• youreads puanı (8.50)
  1. dinlerken caz keyfini doruklarına ulaştırmaz belki. ama sophie tucker rusyada doğmuş olmasından kaynaklandığını düşündüğüm şarkı tınısında beni ona çağıran bir şey var. ayrıca sartre bunu açıklamışken broadwayde yıldızlaşmış bir kadının benim anlatmam bilmem ne kadar doğru olur.

    tucker dışında konuşulması gereken bir konu da some of these days in nakaratıdır. bana bütün ayrılıklarımın can sıkıntılarımın kelimelerini döküyor.

    some of these days
    you're gonna miss me, honey
    some of these days
    you're gonna feel you're so lonely

    you'll miss my huggin'
    you're gonna miss my kissin'
    you'll miss me, honey
    when i am far away

    you'll feel so lonely
    and want me only
    'cause you'll know, honey
    you always had your way

    and if you leave me
    you know, it's gonna grill me
    you're gonna miss, your thin little daddy
    some of these days

    i said some of these days
    you're gonna miss me, honey
    i'm talking about days
    you're gonna feel so lonely

    you're gonna miss my huggin'
    you're gonna miss my kissin'
    you'll miss me, honey
    when i'm long gone away

    you're gonna feel so lonely
    and beg for me only
    'cause you know, honey
    i always gave you, your way

    and if you leave me
    you know, it's gonna grill me
    you'll miss, your thin little daddy
    some of these days

    şimdi sartre'ın bulantıda bahsettiği bir kısmı paylaşmak istiyorum.

    "sıktı artık bu kahve, garson kızı çağırıyorum:
    — «bir plak çalabilir misiniz madelaine, lütfedersiniz. hoşuma giden şarkıyı biliyorsunuz: some of these days.»
    — «olur ama bu beyler sıkılır belki. oyun oynarken müzik dinlemekten hoşlanmazlar. bir gidip sorayım kendilerine.»
    büyük bir çaba gösterip, başımı dönderebiliyorum. dört kişiler. burnunun ucunda kara çerçeveli bir gözlük taşıyan yaşlı bir adama eğiliyor. kâğıtları görünmesin diye göğsüne bastıktan sonra alttan alta bir göz atıyor bana.

    «hay hay bayım.»

    gülümsemeler..


    ..madelaine gramofonun kolunu çeviriyor. inşallah geçen günkü gibi yanılıp da benim istediğim plâk yerine cavalleria eusticana'yı koymaya kalkmaz. ama hayır, doğru koydu plâğı, çok iyi tanırım bu şarkıyı. eski bir rag - time'dır bu, nakaratını severim. ilk kez 1917'de la rochelle sokaklarından geçen amerikalılardan duymuştum bunu, ıslıkla çalıyorlardı. savaştan önce olmalı. ama plâk çok yeni. her şeye rağmen burdaki plâkların en eskisi bu, elmas iğneli gramofonlar için yapılmış pathe marka bir plâk. hemen az sonra nakarat başlayacak: zaten benim en çok sevdiğim de denize karşı yalıyarlar gibi dimdik yükselen bu nakarat. şu an caz çalıyor, söz yok henüz, yalnızca notalar var, sayısız küçük sarsıntılardan oluşan notalar. durup dinlenmek nedir bilmiyorlar, çelik gibi sapasağlam bir düzene bağlılar, bu düzen gereğince doğup, bu düzen gereğince son buluyorlar, bu düzen toparlanacakları, kendileri için var olacakları bir zaman tanımıyor onlara. koşuyor notalar, acele davranıyorlar ve geçerken kuru bir vuruşla çarpıyorlar bana, sonra da yok olup gidiyorlar. uzanıp tutmak isterim elbette onları, ama biliyorum, bir tekini bile durdurmaya kalksam rezil ve bitkin bir sesten başka bir şey kalmayacak parmaklarımda. ölüp gitmelerini kabul etmem gerekiyor; hattâ istemeliyim bu ölümü: bu kadar acı ve bu kadar güçlü pek az izlenimim oldu. canlanmaya, kendimi mutlu duymaya başlıyorum. olağanüstü bir yan yok bunda, küçük bir bulantı mutluluğu bu: yapışkan sıvının dibinde, bizim çağımızın dibinde - mor askılar ve bir yanı çökmüş banketler çağının dibinde - yayılıyor. geniş ve gevşek anlardan yapılmış, kıyılarından yağ lekeleri biçiminde yayılan, genişleyip büyüyen bir mutluluk. doğar doğmaz yaşlanan bir mutluluk, sanırım yirmi yıldan beri tanırım onu.
    bir başka mutluluk daha vardır: dışımızdaki çelik - şerit, çağımızı yer yer yarıp geçen, çağımızı inkâr eden ve onu küçük kara uçlarından yırtan, müziğin dar süresi; bir diğer çağ da vardır.

    «bay randu kupa oynuyor, ren ele beyi.»

    sonra, kayıp, kayboluveriyor ses. çelik şeridi hiç bir şey kemiremiyor, ne açılan kapı gürültüleri, ne dizlerime akan soğuk hava, ne veterinerin küçük kızıyla kahveye girişi: müzik tüm bu belirsiz biçimleri aralarından geçiyor. küçük kız, oturur oturmaz müziğe kaptırdı kendini: gözleri iri iri açılmış, kaskatı, yumruğunu masaya sürte sürte dinliyor. bir kaç saniye daha geçsin, zenci şarkıya başlayacak. kaçınılmaz geliyor insana bu, bu müzik gereksinimi öylesine güçlü duyuruyor kendini: hiç bir şey kesemez bu müziği, dünyamızın demir attığı çağımızdan gelen hiçbir şey; bu müzik ancak, kendi düzeniyle, kendi kendini durdurabilir. bu güzel sesi neden mi seviyorum? ne genişliği, ne içliliği yüzünden. nice notanın, kendileri uzaktan uzağa can çekişirken bir olguyu doğurmaya hazırlanışını seviyorum. yine de endişeliyim; en küçük bir olayla plâk durdurulabilir:, yaylardan biri kırılabilir, adolphe iş olsun diye, susturun şunu diyebilir. bir şeyin sürebilirliğinin böylesi hafif şeylerle kesilebilmesi ne kadar garip, ne kadar heyecanlandırıyor insanı. hem hiçbir şey durduramaz, hem her şey kesebilir müziği. sonuncu bölüm de can çekişmekte. ardından kesin bir sessizlik başladı. çok iyi duyuyorum bunu, bir şey var, bir şeyler oldu. sessizlik.

    some of these days you'll miss me honey

    ne mi oldu? bulantı kayboldu. sessizlik içinde, ses yükselmeye başladığında bedenimin katılaştığmı, sertleştiğini. bulantının yitip gittiğini duydum. birdenbire: böyle kaskatı, parlak bir kırmızıya kesilmek dayanılır şey değildi: aynı anda müziğin süresi de genişledi, hava tulumu gibi şişti. duvarlarda, zavallı çağımızı ezerek maden saydamlığıyla dolduruyordu salonu. müzik. ateş kümeleri yuvarlanıyor aynalarda; duman halkaları, ışığın katı gülücülüğünü bir yandan perdeleyip, bir yandan bu gülücüğün üstündeki örtüleri atarak ateş kümelerini kuşatıyor, ve dönüyor. bira bardağım küçüldü, masaya yapışıyor: yoğun, kaçınılmaz bir hali var bardağın. uzanıp bardağı almak, ağırlığını elimle tartmak istiyorum, elimi uzatıyorum... tanrım! değişen, özellikle, buymuş, benim davranışlarım. kolumun yaptığı bu eylem yüce bir melodi gibi gelişti, zenci kadının söylediği şarkı boyunca aktı; sanki dansediyordum.
    "
    bulantı-sartre