• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (10.00)
sonsuzluğa nokta - hasan ali toptaş
metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar... yazma serüvenini “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak adlandıran hasan ali toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu.tam bir yazı ustalığıyla, türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak...“insan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta kalıyor. acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta...”sonsuzluğa nokta'yı bir “kara” romana çeviren, kendine özgü dehşetini yaratan, ne kazadır ne sakatlanma, ne ölüm; 21. yüzyıl arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir. (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. konu olarak karamsar,karanlık ve depresif bir hikaye okudum. sonunu belki başından kestirebilirsiniz ama ben yazılanın içinde kaybolduğumdan ötürü hikaye aydınlandığında aydınlanabildim ancak. kayboluşun böylesini yaşatabilen (tanıştığım) yazar sayısı çok az. romantik bir öykü hiç değil ama sizi duygusallaştırıyor. ön planda olan bir baba-oğul çatışması var. kasaba yaşamı, işsizlik, öğrencilik, gençlik, olgunluk.. aslında en çok kayıplar var, daha hiç sahip olunmadan kaybedilen, farkında olmadan sahip oluşun. hatta belki de ben de okurken bu sebepten kayboldum sayfaların arasında.

    yazar önce geçmişten bir şeyler tutuşturuyor elinize ardından gelecekten bir kesit veriyor. bölümleri bu şekilde sıralamış, bir şimdi bir de o zaman diye. okudukça parçaları birleştiriyorsunuz böylelikle ve bittiğinde karakterin hissettiğini düşündüğüm o yorgunluk, yılgınlık ve bitik hal durumunu siz de hissediyorsunuz ama farkı bir şekilde. okuyucunun hissettiği huzurla karışık hisler değil çünkü karakterinkiler. bedran'ınkiler acı şeyler, boğazı düğümleten, nefesini kesen ve yavaşça ölüme götüren.
    kitabın başındayken gerçekten guzel bir şey okuduğunuzu-okuyacağınızı farkediyorsunuz. sonlara doğru bu hava bozulursa diye kuşku duysam da ben, hiç öyle olmadı. en başından en son cümlesine kadar harika bir kitap okudum.
    nesli
  2. bu eserinde de hasan ali toptaş'ın diline, üslubuna hayran kalmadan edemedim. yazar sanki her cümlesi üzerine uzun uzun düşünmüş, o benzetmeleri anlatımdaki yerlerine oturtabilmek için yıllarını harcamış gibi. insan böyle bir anlatıma hayran kalmadan edemiyor. bu yüzden herkese en azından bir hasan ali toptaş eserini okumasını tavsiye ederim. o dilin, türkçenin; üslubun tadına ve zevkine varmalarını isterim.

    kitabın içeriğine spoiler vermeden değinmeye çalışayım. kitap bir yolculukla, bir otobüs yolculuğuyla başlıyor. karakterimiz bedran doğup büyüdüğü yerden kaçıyor. yanında yazdığı bir iki metin ve indiği zaman varlığını bile unutacağı bavulu. kaçışını "babamın gölgesinden bıkarak kente gitmek" olarak tanımlıyor kendisi.

    bedran, baba baskısı altında kalmış bir insan. güçlü babasının kendi psikolojisine ve kişiliğine yaptığı etki görülüyor satırlarda. burada akıllara kafka geliyor tabiki de. yine güçlü bir baba ve onun gücü altında ezilerek geçen bir çocukluk ve ilk gençlik. hayatı boyunca her daim babasıyla kendisini kıyaslama ve hep babasının gölgesini ağır gelen bir yükmüşçesine üzerinde hissetme.

    kitap kadın erkek ilişkilerine, evliliklere de değiniyor. bir evlilikte eşyaların nasıl da bir şeylerin yerini doldurur hale geldiğinden bahsediyor. aklımda kaldığınca şöyle bir cümle geçiyor; 'eve sürekli eşyalar alınır olmuştu. şüphesiz ki bu eşyalar evliliğimizdeki ve ruhundaki gedikleri kapatmak içindi.' benim de çok taktığım 'evliliklerde eşyanın yeri' konusuna yazar da titizlikle değinmiş ki bunu görmek beni çok heyecanlandırmıştı.

    kitapta çaresizliği, ezilmişliği, fakirliği, içinden çıkılmaz kadın erkek ilişkilerini, yalnızlığı, insanının değişimini görüyorsunuz. kitaba puslu ve depresif bir hava hakim. cümleler akıp gidiyor ama o cümlelerin izleri kalıyor. hele kendi hayatınızdan bir şeyler bulabilirseniz tadından yenmez hale geliyor.

    yazı biraz önsöz gibi oldu, kitabın içeriğinden de değinmişim belki istemeden spoiler da verdim. en azından bazı önsözler gibi (bkz: tehlikeli oyunlar - oğuz atay) kitabın sonunu söylemeden yazımı bitiriyorum.