1. hayatlar nasıl yaşanırsa yaşansın, eşitlendiği tek yer ölüm. orada her şey eşit.

    bugün bunu gördüm. sabah otopsi odasına girerken kapının önünde iki ayrı grup vardı. biri kodaman deriz ya öyle bir grup. marka elbiseli insanlar. seçkin zümreden sayıları çokça. diğer gruba baktım kasketli bir amca, başları kapalı birkaç anadolu kadını, bir kaç erkek.

    belli ki ikisinin de içeride otopsi bekleyen kayıpları var. doktor arkadaşla içeri gireceğiz, savcı yanımızda. kodamanlardan birkaç erkek yanımıza geldi. zaten sürdüğü tıraş losyonu burnumun direğini kırdı. ukala bir tavırla "babamın otopsisini ilk sıraya alın!" gibi cümleler kurdu.

    "geliş sırasına göre bakıyoruz. burası fiş numarasıyla muayene olunan bir kurum değil! daha vakaları görmedik. dosyaları incelememiz lazım." dedim ama sinirlendim. kodaman ya öncelik istiyor. sonra savcıya döndü. ondan ricacı oldu. savcımız "herkes gibi bekleyeceksiniz." dedi.

    neyse otopsi odasına girdik. iki ayrı masada iki ceset var. dosyalara baktım. kodaman olan bayağı bir zengin. ayrıntısına girmeyeyim. şüpheli ölümden gelmiş. diğerinde de 20 yaşlarında bir erkek. önce ondan başladım. iş kazasından gelmiş. dışarıdaki anadolu ailesinin oğluymuş. sanayi bölgesinde çalışıyormuş. farklı bir şekilde ölmüş. tırnak aralarından numune almak için elini kaldırdım. zayıf parmakları çalışmaktan yarılmış, çatlamış, kimyasal boyalar hâlâ elinden çıkmamış. bir baktım parmağında ince sade bir alyans. nişanlıymış, bayramdan sonra evlenecekmiş.

    elbiselerini çıkardık. pazardan alınan normal kıyafetlerdi. çoraplarının topukları aşınmıştı. içim hüzün doldu. yüzüne baktım. gözleri açık ve yüzünde hüzünlü bir ifade. yarım kalmışlıkları, yaşayamadıkları yüzüne yansımış. (genel de ölü yüzü, ölü sıkışmasının haricinde ifadesizdir.) gözleri açık, dudakları yarım aralık. işlemi bitirdik. gözlerim doldu yazarken bile gözlerim doluyor.

    sonra kodamanların vakasına geçtik. kıyafetler marka ama öyle böyle değil. saati, gömleği af buyurun iç çamaşırı bile ünlü bir italyan markası. "vay anasını!" dedim. adam iyi yaşamış. sanırım o saati ben kaç maaşımla alamam.

    neyse, onun da tırnaklarından örnek alacağım. adamın elleri benim ellerimden güzel ve bakımlı. üstünden çıkanlar minik bir servet. işlem bitti, teslimi yapılacak ikisi yan yana. üstünden çıkanları koyduğumuz şeffaf poşetler yan yana. "hayat" dedim. "burada eşitlendi!"

    mide içeriklerinde birinde makarna, diğerinde rokfor peyniri, et falan çıktı.
    birinin ölüm nedeni sigortasız işte para kazanmaya çalışan emekçinin, evlenmek üzere olan gencecik birinin uğradığı iş kazası. diğerinin ölüm sebebi kullandığı cinsel gücü arttırıcı bir ilaç.

    kapıdan çıktım, kodamanlar bekliyor. hemen kapıya doğru geldiler. diğer aile arkada mahzunca duruyor. yanlarından geçerken kodamanlardan biri bir cenaze firmasıyla telefonda konuşuyordu. diğer aile öylece ağlıyordu.

    onlar cenazesini kendi gömecekti. raporları bitirdim. gidişlerine baktım. biri cenaze nakil aracında ve arkasında bir sürü lüks araçlarla bir konvoy halinde gitti. diğeri eski model bir arabayla tek araç gitti.

    oturdum ağladım, ağladım, ağladım! evet, ölümde herkes eşit. mezarlıkta da herkes eşit. ama kodamanın ölüsü bile mezara kadar rahat gidiyor.

    biri yaşını başını almış hayatta nasiplenmediği bir şey kalmamış diğeri hayatının baharında belki de hiç refah içinde yaşayamamış.

    hayat herkese adil davranmıyor ama ölüm herkese adil.
  2. nedense bu tür hikayeler, bana şu şarkıyı hatırlatıyor:
    (bkz: ölüm - cem karaca)
    ''kimi havyar yerken kimi soğan cücüğünü
    üç beş arşın beze sarar da öyle gidersin''