• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.67)
şiddet üzerine - hannah arendt
şiddet üzerine, hannah arendt'in hacimce en küçük ama en çarpıcı ve tartışma yaratıcı kitaplarından biri. arendt bu eserinde, şiddeti, sözle yanyana gelemeyecek, sözün/konuşmanın karşısına çıktığında onu çaresiz bırakacak bir olgu olarak mesele ediyor: bu özelliğiyle şiddet, politika dışıdır, politikayı dışlayıcıdır. beri yandan, 20. yüzyılda şiddet en ağırlıklı politik olgu olma eğilimi içindedir, ona göre. tarihin en eski fenomenlerinden biri olan savaşın ve modern çağın bir ürünü olan devrimin güncelliği, şiddeti her zamankinden daha 'şiddetle' hissedilir kılıyor. arendt, işte bu paradoksu tartışıyor kitabında. arendt'in temel vargısı şu: "şiddetle değişen bir dünya, ancak daha çok şiddetin varolduğu bir dünya olur." "terör", "terörizm", "şiddet" kavramlarının büyük bir yaygınlıkla ve dehşetengiz tehditkârlıkla kullanıldığı günümüzde, arendt'in bu geniş ufuklu eserinin özel bir değeri var.
  1. hannah arendt'in 1970 senesinde yayınlanan bu kitap, aslında nazi almanyası'ndan soğuk savaşa değin teorik ve pratik olarak şiddet fikriyle kuşatılmış bir dünyaya karşı çıkıştır. toplama kamplarından atom bombasına, kolonilerin bağımsızlığından soğuk savaşa; makyavel'den hobbes'a, marx'tan fanon'a yunan kültürünün paradigmalarıyla bir karşı çıkıştır bu. politika, şiddetin olduğu yerde ortaya çıkamaz, kendini gösteremez. arendt'in bu iddiasındaki temel dayanağı antik yunan'daki isonomia'dır (yasalar önünde eşitlik). çünkü isonomia kati bir suretle özgürlüğü ve eşitliği birbirine bağlayan bir kavramdır. yani polis'in vatandaşları için eşitlik ve özgürlüğün sınırları da böyle çizilmiş olur. nitekim arendt için özgürlüğün tek mümkün olduğu yer politikadır.

    politika aslında özünde savaşa dair olan fakat polis içinde ehlileştirilmiş bir kavram olan mücadele'den kaynağını alır. yani burada sporun da şiddet içermeyen bir mücadele olduğu düşünülürse polis'in şiddeti dışlayıcı yapısı görünür hale gelir. oysa savaş hiyerarşik bir yapı içerir ve ne özgürlük ne eşitliği içinde barındırır.

    bu ayrım arendt'in düşüncesinin temel taşını oluşturur, zira modernite -ve dolayısıyla ulus-devlet ve liberalizm- eleştirisini de bu noktadan hareketle inşa eder. modern devletin ve bunun teorisyenlerinin getirdiği egemenlik anlayışı, güç ilişkileri üzerine kurulu bir tahakküm arayışının ürünüdür. dolayısıyla şiddet devletin ayrılmaz bir aracı haline dönüşür. bir manada weber'in ifadesiyle meşru fiziksel şiddet tekeli olan bir devletle karşı karşıyayızdır artık. ancak arendt'in umutsuz bir siyaset kuramcısı olmadığı düşünülürse devletin bu şiddet tekelini kullanmak için değil, kullanmamak için elinde bulundurması gerektiği önermesi ileri sürülebilir.

    güncel bir meseleyle -kürt hareketi örneğiyle- bitirecek olursak hdp'nin teorik manada bir seçim yapamaması şu anki sürüncemesini ortaya çıkarmaktadır. fanoncu pkk'nin şiddet aracılığıyla bir siyaset ortaya koymaya çalışması, hdp'nin hareket alanını kısıtlamaktadır. gerçek manada siyasi alanda hareket etmek isteyen bir hdp varsa ortada, arendtçi çizgiye gelmesi gerekmektedir. aynı şekilde akp'nin de devlet partisi haline gelmesi şiddet araçlarıyla bütünleşmesinden kaynaklanmaktadır ve ''ya bendensin ya teröristlerden'' anlayışının ortaya çıktığı bir ortamda politika inşası için değil, savaş yaratmak için hareket etmektedir.