgar gülleriyle sevinç içinde koşmadık ki biz hiç. Biz hiç Teoman konseri görmedik ki veya.. Teoman'ın anlattığı kadınlarla da sevişmedik mesela, ne zaman o kadın gelse hayatımıza, elimiz dolaşıyordu ayağımıza. Biz ancak kendi ayaklarımıza bağ olabiliyorduk, bağlanmıştık Anadolu kokulu naif rüyalarımıza.

    Yaz günleri hep üşürdük biz, gece yarıları verandaların kuytularında ilk kez sevdiğimiz kadınlar kollarımızda. Biz hala rüzgar gülü aşklarla sarhoş olmamıştık o zamanlar. Yeni yeni tanıyorduk şarkıları hatta. Bizim amacımız yoktu hiçbir şarkının yanına meze edilen danslarda.. Biz dans etmeyi, toprağın güneşle seviştiği yağmur sonrası toprak kokusunda koşuşturan çocuklardan öğrendik. Ellerimiz titrerdi bizim, ne zaman o kadın, Rüzgar Gülü, gelip sarılsa kollarımıza. Biz aşkla dolamıyorduk öyle kolayca, biz aşk doluyduk zaten ancak taşıyorduk seller basıyordu cümlelerimizi onun varlığında. İnci taneleri toplar gelirdi o uzak diyarlardan, biz deniz kabuklarının varlığını bile ancak görebiliyorduk misafirlik camekanlarda.

    Onun gelişi de güzeldi, gidişi de. O geldi, "Hoş geldin!" dedik, gitti sustuk kaldık sadece. Çok da keman sesine alışık değildi sevdalarımız, biz sazların tellerine bağlı kaldık, türkülerde anlatılıyordu hikayelerimiz her ne kadar gençliğimizi Teoman anlatsa da.. Biz o çocuklar asla olmadık, o kadınlar asla bize sarılıp uyumadı. Biz üşüdüğümüzle kaldık, o kadın da bize ait naif rüyalarla. Belki şimdi mutludur uzak bir diyarda, biz gelişine teşekkür ettik de yüzüne hiçbir zaman söyleyemedik mesela, bir dudak temasında!

    - Olsun be Rüzgar Gülü, sen geldin ya hayatlarımıza biz müteşekkir. Olsun be deli fırtına, yıkıp geçsen de varlığımızı aykırılığında, biz aynı parlak gözlerle bakıyoruz batan güneşe karşı. Sanki senin gidişlerin hep gecelere denk geliyor, biz hep seni arıyorduk sabah semalarında. Bulmadık, bulamayacaktık da, varlığın bile bambaşka. Kal öyle, kal orada..

    !---- spoiler ----!
  9. beni neden göremiyorsun?

    Beni neden göremiyorsun, ben sana göz karartıcı bir parlaklıkla süper novalar gönderdikçe? Beni görmen bu kadar mı zor acaba; gözlerini aşkla kapatabildiğin o gözyaşı yalnızlığı saatlerinde? Beni görmen için bakman gereken yerin ne kadar çok kendilik içerdiğini anlaman için kaç yaşam geçmesi gerekiyor mesela?

    !---- spoiler ----!

    Ne kolay sorularla sana kaçması şüphelerin, bir "sen" tutturup onlara kişiyi gömmek aynı bedenin sinir uçlarına ne kolay.. Ne kadar da zor sen diye tanımlanan binlercenin bir kişiye yüklenmesi, birkaç saçma duygusal patlama anında. Bir şarkıya bağlamak ne kolay birkaç senelik duygusal hezimetleri; ve bir savaşta binlerce yüreğin durması için yürek hoplatan etkili bir marşı çaldırmak gibi aşk denilen! Aşk diye bir cümle üreten hormonların savaşlarında, mantık diye kaleler inşa eden bencil kralları asıyor yaşam denilen, her örneğin gerçeğe uyarlamasında!

    Beni neden göremiyorsun ki? Ey benliğim.. Bu kadar senleştirip yaşamın yeterli miktarda asla sunmadığı bu doyumsuzluk halinde, ölmek için bu kadar beklemen niye gerekiyor mesela kendi içindeki umutsuzlukta? Neden kendindeki saçmalıkları öldürmek için başkalarının gerçeklerinde yosun tutması gerekiyor hislerinin? Neden planladığın tüm doğruların plansız yalanlara köle..?

    Ben neden göremediniz mesela? Çok mu zordu izah etmek birkaç cümlelik alışılagelmiş itiraflarda içimde köpüren magmalara rağmen, kabuklarımdan bir cennet yaratmıştım bile, atmosferine girmeden tutku denilen gezegenlerin sınırları içerisinde.. Görmeniz için bakmanız yeterdi, keza.

    Neden göstermek istedim ki en başta? Kimseye göstermeden akıttığım yaşlardan damlamış göllerin kıyısında, huzurla bir roman karakteri oluyordum, elimde kılıçlar-kalkanlarım ağır geliyor diye-koşuşturuyordum kan dolu damarlarımda. Heyecanlıydım oysa.. Neden duruldum ki acaba?

    Şimdi anlıyorum, gözlerine heyecanla baktığımda; korkuyordum açıkça: ya kalırsa.. Gitmelere o kadar alışmışım ki uzak bir çöl sıcağında, yalnızlığımızın tek kişilik krallığında, ikinci bir göz çiftinin çırpınışlarında ava çıkıyordu oltalarım. Umutsuzca, açlıkta öldüresim geliyordu tüm güzellikleri. Bir karşıt-aşk tutkusuyla, zaten bitebilir kaygısıyla, zaten başlamamıştı sanrısıyla ve içimdeki en karanlık buhranların tanrısıyla el ele ölüyordu içimde biriken isyancılar.

    Görünmemeye o kadar alışmış yüreğim, göründüğü anda kaybediyorum cümlelerimi; yeniden yazıyorum başka başka uykusuzluklara bir başka elveda. Son sevgilimde ilk göz ağrımı terk ediyorum ben-sizlerin de yaptığınız gibi-ve ilk kez aşık oluyormuş gibi bahaneler arıyorum yaşlanmış korkularıma. Ölüme aşık oluyor, gençliğe tapıyorum. Güzelliğe lanet okuyup, saçlarındaki gençlik kokusuna koşuyorum arılarca.. Bitmiyorum da, her seferinde yeniden bir kraliçenin uğrunda, ölüyorum adamlığımda, tutsaklığımdaki bu sınırsız özgürlüğün ortasında.

    Hepiniz yaptığını yaptım ben de aslında; görünmesine gerek olmayan tüm yalanlarımdan kalan kocaman bir doğru(?)da kurguladım en idealimi, sonra sorguladım 'niye bu kadar tutarsızdık' diye, gayet saçma. Sonra aynaya bakıp kendime sordum doğrudan: "Beni niye göremiyorsun, acaba?" belliydi çok kör olduğum aldığım her umuttan dolma havayla. Belliydim çok, belli belirsiz bir doğrultuda, aynı körebe oyunun başka bir ebesiydi, sobeleniyorduk duygularla, yaşamla ve zamanla.. Hepimizi yakalıyordular, hiçbirimiz kabul etmiyorduk kurallarını, konu yaşamda yenilmek olunca; kaybolup kaybolup aynı dar egolarımızda. Hiç değişmedi.


    !---- spoiler ----!

    bu da bonus: ÇATLAKLARIMIZ, DUVARLARIMIZ, VARLIĞIMIZ
  10. kediler kadar özgür
    !---- spoiler ----!

    Kediler kadar özgürüz sanıyoruz yaşamda, kediler kadar hapsolmuşken sevilmeye dair evcil tutkularımıza; bitmiyor narinliğimiz ve kırılganlığımız, öte yandan ne kadar sevilirsek sevilelim hala kanatabiliyor sevdiklerimizi öfkeyle parıldayan tırnaklarımız.. Yaşamımız ve kedilerimiz ne kadar da benzer oysa, onlar kadar muhtacız sevilmeye, onlar kadar direniyoruz evcilleşmeye!

    Özgürlüğümüzü, yaşamımızı ve düşüncelerimizi binlerce canlı türüne yansıtmakta çok başarılı olduğumuz kesin. Yüzlerce yıldır dostlarımız olan birçok hayvanda dostluk, sevecenlik, saldırganlık ve evcillik ekseninde çeşitli duygusal bağlar kuruyoruz. Örneğin, martılarla kendimi bırakıyoruz maviliklere, ava çıkıyoruz hiç görmediğimiz vahşi ormanlarda-ormanın krallarıyla-, avlanıyoruz en savunmasız yanlarımızla aşklarımızda ve özgürüz bazen birçok hayvan gibi. Özellikle de kedi..

    Kedilerin bizimle bu kadar çıkar ilişkisinde sahte-evcilleşmesi bizi özgür kılıyor yaşama karşı. Doğayı hapsetmeyi seviyoruz dört duvarlarımızın arasına, çünkü özlüyoruz yeşili, doğayı ve ormanların kokusunu akıllarımızda süregelen kodlarda. Sevdiğimiz her güzelliği olduğu gibi kedileri de özgür kılıyoruz sanıyoruz mama kaplarının kenarlarında. Onların yarı-doğal insan yaşamları içinde çok özgür olduklarından dem vuruyoruz zaman zaman hatta. Farkında olmadığımız noktalar da var, hala tüm kedilerin ne kadar vahşi olabileceği gibi. Bizler kadar özgür olduğunu düşündüğümüz bu insan eliyle evrimleşen avcıların ne kadar saldırgan ne kadar söz dinlemez ve ne kadar vahşi olduğunu gözlemleyebiliyoruz, nadir de olsa.

    Bizler de kediler gibiyiz aslında; vahşi olacak kadar özgür, bencil, saldırgan ve inatçı olmanın yanı sıra, kendi mutlu ve tembel hayatta kalışımızı kurgulamak adına sevgiden besleniyoruz yaşamlarımızda. Mutlu edildiğimiz kadar uysallaşıyor, yaşamda ve ruhsal dengemizde doyumsuzluk yaşadıkça kontrolden çıkıyoruz mesela. Hiç vazgeçmiyoruz evcilleşmekten, hiç de vazgeçmeyeceğiz ava çıkmaktan doğal hırsımızla! Dünyanın en tatlı kedisi görüntülerimizin altında, ilk yakaladığı avın kemiklerini kırarcasına besleniyoruz aşkla; şoke edici bir kontrol kaybı aslında. Tek eksiğimiz bize özgürlük sunabilecek kadar doğallık ve yalnızlık, biraz da evcilliğimize saldırı! Bu fırsatlardan herhangi birini bulduğumuz anda değişiyoruz, kendimizi tanıyamayacağımız bir içgüdüsel tepkimede şekilleniyoruz, tanıyamıyoruz bile kendimizi böyle zamanlarda. Gerçek hayatımızda özellikle de aşka duyduğumuz o aşkta..

    Bu nedenle, hepimiz bir kedi kadar evcil, bir kedi kadar sakin, bir kedi kadar saldırgan, bir kedi kadar özgür olabilirken başka başka tepkiler verebiliyoruz çevremizdeki yapay yaşam ortamlarına. Mükemmel bir uyumda.. Özetle, kediler nasıl evrimleşiyorsa insan doğasının yapaylığında, insanlar da kendi evcillikleriyle vahşi yanlarını gizleyip yaşıyor özgürlüğünü kısıtlı bir anlamda; fırsat kollayarak ilk anda saldırıya geçiyoruz iki tür de içgüdüsel anlamda!

    !---- spoiler ----!