• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.38)
bin hüzünlü haz - hasan ali toptaş
metin­le­ri­ni va­ro­luş ve yo­ko­luş üze­ri­ne ku­ra­rak va­ro­luş­çu­lu­ğu taş­ra­ya ta­şı­ma­sıy­la öz­gün­lük ka­za­nan, sa­de di­linden yük­se­len mü­zik­le gi­de­rek ha­ya­tı ya­zı­ya, ya­zı­yı ise bü­yü­lü bir ha­ya­ta ben­ze­ten bir ya­zar...yaz­ma se­rü­ve­ni­ni “ha­ya­tı ke­li­me ke­li­me ge­niş­let­mek” ola­rak ad­lan­dı­ran ha­san ali top­taş, me­tin­le­ri­ni bi­rer sen­fo­ni­ye de dö­nüştü­re­rek, dı­şa­rıy­la içe­ri­nin, gö­rü­nen­le iç dün­ya­nın, ger­çek­lik­le rü­ya­la­rın, so­mut­la so­yu­tun çar­pışma­sın­dan do­ğan te­kin­siz bir at­mos­fe­re ça­ğı­rı­yor oku­ru­nu. tam bir ya­zı us­ta­lığıy­la, türk­çe­nin im­kân­la­rı­nı so­nu­na ka­dar zor­la­ya­rak, ede­bi­ya­tın bü­yü­lü dün­ya­sına kapılar açarak... hikâyenin bütünlüğü daha fazla çözülmesin diye, bu bölümde de boş bırakılmış birkaç sayfa tadı bulunsun istiyorum çünkü ve böylece hikâye, bir süre de olsa benliğimin sınırlı bakışından kurtulup rahat bir soluk alabilsin, kendisi kalabilsin, ya da anlatmakla ben onu bir yandan yaşatıp bir yandan öldürüyorsam bu güzel günahın birazı da sizin olabilsin istiyorum.bin hüzünlü haz olağanüstü bir metin, gecikmiş türk romantizminin başyapıtı.yıldız ecevit (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. çok şey söylenebilir, çok şey düşünülebilir bu romanın üzerine, misal ben okuduktan sonra "demek böyle bir şey de yazılabilirmiş" dedim, az bile.
  2. yıldız ecevit'in "türk romanında postmodernist açılımlar" kitabındaki yazısında umberto eco'nun "anlatı ormanlarında altı gezinti"siyle ilişkilendirerek incelediği mükemmel bir hasanım ali kitabı.

    "hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." diyor haraptarlı nafi.

    "alaaddin kimdir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." diyor anlatıcı.

    "zaman nedir diye sorarsanız, bilmiyorum; sormazsanız biliyorum." diyor augustinus.

    işte bunlar hep metinlerarasılık.
  3. "gündüz ortalarına dek sarkan bu gecelerin birçoğunda da, dursuz duraksız sevişmelerin yanı sıra alaaddin’le kıyasıya dövüşecektik hiç kuşkusuz; bazen iki kardeş, bazen iki düşman, bazen de sevgileri sevişmelere sığmayan iki çılgın sevgili gibi birbirimize girecek, gecenin derinliklerinde langır lungur yuvarlanacak, yıldızlara tutunup kalkarken gürültüyle düşecek, düşerken sessizce kalkacak ve dövüşmenin şiddetini gizli bir ayna gibi kullanıp kendimizi doyasıya seyrettikten sonra da, oturup birbirimizin yaralarını saracaktık. daha doğrusu, aynı noktalardan aynı darbelerle aynı şekilde yaralandığımız ve aynı acılan çektiğimiz için, ezik harflerin, kırık hecelerin, parçalanmış cümlelerin ve bunların etrafında uçuşan sigara dumanlarıyla bu dumanların çeşitli boşluklarından gözüken çay bardağı, mürekkep şişesi, sandalye, masa ve sözlük gibi eşyaların uğultuları arasına oturup herkes kendi yarasını saracaktı... üstelik, rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gülün, öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğuna bir başkasının elleriyle sessizce su verircesine yapacaktı bunu. ya da, şimdiki zamanın içinde boy gösteren yarı uykulu bir geleceği, sargıların şekline sığınmış yumuşak bir dille usul usul okşarcasına..."
  4. " gerçi, bunda biraz da o ölümlerin payı vardı.

    ilk bakışta, hiç mi hiç ölüme benzemiyorlardı çünkü ve onların rengini alan soluk benizli insanlar da, sanki ölmemiş gibi ya isteksiz isteksiz gülerek birbirleriyle saçma sapan şeyler konuşuyor, ya inanılması güç bir hantallıkla sevişiyor, ya günlük hayatın tekdüzeliğini aksatmaktan korkarcasına hep aynı saatte işlerine güçlerine gidiyor, ya da fırsat buldukça bir köşeye çekilerek, kabarıp sönen gevşek bir et yığını halinde horul horul uyuyorlardı. hem de gece gündüz demeden avurtlarını tıpkı bir körük gibi şişire şişire öyle çok uyuyor, kalkıp ellerini yüzlerini yıkayınca öyle uykulu bakıyor, kapıları uyuşuk uyuşuk açıp sokaklara çıkınca öyle uykulu adımlarla yürüyor ve içlerinden geçen herhangi bir şeyi söyleyecekleri zaman kafalarını kaşıya kaşıya öyle hımbıl kelimeler seçip öyle uykulu cümleler kuruyorlardı ki, artık ister istemez sokaklara, meydanlara ve evlere, milyonlarca kişinin uykusundan oluşan kapkalın bir uykunun ağırlığı çöküyordu. çökünce de, zencefil kutusundan at arabasına, küfeden tırmığa, kılıçtan kolyeye, divitten kitaba, sudan çiçeğe, sandıktan tasa, fese ve sese kadar, akla gelebilecek ne var ne yoksa bu ağırlığın altında kalıyordu tabii ve hemen hemen her şey görünürlüğünü biraz yitiriyordu. limanlarda bekleyen köle dolu gemiler, güverteden eğilip aşağıya bakan elleri kamçılı irikıyım tacirlerle birlikte, biraz görünür oluyordu sözgelimi... etrafı yırtık pırtık dilencilerle çevrili camiler, biraz görünür oluyordu. içi titrek mum alevleriyle aydınlatılmış kiliseler, biraz görünür. rengârenk gürültülerle dolup taşan alacakaranlık bedestenler biraz görünür. sırtını yamaçlara yaslayıp şehre ve insanlara bulutların üzerinden bakan gizemli şatolar, biraz. ince oymalar ve ud eşliğinde söylenen efkârlı şarkılarla süslü ahşap konaklar, biraz. sonra, morun tonlarından sıyrılıp lacivert karanlıklara doğru akan dağlar. sonra, bu dağların ardındaki şehirler. hatta maden ocaklarında ter döken el kadarcık çocuklar, meyhanelerde kucaktan kucağa gezen şuh kadınlar, tembel tembel yatan ovalar, ovalardaki taşlar, hayvanlar ve ağaçlar...

      bir bakıma, uyku suretinde gözüken bu ölüm şeklinin hüküm sürdüğü yerlerde, bir yüzü eriyip gitmiş eşyalardan, yarısı silinmiş hareketlerden, güdük hayvanlardan, eksik cümlelerden ve olmayan heveslerle yaşatılamayan meraklardan oluşup da kendini kendi yetersizliğiyle besleyen, çarpık çurpuk, berbat bir hayat yükseliyordu yani."