1. stockholm sendromu, rehinelerin, kendilerini esir alanların ve şiddet uygulayanların duygularını anlama noktasına gelmeleri, duygusal anlamda sempati ve empati duymaları ve kendisini rehin alan kişilerle geçirdikleri sürenin sonunda onlara yardımcı olmaya başlaması ve nihai olarak da onlarla özdeşim kurmaları ve hayran olmalarına kadar gidebilen psikolojik durumu anlatan terimdir.
    bu sendromun anlamını genişleterek insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları benimsemesi, savunması ve bu koşulları yaratan nedenleri görmemesi, ezenin yanında yer alması olarak da tanımlayabiliriz.

    ilk kez psikiyatr nils bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini 1973 yılında isveç’in başkenti stockholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. banka soyguncusu tarafından 6 gün boyunca rehin tutulan banka görevlisi bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler, sonunda da onunla evlenir.
    stockholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmış olmakla birlikte rehin alana aşık olunması dar kalıbına hapsedilmemesi gereken psikolojik tepkidir.

    sürekli şiddet yaşamanın bir sonucu olarak kurbanlar saldırganla özdeşleşmeye ve bir hayatta kalma stratejisi olarak onun için hareket etmeye başlayabilir. kurbanın iradesinin saldırgana bağlı olması gönüllü bir karar değil, şiddetin doğrudan sonucudur.
    bu sendromun ortaya çıkmasının temel nedeni, hayatta kalma içgüdüsüdür.
    dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hisseder. saldırganın yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini saldırganın yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar.
    kurban tarafından baskıcının şiddet eğiliminin tamamen göz ardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlike de reddedilir.
    kurban, tek olumlu ilişkisinin şiddet gösteren ile kendi arasında olan olduğunu düşündüğü için bu ilişkiyi de kaybetmek istemez ve dolayısıyla saldırgandan ayrılması gittikçe zorlaşır.

    stockholm sendromunun oluşmasına neden olan faktörler:
    hayati tehlikelilik durumu
    dış dünyadan soyutlanmışlık
    bulunduğu ortamdan kaçamaz halde olma (ya da kaçamayacağına kanaat getirmişlik durumu )
    saldırganın ara sıra arkadaşça ve yakın davranması
    deneyimin (rehin, esir alınma vb gibi) süresi ve yoğunluğu
    rehinenin esir alana yakınlık ve bağımlılık derecesi
    rehin alınan kişinin kendi ortamından psikolojik olarak ne kadar uzaklaştığı
    içinde bulunulan durumun kendine özgü hassasiyeti
    düşman bir çevrede bulunma
    çaresizlik hisleri
    sonuç olarak bu kişilerde regresyon ve çocuklaşma eğilimi görülmekte ve ”travmatik infantilizm” adı verilen durum yaşanmakta ve bu da kişinin hayatını tehlikeye sokan kişiye yakınlaşmasına ya da onun davranışlarını taklit etmesine yol açabilmektedir.
    ”frozen fright” (donmuş korku) : symonds tarafından tanımlanmış olup, kurbanların ani tehlike karşısında paralize olma hallerini anlatmak için kullanılmaktadır, bir çeşit dissosiyatif reaksiyon olarak da değerlendirilebilir.
    graham ve rawlings (1998) bu koşulların genellikle aile içi şiddet olaylarında ortaya çıktığını ve kurbanların saldırganla özdeşleşme gösterebileceklerini belirtirler.
    bu durumlarda şiddete uğramış kadın, saldırganı kışkırtacak veya öfkelendirecek herhangi bir şey yapmaktan çok korkar. onun takdirini kazanmaya çalışır ve onun tarafındaymış gibi davranır.
    savaşta, savaş esirlerinde de karşı tarafa patolojik bağlanma söz konusu olur.
    saldırganıyla özdeşim kurulan bu durumda rehin alan kişiye mağdur taraf çeşitli duygular besleyip, onunla özdeşim kurar ve kişide kişilik değişimi yaşanır.

    sendrom bir kaç alt grupta incelenebilir:

    1. şiddetin yıkıcı psikolojik etkileriyle baş edebilmek için, şiddeti uygulayanı haklı görmek. dayak yiyen kadınların çoğunluğunun, "kocam dövüyor, çünkü hak ediyorum." demesi.

    2. tecavüz edenle bozuk bir empati kurmak. "tecavüz etti, çünkü benden çok etkilendi." gibi.

    3. şiddet veya baskı uygulayanı yakından inceledikçe ona altı boş bir sempati duymak. işinde gücünde bir ispanyolun kendini ve başkalarını rehin alan bask militanlarıyla geçirdiği 3-4 saatten sonra, aktif veya pasif bir eta destekçisi olmaya başlaması olayı.

    4. otoriteye kayıtsız şartsız sadakat. otorite kabul edilen kişi ne isterse yapabilir diyerek tepki mekanizmasını yokedip körü körüne itaat durumuna geçmek.

    psikoanalitik açıdan, yeni doğan bebeklerin kendilerine en yakın güçlü yetişkine bağlanarak hayatta kalma şansını artırma stratejisinin bir uygulaması olarak görülmektedir.

    stokholm sendromu'nun görüldüğü belli başlı gruplar şunlardır:

    rehineler veya benzer bir baskı yaratan kaçırılma durumlarında
    yoğun dini ve siyasi baskı uygulanması durumlarında (tarikat üyeleri ve dinsel baskı altındakiler)
    savaş esirleri,savaşta bulunma, toplama kamplarında yaşama durumlarında
    tecavüz, ensest ya da cinsel tacize maruz kalan çocuklarda
    birileri tarafından pazarlanan hayat kadınlarında
    aile içi şiddet mağdurlarında
    uzun süren hapishane deneyimlerinde
    ev hapsine maruz bırakılma durumlarında

    belirtileri:

    - ptsb (posttravmatik stres bozukluğu) semptomları
    - ufak bir iyiliğe karşı bile çok yoğun minnet duyguları
    - şiddeti ve şiddet tehdidini inkar
    - rasyonalizasyon
    - istimarcıya ve kendine olan öfkenin reddi
    - kötüye kullanımı önlemeye yönelik güce sahip olduğuna yönelik bir inanç
    - durumdan ve istismardan ötürü kendi kendini suçlama eğilimi
    - istismarcının ihtiyaçlarına aşırı duyarlılık
    - istismarcı şiddet davranışını azaltsın diye onu memnun etme çabaları
    - dünyayı istismarcının perspektifinden değerlendirme, kendine ait bakış açısını kaybetme
    - kendini de istismarcının bakış açısıyla değerlendirme
    - istismarcıyı iyi biri olarak değerlendirme ya da onu da kurban olarak görme
    - hayatta kaldığı için ve onu öldürmediği için istismarcıya minnet duyguları besleme

    stockholm sendromu’nun tedavisi:

    - psikoterapi:
    farkındalık oluşturma çabaları (kötü muamele yapan kişinin davranışlarının amacı ve neye hizmet ettiğiyle ilgili)

    - travma terapisi:
    güvenliğin tesis edilmesi
    hatırlama ve yas
    hayatla yeniden bağ kurulması
    yeterli zaman ve mekan sağlanması
    anlayış ve empati
    güçlü ve sağlıklı dayanışma grupları
  2. ülkemizde yaşanan bir çok ilişkide ve evlilikte görülür.