1. 2015 kasım seçimleri sonrası umutsuzluk dalgasıyla ortaya çıkan tabirlerden birisidir. bu dönem 2002 öncesi yaşadığımız dönem olarak gösteriliyor. bu dönemi youreads ve ekşi sözlük gibi platformlarda yazan görece eğitimli ve dünya görüşü açık kişilerin dramatize ederek aşkla aradığını görmek beni bir yandan üzüyor bir yandan da içimde bulunduğum durumu temize çekmek ve akıl sağlığımı korumak adına aslında böyle bir dönemin olmadığına dair kendimi ikna etmek gereği doğuruyor. saçmalıyor olabilirim. kafam hep çok karışık zaten. bu yüzden mazur görünüz.

    şu an içinde bulunduğumuz durum geçmişte yaşadıklarımızın birer sonucudur. o yüzden türkiye'nin kültürel ve siyasi hayatını 2002 yılı öncesi ve sonrası olarak ayırmayı doğru bulmuyorum. 2002 ve öncesinde yaşananlar 2002 sonrası için zemin hazırlamıştır. 2002 yılındaki seçmen kitlesini belirleyen temel unsur 28 şubat sürecinde ordunun ve baskıcı yönetimlerin karşısındaki kitlelerin ekonomik darboğaz ve istikrarsızlıktan sıkılmış olmasıydı. hem adam namaz kılıyordu. turgut özal da namaz kıldığından ve inançlı olduğundan zehirlenmemiş miydi? hem 1999 seçimleri sonrası allah türkiye'nin üstüne hem bir deprem hem de bir ekonomik kriz göndermemiş miydi? öyleyse bu adamlar haklı olmalıydı gibi sakat bir anlayış hakimdi. bu hakim anlayış da 1980 sonrası resmen eve kapatılan ve iç dünyasıyla başbaşa bırakılan ve devlet eliyle muhafazakarlaştırılan bir halkın sağlıksız seçimlerinin sonucuydu.

    1980 darbesi ile halk resmen devlet tarafından kumanda edilen bir oyuncak haline dönüştürüldü. her eve radyonun girmesi ve yavaş yavaş televizyonla tanışma; kitapları ve kültürü yakılan bir halkın kurtuluş penceresi oldu. büyük başbuğ ne diyorsa ona uyuldu. taraflar belli olsun diye başbuğun resimleri duvara asıldı. (tanıdık geliyor mu?) zorla türkiyem şarkıları dinletildi ve halk yayınlar aracılığıyla manipüle edilebilen güdümlü bir sosyal silaha dönüştürüldü. (tanıdık geliyor mu?) insanlara haklarını aramaması, toplumla uyumlu olması öğretildi. iş bilen memurlar, dini para olan hocalar türetildi. örneklerle saygı duyulan tüm kavramların içi boşaltıldı. 1960 anayasasının özgürlükleri unutturuldu, baskıcılık halkın dna'sına kazındı ve özgürlük sadece bir güvercin sembolüne dönüştü.

    1980 öncesinde ise 1960 anayasasının getirmiş olduğu uluslararası standartlarda bir sistemin türkiye'deki bürokrasi sistemi ile çalışmadığının görülmesi ve devlet tarafından verilen tüm hakların devlet tarafından yavaş yavaş alınması toplumda ayrışmalara sebep olmuştu. sadece dini kitaplar ve ders kitaplarıyla büyütülmüş dogmacı kitle özgürlükçü hakların ellerinden alınmasını kendi yaşam tarzlarının bir garantisi olarak gördüler (tanıdık geliyor mu?) ve özgürlüklerin kalıcı olmasını isteyen kitleyle düşman oldular. halbuki bu iki kitle de birbirine çok benzeyen kitlelerdi bana kalırsa. iki taraf da hayat tarzlarını ve idealarını zorbalığa varan yöntemlerle birbirine kabul ettirmeye çalışıyordu. iki taraf da kendi düşünceleri konusunda oldukça muhafazakardı ve çok büyük kayıplar veren sivil bir savaş yaşandı. bu durumu hazırlayan elbette 1960 darbesi ve o darbeyle gelen 1960 anayasasıdır.

    1960 yılı öncesi düzenine bakıldığında bu günlerden çok da farklı olmadığını görüyoruz. hapisteki gazeteciler, sansür ve baskıcı bir rejim. ders kitaplarının ve resmi tarihin değişmesi. dini baskının artarak bunun adına özgürlük denmesi. bu durum da türkiye'nin demokrasiyle liberteryan yöntemle değil jakoben yöntemle tanışmış olmasından kaynaklanıyor bana göre. zorbalığa varan yöntemlerle bir düşünce sisteminin halka empoze edilmesi elbette tepkiye ve direnişe yol açacaktı. devrimin kalıcı olması için halktan beslenmesi gerekirdi, halktan beslenemedi ve kalıcı olamadı. çözümün daha insancıl ve evrensel değerleri kucaklayan bir anayasa yapmak olduğunu düşünen kişiler yanılmıştı. halkın o zamanlardaki talebi ekonomik bir gelişmeydi ancak sosyal gelişim, ekonomik gelişimin önünde kalmıştır. bu durum da maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre sağlıksız bir gelişim doğurdu. özgürlüklerin gelişmesi ekonominin kötüleşmesine karşılık verilmiş bir hediyeymiş gibi bir izlenim oluştu. bu izlenim günümüzde de devam etmektedir.

    türkiye'de yaşanan (1980 harici) tüm ordu müdahaleleri bu tepkilere karşı bir nevi devrimleri koruma subabı görevi görmüştür. ama bugüne baktığımızda nihai sonucu değiştirmediğini görüyoruz. geçmişe bakıldığında aynı düzenin farklı şartlarda sürekli devam ettiği görüyoruz. hep zorba yöneticiler ve yukarıdan kurtarıcı arayan pasif bir halk. sorunun kendinde olmadığını düşünen kişiler çözümü hep başka yerlerde ararlar. bu da bizim halk olarak üstünlük algımızın bir sonucudur. atatürk "türk milleti çalışkandır" demeden önce de insanlar osmanlı ile gurur duyuyordu. ama hiçbir zaman düşünülmedi ki gurur içi boş bir kavramdır. insanlar sadece kendi yaptıklarından gurur duymalıdır. yeri geldiğinde de centilmence hatalarını kabul etmelidir. bu konuda ne zaman hatalı olduğumuzu göreceğiz işte o zaman değişim başlar.

    bu süreçte hiçbir şey değişmedi mi peki? değişen bizim gibi bireylerin çok azalmış olması, dışlanması ve büyük şehirlerden başka yaşama şansımızın kalmamış olması. inanın artık toplumda saygı görmek için cehaleti övmek gerekli oldu :) muhafazakarlar her yerde. kendimize bir rahatlık alanı oluşturmaya ve dışarıda olanlara kayıtsız kalmaya çalıştık ama artık maalesef bu sistem çalışmıyor. çünkü nefes alacak bir alanımız kalmadı. zorla medenileştirilmeye çalışılan başarısız bir halk deneyinin başarılı olmuş çok az üyesinden birisiyiz biz. 1950, 1960, 1970, 1980 yılında doğsaydık da toplum içinde aykırı kişiler olacaktık çünkü tüm insanlar için evrensel değerleri diliyoruz, çağdaş bir yaşam talep ediyoruz. türkiye yapbozunda bizim parçamızın bir karşılığı yok ve hiçbir zaman olmadı da.

    kabul etmek gerekiyor ki evrensel değerler ve özgürlükler türkiye için hala çok uzaktadır. 2002 öncesi ve sonrası bizim için farketmiyor. her ne zamanda olursak olalım türkiye'de insanlar arasında savaş aydınlık ve karanlık savaşı olmuştur. halka zorla aydınlık kabul ettirilmeye çalışılmıştır. görüyoruz ki dar bir alanda başarılı olabilmiştir. sadece küçük bir ışık hüzmesi gibi. ama umut için bu hüzme yetiyor bana. biraz aydınlık için bir mum bile yeter ancak karanlık için tüm ışığın kesilmesi gerekir bence. youreads'i ve ekşi sözlüğü okudukça biraz olsun aydınlığa ulaşabilmek, özgür fikirlere maruz kalmak bana yaşama isteği ve sevinci veriyor. züğürt tesellisi diyebilirsiniz ama ne kadar baskı olursa o kadar güzel düşünceler ortaya çıkıyor bence. buradaki potansiyeli bir kitap haline dönüştürmek gerektiğini düşünüyorum. hayattaki tek tesellim de bu işte benim. norveç'de tüm zevklerden nasibini almış, 27 yaşında intihar edecek bir birey olmak yerine türkiye'de en izbe yerde benim gibi düşünen iki kişiyle sohbet etmeyi yeğlerim.

    değinmeye çalıştığım zaman aralıklarındaki kırılmalarda dikkat ettğim şey insanları ya pes ettirmiş olması ya da daha radikalleştirmesi. dindarlar dinciye, paracılar parapereste, atatürkçüler içi boş ulusalcılara dönüştü. bizim gibileri ise resmen ortada kaldı. hiçbir yere ait değildik, onlar gibi hissetmiyorduk. bence bizim kırılma noktamız gezi oldu. gezi bizi birleştirdi. birbirimizi ilk defa bu şekilde tanıdık. ben de böylece kendimi buldum. tarafımı anladım. benim için eski ve yeni türkiye varsa onun arasındaki çizgi gezi direnişidir. anladım ki ben eğitimin, bilimin, geleceğin ve aydınlığın yanındayım; cehaletin, zorbalığın ve karanlığın karşısındayım. ne kadar içinde yaşamakta çok zorlansam da bunları bana öğrettiğin için teşekkürler eski türkiye.
    echza
  2. çetin altan'ın ''büyük gözaltı''sı vardır. 1972, bilgi yay.

    ''anne de babaanneden yana çıkardı. ben nasıl bazen bir o tarafla, bir bu tarafla işbirliğine girişiyorsam; anne de bazen bana karşı babaanneyle işbirliğine girişirdi.''

    görevleri tamamlanınca tasfiye edilecektir herkes ve her kurum gibi. zira sistem bu şekilde kurulu ve bunu kişilere dayalı ideolojilerin, kuram ve fikirlerin değiştiremeyeceğini gördük kısmen.