• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.33)
Yazar james joyce
sanatçının genç bir adam olarak portresi - james joyce
james joyce’un yarı otobiyografik bu romanı, genç stephen dedalus’un bir sanatçı olabilme arzusuyla, hayal gücünü boğan ve yaratıcılığını sindiren kiliseye, okula ve topluma başkaldırışını anlatıyor.

joyce’un irlanda’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarından esinlenerek kaleme aldığı bu anlatı, sanatçının bağımsızlığını ilan etmesi için ailevi, kültürel ve milli değerlerini sorgulamasını ele alıyor. 19. yüzyıl sonunda dublin’de dünyaya gelen stephen dedalus’un bilinci, irlanda’nın tarihî ve siyasi hareketleriyle, katolik kilisesi’nin kültürü ve değerleriyle yoğrulmuştur. roman boyunca entelektüel, cinsel ve manevi gelişimini adım adım izlediğimiz stephen, aldığı dinî eğitim ve ilkgençlik yılları boyunca kendisini öğretmenlerinden, ailesinden ve çevresinden ayrı tutanın ne olduğunu fark edeceği bir uyanış anına doğru ilerlemektedir.

sanatçı’nın bir genç adam olarak portresi, dublinliler’in sosyal gerçekçiliğini ulysses’in sembolizmine bağlayan bir halka niteliği taşıyor.

www.iletisim.com.tr
  1. james joyce'un en onemli yapitlarindan biri.

    otobiyografik ozellikler de tasiyan roman tekniginin saglamligi ile dikkat ceker. her ne kadar klasik kaliplara yakin dursa da joyce'un teknik denemelere giristigi ilk yapitidir.
    ayrica bas kahramani stephen dedalus 'un okul mudurunun kapisini dirsegiyle calmasi da kitabin unutulmaz sahnelerinden biridir. zira bu irlanda'da artik geleneksellesmis bir olaydir. mudurun kapisini dirsekle calmak eylemi joyce'un okudugu okulda hala gerceklestirilen bir eylemdir.

    dünya edebiyatının da modern klasikleri arasında yer alan kitap, ulyssese ilk adım niteliği taşır.
  2. dünyada tek gerçeğin sanat olduğunu vurguladığını düşündüğüm, joyce'un ''yazdım ama bakın neden'' dediği kitap. bir insanın her şeyi deneyip en son sanata tutunmasını anlatır. gerçekten güzeldir.
  3. dubliners`'deki yalın ifadelere yakınlığı bir kenara bilinç akışı eserlerin rahatlıkla okunabildiği belki de bir kaç romandan biridir. hem o kadar yoğun değil hem de pek çok defa bilince geçmeden önce okurun 'düşündü' diye uyarıldığına rastlayabiliyoruz. yine de `a portrait of the artist as a young man`,james joyce diyince ulysses'i anmamak olamayacağından okunması zor bir roman oluyor.

    en güzel yanı benim için ulysses'in, içinde büyük gizem barındıran karakteri stephan dedalus'u tekrar ve bu defa daha yakından inceleyebilme keyfiydi. dini ve politik bir hengamenin irlandalılığında henüz etrafını anlamlandırmaya çalışan bir çocuk dedalus. kitabın genel havasını pek de kapsamayan bir anne motifi ilk dikkati çeken şey oluyor. annesinin kendisinin öpüp öpmediğini soran suale vardığı evet-hayırlı iki cevabın da arkadaşlarını güldürmesini anlamlandıramayan çocuk dedalus, gençlik yıllarında yine anne motifi üzerinden bir konuşmayı sürdürürken freudcu soluk tanımlamanın hüznünü arşınlıyor.

    cizvitlerin sıkı disiplini altında aldığı eğitim, masa başlarında ailesinin büyüklerinin politika üzerine tartışmalarına kulak veren bu çocuğun muhtemelen -joyce'un- ilk fark ettiği şey din ve politikanın iç içe geçip kendilerini sulandırması oluyor. fakat bu karşılıklı beslemede dedalus'un kendisini nereye konumlandıracağını okur olarak merak ediyorsunuz -ulysses'i okuyanlar dedalus'u ve dolayısıyla buck mulliganlı bölümleri hatırlayacaklardır-
    ve başından geçen ilk cinsel deneyimin ardından ruhu ateşler içinde yanar. ne yapacağını bilemez, çünkü yaşadığı sancının sebebi aşk belası değildir. günah çıkarmaya kendini ikna edişinin ardından bir süreliğine sıkı bir dindar olacaktır.

    işte dedalus'un içinde bulantıya neden olan şeyi kavraması böylece gerçekleşir. artık kavrayışının dışında çıkmış olan yerleşik politik ve dini geleneklerin sıkı biçimde kabul ettirildiğinin farkına varır. dedalus'un dini düstur konusunda yaşadığı gelgitler ve kendisine gelen rahiplik teklifi sonrası yaşadığı `epiphany`en yakınlarına kardeş demekten alıkoyacaktır.

    joyce'un özellikle din üzerinden gerçekleştirdiği yoğun anlatılar dedalus'un arayışlarının sadece bir kaç ayakizidir. milliyetçilik, aşk ve sanat bu takibin diğer önemli kavramları olacaktır.

    üniversitedeki arkadaşlarıyla yaşadığı tartışmalar o yaşların en dokunaklı uğraşlarıdır belki. çevresinde şair olarak anılan bu genç adamın hayranlık ve kıskançlıkla kendine çevrilen yüzlere aldırmazlığı ile noktalanırken irlanda milliyetçiliği üzerine sorgular durur kendisini;

    "konuştuğumuz dil benden önce ona ait ev, isa , bira, efendi, sözcükleri onun dudaklarına bende olduğundan ne kadar farklı! ben bu kelimeleri ruhumda herhangi bir huzursuzluk duymadan yazıp söyleyemiyorum. onun dili, hem o kadar tanıdık hem de o kadar yabancı, benim için hep sonradan edinilmiş bir dil olacak. onun sözcüklerini, ben yapmadım ama kabul etmedim. sesim onları hep yadırgayacak. onun dilinin gölgesi ruhumu kemiriyor."

    bir başkasında `stephan`'ın da özgür dil özgür ulus muhabbetine yakınlaştırmaya çalışan bir arkadaşıyla tartışır;

    "beni ortaya çıkaran bu ırk ve bu ülke ve bu hayattır, dedi. kendimi olduğum gibi dile getireceğim."
    "bizden biri olmaya çalış, diye tekrarladı davin. senin de yüreğin irlandalı ama fazla gururlusun."
    "atalarım irlanda dilini terk edip başka bir dil edindiler, dedi stephan. bir avuç yabancının onları boyunduruk altına almasına izin verdiler. onların borçlarını ben kendi hayatım ve kendi kişiliğimle öder miyim sanıyorsun?"

    ve konuşmanın devamında dedalus, ulusçuluk,dil ve dinin ağlarından kaçmaya çalışacağını ifade eder. irlanda reflekslerini az çok takip eden biri olarak o zamanki tartışmaların gölgesini takip ederek bizim üstümüze su sıçratmayayım, yine de dedalus'un çizdiği çizginin bir sanatçı tavrı olarak bizzat - joyce'un- tavrı olduğunu idrak etmek oldukça rahatlatıcı oluyor. çünkü ideolojinin ne çeşit bir aptallık olduğunun farkına varmak - suya sabuna dokunmamak- anlamına gelmiyor.

    ayrıca kitapta en sevdiğim kısım ise, varlıklı bir çocukluğun ardından zaman geçtikçe yoksullaşan dedalus ailesinin taşınıp durma seansları sürüp giderken, bir akşam eve gelen stephan kardeşlerine sorar; "niye taşındıklarını sormamın bir sakıncası var mı," diye, aldığı yanıtın ardından en küçük kardeşi 'oft in the stilly night' şarkısını söyler.

    kendisi de onlara katılmadan önce ailesinin yoksulluğuna maruz kalan bu çocukların seslerindeki yorgunluk tınılarını dinler.

    sonuçta hayat müşterektir ve her ne hikmetse hayata karşı herkes aynı zamanda sorumluluk sahibidir.
  4. ' james joyce, sanatçının bir genç adam olarak portresi’nde,[7] bir sanatçıya yaşama olanağı tanımayan dublin’i anlatırken yazarın (bir anlamda kendisinin) buradan ayrılma gerekçesini temellendirir. koyu bir baskı rejimi uygulanan irlanda papaz boyunduruğunda talihsiz bir ülkedir. şair kahraman, her yanda bu baskıyı hisseder ve sonunda sürgünlüğü seçer: “irlanda nedir, biliyor musun? diye sordu stephan soğuk bir sertlikle, irlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur.” (s. 191) her yerde özgür düşünceye baskı vardır: “balkonun kenarında tek başınaydı, bezgin gözlerle localarda oturan dublin kültürüne, cafcaflı sahne giyimlerine ve fazla süslü sahne lambalarıyla çevrelenmiş insan kuklalarına bakıyordu. arkasında oturan iriyarı polis memuru hemen rol yapmaya başlayacak gibiydi. oraya buraya dağılmış öğrenci arkadaşlarının yuhlamaları, ıslıkları, alaycı bağırtıları salonda kaba esintilerle dolaşıyordu. ‘irlanda’ya iftira’, ‘alman malı bu oyun!’, ‘dine küfür!’, hiçbir zaman imanımızı satmadık!’ hiçbir irlanda kadını böyle şey yapmadı!” sonunda kararını verir: “ister evim, ister yurdum, ister kilisem olsun, inanmadığım şeye hizmet etmeyeceğim; ve kendimi olabildiği kadar özgürce ve olabildiği kadar bütünlükle dile getireceğim bir hayat ya da sanat tarzı bulmaya çalışacağım, kendimi savunmak için de kullanmasını bildiğim silâhları kullanacağım, sessizlik, sürgün ve kurnazlık.” (s. 233) sürgünlük artık seçeneksiz bir tercihtir: “hoş geldin, ey hayat! milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında ırkımın yaratılmamış vicdanını dövmek için.” (s. 239)