1. “kim kimi sevdi, bizden başka kimse bilmiyor.
    bilmeyecek de.”
    pierre louys

    yüzyıllardır tekrarlanan bir sabahında, ağırlaştıkça gıcırdayan kapıdan azala azala gitmek bu sefer kolay olmadı. sevdiğin yerlerimi kırptım da düştüm yeryüzüne. içim bir dünya fazla. terim üşümeye, gözlerim ağarmaya, dilim yangınlaşmaya başlıyor. ağzımda çalkalanıp duran o sözcüğü atamıyorum. atamıyorum parmaklarımın arasında hırpalanmış kâğıdı. nerede cenazesi kılınmamış bu karıncaların leşi?

    “ceylan,
    kızma olur mu? başka türlü ölmüyordu yaşanılanlar. mecburdum ceylan. mecbur. sürekli kendimizi kanatıp durduk. ikimiz de biliyorduk, geleceği yok bu sevmelerin. lütfen, sabırla devam et okumaya. bırakma…
    bir fil gibi ağır içim. bir fil gibi ağır, kanepede beni öptüğün an. her yere bu kanepeyi taşıdım. her yerde bu kanepeyle dolandım durdum. o an. ağzın, yanlış bir adresi düzeltir gibiydi."

    kızıl bir gündü o gün. hatırlıyorum. şaşkın ve kaskatıydı dudakların. tepki verememiştin. yarım bir bakıştık. hatırlıyorum. yüreğine sarmaşıklandığım bir gündü o gün.

    “yeni bir görüngede yeni bir gezegendik artık. bana dâhil olduğun andan itibaren her ayrıntını seyrettim. büyüyorduk. hırlı gülüşüne çarpan, çarpık dişlerin bütün çiçeklerimi diriltiyordu. telaffuzun olurdum. söyleyemediğin her harfin mealine dönüşürdüm. öyle tatlı peltek konuşmaların vardı ki… anlamsız, saf bakışın. hiçbir zaman kızmadım sana. pür dikkat seni dinlerken, senin benden kaçırdığın, yarı duyulmamış sözlerime. tekrarındım senin.
    kazağının kenarından fışkıran atletin. ayazda kışkırtıcı bir sıcaklığa sürüklerdi. bezgin bir unutuşun, boş vermişliğin, umursamazlığın cazibesi vardı üzerinde.
    uzun gecelerde duymadığın inlemelerin, fısıldadığım sözcüklerin kaybını duymadın. bunun acısını hissettin mi hiç, anlayamadım. cezaya maruz kalmış bir çocuğun gizliliği hâkimdi yüzünde. bazen çözemezdim seni. otel odalarında ten tene düştüğümüz yataklarda sende’lendim ceylan…
    içliğin. sevmezdim giymeni. hazırlıksız bir yolculuğa çıkarır gibi gereksiz çabaya sürüklediğin için. vazgeçemediğin siyah sutyenini değiştirmek ne güçtü allahım. sanki siyah sutyeninle doğmuştun. değiştirilemez bir kanun gibi katıydı memelerinde. takmasaydın, büyüyeceklerdi ağzımda. takmasan çoğalacaktı avuçlarımda. ya siyah donlarına ne demeli? bütün donların çalınmış da annenden ödünç almışın gibi iğreti duruyordun içinde. bağımlı gibiydin. dinlemezdin beni. dik başlılığın ah…
    yürüyüşlerine yamalanmış kamburun. kanatsız bir uçuşu andırırdı. boynun. boynun, tanrının ellerine yanlışlıkla dolanan uçurtma kuyruğu gibiydi. bacakların. incecik. kendini sevdiren bir süs balığı heyecanı katardı. sevimliydi. ellerini kıskanırdım. inanmayacaksın ama kıskanırdım ellerini. güzel bir molaya düşmüş gibiydi ellerin ellerimde. becerikli ve acımasız. öpme arzum kabarırdı. kollarında mutlu olabileceğim tek kadındın.
    doyrulmamış çocukluğun vardı. kırılmış çocukluğuma nasıl da yakışırdın. ancak yanmamış öfkelerin, sıfıra düşürürdü. dibe vururdun. dibe vururduk. hiçbir zaman oyuncağın kırılan ilk parçası olmayı göze alamadın. yüreğin her çarptığında yüreğime, kırıldık. yalnızlığım artık bakire değil.
    gözlerimden ihraç ettin kendini. gözlerime attığın hüzün çentiklerini sayamıyorum artık. çekik gözlerinde neyin hayal kırıklığını taşıyordun? gezegenimiz çatladı ceylan. hiçbir yara bandı fayda etmiyor can çekişen aşka. yavaşlayan nefeste hâlâ direniyorum sende’lenmemek için…
    ne değişti ceylan? ne değişti de buz kütlesi gibi dizilmiş sözcüklerin erimiyor artık içimde.
    bırak lütfen. bırak kullanmayı ayrılık düşürücülerini. yıkamadığın duvarlarında, kıramadığın kapılarında kanattın beni. lütfen, kalmak bizim gezegenimizde tarihe gömülmesin."

    küt. yazdığın her cümle başka bir kapıyı kilitliyordu. hohlanmamış el yazısını yakalayamıyordum. küt. yanan bir acı gibi düştü. küt. dereotlu kokulu sabahların, domates soslu makarnalı akşamların sızısı döşendi. küt. sultanahmet’te eskittiğimiz o bank, sırtı dönük. paydaş ettiğimiz alman pastası artık keyifsiz vitrinde. şekersiz kahveyi köpürtmeyen ocak iştahsız. okudukça taştım. taştıkça değdim yüreğine. çoğalıyordu hırçınlığım, açılmamış öfkem. küt. yanan bir acı gibi düştü, beş yıl. birbirimizi gölge gibi taşıdığımız o beş yıl, ne oldu da eskiyiverdi? küt. küt. küt.

    çatlayan göğün karnından düşen yağmur. camı titretiyordu. titretiyordu ellerimi. tuttuğum kağıdı titretiyordu. islandım. ve sen tazelenmiş bir papatya kokusuyla içime yeniden akıyordun. biz, trenin seslerinde geceye sığamadığımız bir anda bütünlenmiştik. söyleyecek ne varsa, yaşanacak ne varsa şişip kaldı boğazımda.

    “kanamalı bir yaraya dönüşen bu aşkı düzlemeliyiz ceylan. yüzün gövdemde ormanlaşırken. bir kez daha. büyüdüğün, sakinleştiğin günlerinde daha da güzelleşeceğiz. buna inanmak istiyorum. sen ki, yıllardır göğsümde saplanmış korkuların içinden sıyırdın beni. böylesine derine katlanmışken nasıl gidilir ceylan? biliyorum, geleceği yok bu sevmelerin. ayrılıklarla, pişmanlıklarla, sevişmelerle, güzelliklerle yoğurduk birbirimizi. nasıl geri dönülür? bu başka bir şey, inan çok bambaşka. günahımı seninle paylaştım yarı yarıya. sakın acele etme. önce bizi dinlendir. daha fazla kanamaya takatimiz kalmadı. sen de yoruldun, biliyorum. sevgilim, şu dünyadan benim payıma düşen tek sendin!”

    idil

    komedin üzerinde bıraktığın mektubun yanında katılaşmış küpelerin duruyor idil. gülüşünü yeşillendiren en sevdiğin küpelerindi. günebakan bir türküydü. bırakıp gitmiştin. hiç mi büyümedim göğsünde idil? hiç mi? evet, vakit geldi artık. vakit geldi. vakit…