1. bence ailedir. çevremde bakıyorum eğer anne babalar kitap ile haşır neşirse o evde büyüyen çocuk da kitaba yabancı kalamıyor.
    ha bir de evde okunmaz o çocuğun küçük yaşta örnek aldığı bir yakını, öğretmeni falan sayesinde kitapla tanışır. o da olur.
    kısacası okumak bulaşıcı olan güzel bir hastalıktır(!). inşallah bu virüs ülkemizde daha hızlı yayılır.
  2. "felsefe yapma" "çok düşünme kafayı yersin" "entel dantel işlerle uğraşma" gibi sayısız örnekle çoğaltılabilecek düşünce yapısının toplumun geneline hakim olmasından kaynaklı durumdur.

    kitap okumanın eziklik olarak görüldüğü nadir toplumlardan biriyiz vesselam.
  3. iş hayatına geçince bırakılacak eğer yeterli derecede okunmadıysa büyük eksiklikleri hissedilecektir ve tekrar iş dönüşü veya uykudan gözler aşağıya sünerken "okosom mo?" diye akla gelecek ama ya yüzüne bakılmıcak ya da iki sayfayı bile özensizce okuyup bir kenara hışırt sesi eşliğinde fırlatılacaktır siz siz olun bu adam olmayın.biliyorum biz de haklıyız insanlara kitaptan öğrendiğimiz veya kültürle alakali herhangi bir şey anlattığımız zaman ya umrunda değildir ya da seni dinler dinler ama kendi paylaşabileceği,katabileceği bir şey olmayınca konu değişir veya cevap dahi vermez.
  4. bunun kendimce birkaç sebebi var ;
    1- kitaplar çok pahalı :
    düzenli alışkanlık olarak beklediğimiz kitap okuma eylemi neredeyse bir lüks. üniversite öğrencisi olarak elimin altında okul kütüphanesı olmasa benim için zor olurdu. buna karşın asgari maaşla geçinen ülkenin çoğunluğundan böyle bir beklenti çok büyük. korsan kitabı sevenler konfederasyonu daimi üyesiyim bu yüzden.

    2- aile ve okulda bu istek aşılanmıyor;
    ebeveyn çocuğu gözünde onun hayatındaki ilk rol model. lakin 30-50 yaş arası ( çocuğunun ilk 15-20 yaşı ) kitlede önce bunu yakalamadıkça bu rol modellikte gidiyor. okul zaten malum. bir saat kitap okuma saatinin okuma sevgisi yaratacağını sanıyorlar.

    3- yetersiz doping ;
    yani şunu demek istiyorum. bir alışkanlığı elde etmek için ya doğuştan sevmek yada o alışkanlığa dışardan dopingle uyum sağlamak, istek uyandırmak gerek. günümüzün doping araçları ; televizyon, internet , sosyal çalışmalar vb. bu araçların kullanılmasi gerek. bir çocuk programında dahi kitap okumaya dair atıf yok. internette çocuklara bu alışkanlığı katacak kaynak yok. lakin bu kaynaklar bir çocuk için aslen çok uygun olmasa da kabul etmeliki en etkilileri oldu artık. sigara kamu spotu kadar çocuklar için hazırlanmış bir kitap okuma konulu kamu spotu yok
  5. kısa ve net,

    eğitim kalitesi diye birşeyin ülkemize uğramaması.
  6. ayşegül piknikte gibi sıkıcı kitaplarla çocuklara okumayı öğretip devamında da takviyeyi kemalettin tuğcu ile yaptığımız için olabilir. bi de beynimizin yapısında da sorun var. yani bu ülkenin yarısı her gün yalan olduğunu bildiği evlilik programlarını, survivor ı falan izleyip eğleniyor. eğlenmeyi, kültürün kıymetini falan bilmiyoruz. bizde önemli olan imaj. zihnimizin dolu olması kimsenin dikkatini çekmez. üniversite bitirip, üniversiteli olsanız yeter. vasıflılığınız kimseyi ilgilendirmez. torpili de çaktık mı bir yerlerdesinizdir. hatta emek verip okumuş, kendini geliştirmiş adam da enayi yerine konulur. bak bu da okumamak için sebep.
  7. türkiyede okuma oranları sanıldığı gibi değildir. sanıldığından daha düşüktür.

    bunun da eğitimle, ayşegülle filan bir ilgi alakası yoktur. ayşegül de gayet güzeldir bu arada, hey gidi çocukluğumun aşkı..

    bana sorulacak olsaydı, türkiyede kitap okunma oranlarının düşük olmasının sebebi olarak, kitaba bakış açımızı gösterirdim. küçük bi' çocuğun önünde okuması için genelde üç dal oluyor:
    dini kitaplar.
    klasikler.
    çizgi/bilimkurgu/fantastik romanlar. (vampirli kitapları filan da istemeden bu listeye dahil edeceğim.)

    şimdi bu ilk 2 dal hakikaten sıkıcı. yani bir çocuk için sıkıcı. çocukken oblomov'u okumaya çalıştığım zamanları hatırlıyorum. ben ki o günlerde vaktimin %90'ını okumaya ayırırdım, sınavlarda kitap okurdum (çünkü yapacak başka bir şeyim de yoktu..) oblomov'u okumaya çalıştıktan sonra kitaplardan soğudum.. sonra suç ve cezayı denedim. yok olmuyordu.
    tabii yaş azıcık daha ilerleyince, oblomov karakterinin neyi temsil ettiğini, raskolnikov'un eylemleri ile neyi protesto ettiğini filan anlamaya başlıyorsunuz, tüm bu -sıkıcı- kitapları okurken. o zaman ellerinizden düşmüyor tabii de, bir çocuk için klasikler, sıkıcıdır. dahası yok.

    eh, o berbat sıkıcı olan ayşegül, hayatımın yıldızı gülten dayıoğlu vs. olmasaydı ben de okumaktan uzak olan kesimden olacaktım. bunun da biçare sebebi, ilk 2 klasmanı 'sıkıcı' bulmamdı.

    ha 3. klasman mı? onu hiç sormayın. harry potter mesela insanları dinden çıkaran bi' şeytan aleti. çok bilmiş öğretmenlerimizin 'çoğu' gereksiz görür o baş tacı kitapları. gani gani üzülme büyüsü diliyorum hepsine..
  8. 1- kitabın "eğlenceli" bir şey olması gerektiğinin düşünülmesi: ben bunu ta 1. sınıfta fark etmiştim. vallahi etmiştim. kitaplardaki karakterler hep gülüyordu. kendi kendime düşünüyordum acaba karakterlerin mutsuz olduğu kitaplar da var mı diye.

    sorun şu ki; bizim 1-8. sınıf arasındaki tüm öğrencilerimiz kitabı bir eğlence aracı olarak görüyor. kitap dediğin okurken tv dizisi gibi sarmalı ve eğlendirmeli gibi bir algı yaratılmış. bu olay bazı beceriksiz türkçe öğretmenlerimizle harmanlanınca 1. vitesten 5. vitese geçen otomobil etkisi yaratıyor. adam 8. sınıf. okuduğu kitaplar fantastik, ağır olmayan, varsa bile çok çok az melankoli ve felsefe barındıran kitaplar. eyy sen o çocuklara dan diye suç ve ceza okuyun gelin diyen öğretmen, derdin nedir? "klasikler sıkıcıdır" önyargısını oluşturan şey bu işte. aslında elinde bir şaheser var, anlayacak donanım yok. zevk alamıyor dolayısıyla. sonra da soğuyor.

    2- kitapların nitelik değil nicelikle değerlendirilmesi: yine okullardan örnek vereceğim. hatırlıyor musunuz o "bu ay kaç kitap okudun?" sorusunu? o soru bunun kaynağıdır. nietzsche'den okunan 100 sayfanın vampirli kitaplardan okunan 100 sayfaya denk olduğunu düşünen bir güruh yaratmıştır bu soru. öğretmene ikisi de "bir" diyor, e iyi o zaman. zaten öğrenci mantığı. ödev varsa yapılabilecek en kötü biçimde yapılır. şu sayfa başına 3 cümle yazan kitaplardan al oku, hımppffs bugün de 200 sayfa kitap okudum diye gez sonra. kitap okumayı sayfa ile ölçmek ne?

    bunun bir diğer versiyonu da klasikleri alıp okumayan tiplerdir. diğerinden daha iyi gibi durur ama değildir. hanım kızımız (bkz: dönüşüm - franz kafka) kitabını almıştır, okumuştur (bir günde). yaa "çok güzel çok derin" diye ölmektedir. sorsan ne anlatmak istiyor diye, bilmez. instagram profiline bakarsın, 20 fotoğrafın ana unsurudur ama o kitap. soran olursa okudum de işte anlamaya ne gerek var... değil mi... bu da şekilciliğin bir başka boyutu.

    bir başkası da şato için çok sıkıcı beni sıktı, beğenmedim demişti. yapma ya? kafka dansöz mü lan? adamın derdi seni eğlendirmekti sanki yazarken. adama bak. şato gibi bir kitap eğlenmek/zaman geçirmek için okunur mu? harry potter mı bu?

    sen okuma diyeceğim de, okuyun be.
  9. her önüne gelenin cilt cilt kitap bastırdığı, hiçbir edebi ve metin değeri taşımayan günümüzde sadece maddi anlamda bir yükümlülük haline gelen kitap yazmak ve kitap okumak, sadece kişinin bilgi almasına değil, maddi kazanç sağlamasına sebebiyet vermiştir. bu nedenle, yazılan kitaplar, bilgi vermek, sanatsal değer taşımak yerine, kar amacından öteye gidememişlerdir.
    ayrıca orijinal kitaplar da çok pahalı.
  10. ekonomik demeyin kalbinizi kırarım. kütüphaneler sadece ders çalışma yeri olmuş. ancak sana bir bok katmayacak popüler kitap serilerini ekonomik nedenlerle okumakta zorlanabilirsin. bir de artık okuması gereken şeyleri okuyup daha özel alanlara yönelmiş adamın kaynağa ulaşamama sorunu ekonomik olabilir. onun dışında bir suç ve ceza' yı, bir anna karanina' yı okuyamama nedeni ekonomik olamaz.