1. çoğunuz davud ve calut'un (david and goliath) hikayesini duymuşsunuzdur, bugüne kadar birçok filme ve kitaba konu olmuş ya da temelindeki felsefeye destek olmuştur. güçlü vs zayıf, zengin vs fakir, iyi vs kötü… bütün bu tanıdık çatışmaların içinde var olan bir hikayedir bu. geçenlerde ted radio hour’da bir program dinledim, konusu “misconceptions” yani kavram yanılgılarıydı. program’da ilk konuk malcolm gladwell’di ve davud ile calut’un hikayesini tekrar anlattı, kendi bakış açısıyla. ben de hikayeyi dinledikten sonra duyduklarımın üstüne, biraz da not alarak bu anlatımı türkçe’ye çevirip yazmaya karar verdim. çoğunlukla malcolm gladwell’in anlatımı ancak ara ara programın sunucusu guy raz’ın da anlatısı mevcut, kimin hangi kısmı anlattığını özellikle belirtme gereği duymadım.

    “kitabımı yazarken takıntı haline getirdiğim bir hikayeyi anlatmak istiyorum size, bundan 3000 yıl önce israil krallığı’nın doğum sürecinde yaşanmış bir olayın hikayesini. bu hikayeyi bu kadar takıntı haline getirmemin sebebi ise başta onu anladığımı düşünmem ve daha sonra üzerinden tekrar geçtiğimde aslında hikayeyi hiç ama hiç anlamamış olduğumu fark etmemdi.

    kral şaul (talut) komutasındaki israilliler, filistinlilerle savaşıyorlardır ve savaşın bir noktasında iki ordu tanrının vadisinde kısılıp kalırlar. neden sonra savaşı sonlandırmak isterler. işte bu an ki, iki muazzam savaşçı arasındaki destansı savaşa şahitlik eder. ilk filistinliler en kudretli savaşçılarını gönderirler. 2. 10’luk bir dev, baştan ayağa bronz bir zırhla donatılmış, bir elinde kılıcı bir elinde mızrağı… kesinlikle korkunç bir yaratık. dehşet içindeki israillilerden hiç kimse onun karşısına çıkmak istemez, ta ki gencecik bir çoban öne atılana kadar. çocuk kral şaul’a gider ve “onunla ben savaşırım!” der. şaul bunu kabul etmez “nasıl olur, sen daha çocuksun, karşındaki savaşçıyı görmüyor musun?” der. fakat çocuk ısrarcıdır “hayır hayır anlamıyorsun! ben yıllardır sürülerimi aslanlara ve kurtlara karşı savunuyorum. bunu yapabilirim, biliyorum!” diye ekler. şaul çocuğun ısrarı ve başka bir seçeneği de olmaması üzerine bu teklifi kabul eder. çocuk yerden beş adet taş alır, bunları çoban çantasına atar ve devle karşılaşmak için dağdan aşağı doğru yürümeye başlar. dev, uzaktan bu küçük çocuğu ve taşıdığı çoban malzemelerini görür. kendini oldukça aşağılanmış hisseder ve bağırır “ben bir köpek miyim de bana çubuklarla geliyorsun!”. bunun üzerine deve yeterince yaklaştığını anlayan genç çoban çantasından çıkardığı bir taşı sapanına yerleştirir ve devin başını hedef alarak atar. tam iki gözünün arasından vurulan dev, ölmüş ya da yarı baygın şekilde yere düşer. çocuk zaman kaybetmeden devin elinden aldığı kılıçla devin kafasını keser! bunu izleyen filistinliler arkalarına bile bakmadan kaçarlar.

    devin adı calut, çocuğun ki ise davud’dur. kitabımı yazarken, bu hikayeyi bu kadar takıntı haline getirmemin sebebi, hikayeye dair bildiğim her şeyin yanlış olduğunu fark etmemdi.

    hikayeye dair bildiğin her şeyin yanlış olması mı!!? evet.

    hikayedeki bütün vurgu yanlış. hikayeyi dinlediğinizde bunun dramatik olduğunu düşünürsünüz ama gerçek hikayeyi duyduğunuz da kesinlikle gerçeğinin daha dramatik olduğunu anlıyorsunuz.

    davud’un bu hikayedeki ezilen yani mazlum taraf olması gerekir değil mi? aslına bakarsanız, “davud ve calut” terimi zaten dilimize zayıf tarafın güçlü taraf karşısında aldığı imkansız zaferleri tanımlayan bir metafor olarak girmiştir. peki neden davud bu hikayedeki mazlum taraftır? çünkü calut bir devdir, davud ise yalnızca küçük bir çocuktur. çünkü calut tecrübeli ve güçlü bir savaşçıdır, davud ise sadece bir çoban. çünkü calut parlak zırhlar giymiştir, elinde kılıç, mızrak ve cirit vardır, davud’un ise sadece bir sapanı vardır.

    mesela en son değindiğimiz noktadan başlayabiliriz “davud’un ise sadece bir sapanı vardır!”. tam da bu kabulümüzden başlayalım çünkü bu bizim yaptığımız ilk hata olacak. çok eski savaşlarda, üç çeşit savaşçı yer alırdı. bunlar süvari, piyade ve okçuydu. okçu birliklerinin bir kısmı ki bizim için de asıl önemli olan kısmı sapan kullananlardan oluşurdu. sapancının bir deri keseye iki ayrı taraftan bağlı iki bağcıktan oluşan bir sapanı vardır ve sapancı bu deri kesenin içine koyduğu taşı iki bağcıktan birden tutarak çevirmeye başlar ve yeterli hıza ulaştığında da bağcıklardan birini bırakır. böylece taşı ileri yani hedefe doğru göndermeyi başarır. davud’un elinde olan silah işte buydu, bu çocukların elinde gördüğünüz o oyuncak sapanlardan değildi, tam tersine dönemin en ölümcül silahlarındandı. davud sapanı anlattığım şekilde çevirdiğinde hızının 6-7 rev/s civarına çıkması beklenir ki, bu da taşın sapandan çıktıktan sonra yaklaşık 35 m/s gibi bir hıza ulaşacağı anlamına gelir. bu, en iyi beyzbol atıcılarının yaptığı atışlardan bile çok daha yüksek bir hıza ulaşmak demek. bunun yanı sıra tanrının vadisi’ndeki taşlar da normal taşlar değildi. bu taşların kompozisyonu baryum sülfattı yani normal taşlardan 2 kat daha yüksek yoğunluğa sahiptiler. eğer balistik hesabını yaparsanız, davud’un sapanında çıkan taşın durdurma gücünün, 45’lik bir tabanca mermisinin durdurma gücüyle hemen hemen aynı olduğunu görürsünüz. bu o dönem şartlarında inanılmaz bir silah. hedefi tutturma konusunda ise, kayıtlardan bildiğimiz kadarıyla tecrübeli sapancılar hedeflerini 200 m’den dahi vurup öldürebiliyorlardı. ortaçağ duvar yazıtlarında da sapancıların bu silahlarla uçan kuşları bile vurma kabiliyetine sahip olduklarından bahsedilir. anlaşılacağı üzere sapan çok keskin bir silahtı. dahası davud atışı yapmaya hazırlandığında bırakın 200 m’yi, calut’a çok çok daha yakındı ve bütün niyeti ve beklentisi calut’u iki gözünün arasından vurmaktı. tarihteki savaşlara bakıldığında, sapancılar piyade karşısında her zaman belirleyici faktör olmuşlardır. peki, calut neydi? bir ağır piyadeydi ve bütün beklentisi israillilerden başka bir ağır piyadeyle dövüşmekti. fakat davud’un bu anlamda hiçbir beklentisi yoktu. onunla o şekilde zaten dövüşmeyecekti. hem neden dövüşsün ki? o sadece bir çobandı, bütün hayatını sapanını kullanarak sürüsünü aslanlara ve kurtlara karşı korumakla geçirmişti. onun asıl kuvveti bunun arkasında yatmaktaydı. işte karşımızda o, çobanımız, ölümcül bir silah ustası ve karşısında toplamda 50 kilodan daha ağır gelen ve sadece yakın dövüşte etkin olabilecek silahlarıyla birlikte hantal bir dev. calut karaya oturmuş ve yüzmeye çalışan devasa bir balık kadar kolay bir hedefti. hiçbir şansı yoktu. peki, neden hala davud mazlum olan taraf ve neden bu galibiyet ihtimal dışı bir zafer olarak kabul ediliyor?

    bunun yanı sıra ikinci bir konu daha var önemli olan. biz sadece davud’u ve onun silah seçimini yanlış anlamadık, calut’u da tamamıyla yanlış anladık. calut, hiç de göründüğü gibi değildi. aslında, dini metinlerde, onun o kudretli savaşçı görüntüsüyle hiç de bağdaşmayan, oldukça şaşırtıcı birçok ipucu yer almaktadır. öncelikle, incil’de calut’un vadi tabanına bir kişi tarafından refakat edilerek götürüldüğü anlatılır. oldukça tuhaf, değil mi? işte karşınızda israillileri teke-tek savaşta darma duman edecek kudretli savaşçı. neden karşılaşma alanına bir çocuk tarafından elinden tutularak götürüldü? ikinci olarak, incil’deki hikayede özellikle bahseder bundan, calut inanılmaz yavaş hareket etmektedir. o güne kadar görülmüş en kudretli savaşçıyı anlatırken yapılmış bir diğer tuhaf tasvir! onun dışında calut davud’un yaklaşıyor olmasına oldukça geç reaksiyon vermiştir , neden davud’un geldiğini görmesine rağmen göğüs göğüse çarpışmaya hazırlanmadı? ve son olarak calut’un davud’a o garip seslenişi var ki aslında her şeyi özetliyor: “ben bir köpek miyim de bana çubuklarla geliyorsun!”. çubuklar? davud’un elinde sadece bir çubuk vardır! işte bu sesleniş, yıllar boyunca tıp camiasında büyük bir spekülasyona sebep olmuştur: acaba en temelde sıkıntılı bir şeyler mi vardı calut’ta gözlemlenen tüm bu anormalliklere sebep olan?

    calut o dönem ki bütün insanlardan çok çok uzun ve iriydi, ve bu tarz norm dışı insanlar için çoğunlukla geçerli olan bir açıklama var. dev hastalığı. dev hastalığının en yaygın formu, akromegali adı verilen bir durumdan kaynaklanır. akromegaliye ise hipofiz bezi üzerinde, aşırı büyüme hormonu salgılatan iyi huylu bir tümör sebep olur. ve tarih boyunca en ünlü devlerin çoğunda akromegali vardı. ünlü güreşçi dev andre’yi hatırlar mısınız? işte onda akromegali vardı. hatta abraham lincoln’de de akromegali olduğuna dair söylentiler mevcut. ve akromegali görme ile ilgili çok güçlü yan etkilere sahip bir rahatsızlık. hipofiz bezi üzerindeki tümör büyüdükçe beynin görme sinirlerini baskılamaya başlar, bunun sonucunca akromegali sahibi insanlarda çift görme veya yakını görememe sıkıntıları baş gösterir.

    insanlar calut’ta gözlemlenen bu tuhaflıklar hakkında konuştuklarında, söyledikleri “bir dakika, bu yaptıkları bir akromegali hastasının özellikleriyle birebir örtüşüyor.” oldu. bu çıkarım aslında calut’un o günkü olağandışı hareketlerini açıklamaya yeterli. neden bu kadar yavaş hareket ediyordu? neden vadinin tabanına giderken birinin refakatına ihtiyaç duydu? davud’un onunla birebir savaşa girmeyeceğini bile bile neden son dakikaya kadar bu denli dikkatsiz davrandı? “gel bana! gel ki etini gökteki kuşlara ve yerdeki canavarlara yem edeyim!” diye haykırırken ki “gel bana!” kısmı aslında onun en büyük zayıflığını gösteriyor. gel bana, çünkü ben seni göremiyorum demekti bu. ve tabi bir de “ben bir köpek miyim de bana çubuklarla geliyorsun! ” kısmı var, halbuki davud’un elinde sadece bir çubuk vardır.

    yani israilliler dağdan aşağı baktılar ve kudretli bir düşman gördüler. ancak onların kaçırdıkları nokta, bu devasa ve korkunç görüntünün altında yatan sebebin aslında onun en büyük zayıflığının da kaynağı olmasıydı.

    ve tam da burada hepimiz için çıkarılacak çok önemli bir ders görüyorum. devler aslında göründükleri kadar güçlü değiller. ve bazen o gencecik çobanın elinde sadece bir sapan vardır..”

    anlatım burada bitiyor. malcolm gladwell’in benim henüz okumadığım aynı isimli bir kitabı da mevcut. bahsettiğim radyo programının orjinalini dinlemek isteyenler için: ted radio hour - misconceptions

    aslında hayatımızın her anında ve her alanında birçok kavram yanılgılarıyla yaşıyoruz ve hatta çoğu zaman onlarla birlikte değil onlara göre yaşıyoruz. bu algı yanılgıları hayatımıza o kadar yerleşmiş ki neredeyse görünmez durumdalar. bu, belki de hepimiz için bireysel, ulusal ya da evrensel kabullerimize yeni bir bakış açısıyla yaklaşmamızın fitilini ateşleyen hikaye olur.

    bilgi sahibi olmak ve bilginin gücüyle hareket etmek çok takdir edilesi ancak ondan daha erdemli olan bir şey varsa o da sahip olduğumuz bilgilere ve kabullere kuşkuyla yaklaşabilmektir. bu belki de insanlar için kendini gerçekleştirmen ilk adımı.
  2. geçenlerde karşılaştım bu ilginç bilgiyle. hepiniz cennetteki yasak elma hikayesini bilirsiniz. bu incilden alınmış bir hikayedir ancak o hikayede geçtiği şekliyle meyvenin elma olup olmadığı kesin değildir. buradaki ifade ibranice'de meyve anlamına gelen peri kelimesinden türetilmiştir. konunun ucunun elmaya dokunması ise incil'in latinceye çevrilmesi sırasında olmuş olabilir. ortaya atılan teorilerden birisi latince'de şeytan anlamına gelen "malum" ile elma anlamına gelen "mālum"' kelimesinin birbirine olan benzerliklerinin yasak meyvenin elma olduğuna dair bir yanılgı oluşturmuş olabileceğini öne sürer. bu tarz hikayelerden herhangi birine inandığımızdan değil de yıllardan beridir süre gelen koca analoji güme gitti, o oldu ;)
  3. 666 sayısının şeytani bir kavram olarak anlamak da bu yanılgılardan. incil yazımında kullanılan bu sayı ile yine canavar nitelemesi yapılıyor ama metafizik bir varlık yerine bu imparator nero'dur. çeviri ve yorum yanlışlığı nedeniyle 666 sayısı ile farklı şeyler düşünüyoruz. üstüne kitaplar yazıldı, filmler çekildi.

    bir diğeriyse michaelengelo'nun boynuzlu davud heykelidir. floransa'daki meşhur davud heykelinin aksine bilinmez pek. bu heykelin boynuzları vardır. ama bu musa'nın peçesinin yanlış çevrilmesinin sonucudur. heykel muazzamdır görünüş ve form itibariyle. ama kafasında iki boynuz görürsünüz. ilginç bir yanılgıdır ünlü heykeltraş için.
    sezgi