1. kafamızdaki dünyayla tecrübe ettiğimiz dünyayı uyumlayan bir nevi dekoder.
  2. akıl yürütmek diye bir eylem var. yani akıl harekete geçirilebilir bir şey. aklını kullanmak da var mesela. akıllı ol da aynı şekilde...

    yani edimliliği var. eyleme yönelik bir şey. harekete geçmezsen bir anlamı yok.

    ama içinde zeka geçen bir eylem yok dilimizde (sanırsam). mesela zekanı kullan demiyoruz. gerizekalı diyoruz mesela. niye çünkü zeka "given"* bir şey. konum üzerinden değerlendiriliyor. vektörel değil. skaler bir özellik. zeka testi var mesela. ama akıl testi yok. zekayı puanlayabilirken, aklı puanlayamıyoruz, nicel bir değer atayamıyoruz.

    ben buradan zekanın stabil bir şey olduğu kanısına varıyorum. sanki genetik bir şey. konumlandırılmış bir şey. ileride ya da geride...

    akıl ise bir soruna uyum sağlamakla alakalı. insanı dönüştürüyor, başkalaştırıyor. zira eylemlilik var ortada.

    bu sebeple mesela "işleyen demir ışıldar" lafı zekaya değil akla ithafen söylenmiş olabilir. zira işlemek bir eylemdir.
  3. akıl, insanın hakikate varma aracı, zeka ise, insanın dünyayla daha başarılı bir biçimde oynama aracıdır. akıl insanın özüne hastır. akıl, gelişmesi için kullanılan bir yetidir.

    akıl, yapılacak eylemin sebeplerini ve sonuçlarını analiz eder, uzun vadede eşsiz bir nimet'tir.
  4. sürekli yanımda taşıdığım tek şey. yalnızca ihtiyaç duyduğumda kullanıyor, kah zaman yerini bulmakta zorlanıyordum.

    "yaşamımın en güzel günü -ya da yeniden doğduğum gün diyebilirim- kafamım olmadığını keşfettiğim gündü. bu bir sözcük oyunu değil, herhangi bir biçimde ilgi uyandırmak için yapılmış bir espri değil. büyük bir ciddiyetle söylüyorum: benim kafam yok.

    on sekiz yıl önce, otuz üç yaşındayken bunu keşfettim. gerçi birdenbire ortaya çıkıverdi ama, önemli bir sorgulamanın yanıtı gibiydi; aylarca 'ben neyim?' sorusunu yanıtlamaya dalmıştım. genelde o ülkede olağandı­şı zihinsel durumlara daha kolay ulaşıldığı söylenir, ama herhalde o tarihte himalayalar'da yürüyor olmamın konuyla pek fazla bağlantısı yoktu. nasıl olursa olsun, pırıl pırıl, dingin bir havada, durduğum uçurumun kenarından bakınca sisli mavi vadilerin ardında dünyanın en yüksek sıradağları yükseliyor, kançeneunga ve everest dorukları, karla kaplı tepelerin arasında pek de göze batmıyordu; bütün bunlar en muhteşem hayallere değecek bir ortam oluşturuyordu.

    aslında olup biten, saçma bir şekilde basit ve olağandı: düşünmeyi bı­raktım. garip bir sükunet, acayip uyanık bir gevşeklik ya da hissizlik geldi üzerime. akıl, hayal gücü ve bütün zihinsel laf kalabalığı sona erdi. belki de ilk kez sözcükler yetersiz kaldı. geçmiş ve gelecek uzaklaştı. kim ve ne olduğumu, adımı, insanlığımı, hayvanlığımı, kısacası benim diyebileceğim her şeyi unutuverdim. adeta o dakikada dünyaya gelmiştim, yepyeniydim, akılsızdım, hiçbir anım yoktu. yalnızca şimdi ve şu dakikaya dair olan neyse o vardı. bakmak yeterliydi. bakınca kahverengi ayakkabılarda son bulan haki pantolon paçaları, bir çift pembe elde son bulan haki gömlek kollarını ve haki gömleğin yukarıya doğru uzanan ve sanki bir yerde bitmeyen ön tarafını görüyordum! başımda bitmediği kesindi.

    bir kafanın bulunması gerektiği yerdeki deliğin, sıradan bir boşluk, önemsiz bir hiçlik olmadığını fark etmem fazla uzun sürmedi. tam tersine, bu boşluk fazlasıyla doluydu. uçsuz bucaksız dolu bir boşluktu, her şeye yer bulunabilen bir boşluktu; otlar, ağaçlar, gölgeli uzak tepeler, mavi gökte dolaşan bulutları andıran karlı doruklara yer vardı. bir baş yitirmiş ve bir dünya kazanmıştım.

    inanılmaz derecede soluk kesiciydi. neredeyse soluk almaktan vazgeç­miş, armağanıma dalmış gibiydim. harika manzaranın, tertemiz, parlak havanın ortasında, yalnız ve desteksiz, gizemli bir biçimde boşlukta asılı ve (ve işte bu, hayranlık ve sevinç uyandıran en gerçek mucizeydi) , tümüyle 'benden' bağımsız, herhangi bir gözlemci tarafından lekelenmemiş duruyordu. onun tüm varoluşu, benim bedenen ve ruhen tümüyle yok oluşumdu. havadan daha hafif, camdan daha saydam, tümüyle kendimden sıyrılmış olarak ben hiçbir yerde yoktum.

    bu görüntü, sihirli ve gerçekdışı niteliğine karşın ne bir düş ne de bir vahiydi. tam tersine sıradan yaşamın uykusundan aniden uyanmak, düş görmeye son vermek gibiydi. her şeyi gölgeleyen zihinden ilk kez uzaklaş­tırılmış, kendini aydınlatan gerçekti. tamamen belirgin olanın en sonunda ortaya çıkışıydı. karmaşık bir yaşam öyküsünde berrak bir andı. en azından çocukluğumdan bu yana göremeyecek kadar meşgul ya da kurnaz olduğum bir şeyi artık göz ardı etmekten vazgeçmekti.

    eskiden beri karşımda dikkatimi cezbeden her şeye karşı eleştirisiz ve çıplak bir ilgiydi; mutlak kimliksizliğimdi. kısacası, tartışmaların, düşüncelerin, sözcüklerin ötesinde, son derece basit, yalın ve anlaşılır bir durumdu. ne sorular yükseldi ne de bu deneyimin ötesinde bağlantılar; yalnızca huzur ve dingin bir sevinç ve dayanılmaz bir yükten kurtulma duygusu vardı. "

    aklın g'özü - douglas r. hofstadter, daniel c. dennett / bir kafaya sahip olmamak hakkinda
  5. akıl paraşüt gibidir, açılmazsa çalışmaz.
    -frank zappa