• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.95)
Yazar albert camus
yabancı - albert camus
konusu çok basittir. öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir arap’ı öldüren orta sınıftan bir fransız, mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. diğer kişilerin adı anılsa da, roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz (burada kafka etkisinden söz edilebilir). camus’nün yabancısının yabancılaşmasını kendi ağzından şöyle aktarabiliriz; ‘yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) iyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.’ kitapta, meursault'un topluma, kendine, ölümü bile kabul edebilecek kadar hayata , kısacası tüm varoluşa yabancılaşması yalın bir dille anlatılır.
  1. yabancılaşma mevzusunu en iyi anlatan kitap hangisidir sorusunun cevabı olan eser. zaten adı da yabancı boşuna değil.

    hayatta her şey boşsa, her şey de olağandır, en olmadık işler bile sıradan kabul edilebilir ölüm de bunlardan biridir.
    abi
  2. kutsal kitap.
    nesli
  3. felsefeyle ilgilenenlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. ayrıca herkesin okuyabileceği bir kitap değil. düşünsel donanımın yeterli olması gerekiyor. zira "ben bu kitaptan bir şey anlamadım" şeklinde komik yorumlar da bulunulabiliyor.
  4. eski baskıları daha güzel olan bir başucu eseri.
  5. anam ölmüş bugün.

    böyle başlar yabancı, kısa sürede, sizde olayların gelişmesine ısınmadan, yabancı kalıp bitirirsiniz. bu açıdan favorimdir.

    !---- spoiler ----!

    mersault, topluma yabancılaşmanın acısını o kadar iyi çeker ki kitapta, sizde asıl durumun mersault'un bulunduğu davadan ibaret olduğunu kolayca anlarsınız. zaten camus'nün hayata bakışının da bir parçası yakalanabilir. hayatın anlamını sorgulamaya kalkacak olursak sonsuz cevaplar içinden bir tane bile seçemeyiz, çünkü yoktur. dayatılma yaşanan hayatlarda birey kendini durumun getirilerine adapte etmeye çalışır, tüm toplum dişlisinin bir parçası olur. eğer bu dişlilerden biri olmayı inkar ederseniz, tüm bu mekanizma anlamsızlaşır. mersault'un ya da camus'nün o evrende hayata dair geliştirdiği perspektif bundan ibarettir.

    peki ya anlamsızlaşmanın sonuçları? burası da kitabın son 20 sayfasında açıklanmaya başlar. her birey üretildiği ve geliştirildiği toplumun değerleri ile büyür, bu değerlerden bağımsızlaşmaya çalışmak toplumun kendisini sorgulamasına neden olur. camus'nün asıl eleştirisi de buradadır; soru sormayı unutuyoruz. bu evrende bir varlığa sahip olmanın ve bir birey olmanın tek yolu düşünmekten ve sorgulamaktan geçer.

    !---- spoiler ----!
  6. en vurucu kısmı mersault'un odasına gelen papazı tepiklediği kısımdı. kitabı okumayanlar için bir anlam ifade etmetebilir ama okuyanlar hatırlayacaktır.

    !---- spoiler ----!

    o zaman, bilmiyorum niçin, içimde bir şeyler deşiliverdi. avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım, hakaret ettim, duasını istemediğimi, yok olmaktansa yanmanın daha iyi olduğunu söyledim. cüppesinin yakasına yapışmıştım, içimin, sevinç ve öfkeyle karışık bütün taşkınlıklarını üzerine boşaltıyordum. ne kadar da dediklerinden güvenli görünüyordu değil mi? oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. şunu yapmış, bunu yapmamıştım. filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. peki, sonra? sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. o da biliyordu. geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? başkasının tanrısından bana neydi? başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana "kardeşim," diyen bir sürü ayrıcalıklıyı seçecekti! anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi. kendisi de yargıyı yiyecekti. adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye idam edilseydi ne önemi olurdu bunun. bence salamano'nun köpeği de karısı kadar değerliydi. o ufak tefek otomat kadın da, masson'un evlendiği parisli kadın kadar, ya da benimle evlenmek isteyen marie kadar suçluydu. raymond, celeste kadar dostum olmuş, celeste, raymond'dan daha değerliymiş, değilmiş ne önemi vardı? marie, bugün dudaklarını bir başka meursault'ya verdiyse, bundan ne çıkardı? anlıyor muydu ki, bu hükümlü... geleceğimin ta derinlerinden... bütün bunları bağıra bağıra söylerken neredeyse tıkanıyordum. ama, papazı elimden kurtarmışlardı çoktan. gardiyanlar bana gözdağı veriyorlardı. ama, o, gardiyanları yatıştırdı ve bir an sessiz sessiz yüzüme baktı. gözleri dolu doluydu. sırtını döndü, çıkıp gitti.

    !---- spoiler ----!
    zgrkk
  7. toplumun dayattığı her kavramı reddeden bir karakterin öyküsü. din, siyaset, ekonomi ile karmaşık ahlaki sistemler oluşturmak insanın ölümlülüğünü ve hayatın beyhudeliğini unutturmaktan başka bir işe yaramaz. bu da gerçekten kopuştur. bu sebeple eğer yabancılaşan birileri varsa onlar da günlük hayatın rutinleri arasında kaybolmuş bizlerizdir.
  8. üstüne kaç kitap daha okuduğumda bile sık sık aklıma düşmüş olan, okurken ve sonrasında beni hayata karşı yabancılaştıran kitap. vermek istediği mesajı bu kadar iyi yansıtabilen bir kitap, şüphesiz ki bir şaheserdir. içimi en çok acıtan ayrıntı ise:

    annesinin ölümü üzerine patronundan izin almaya gittiğinde patronuyla geçen konuşmada patronun "annen mi öldü" demesi üzerine, "benim kabahatim değil" demesidir. bu küçük ayrıntı bana 'yabancı'laşmasının sebebinin belki de temelde suçluluk duygusuna dayandığını düşündürmüştür.
  9. aklıma her düştüğünde şu ikilemde kalırım: " saçmalıklar silsilesi hayatlarımıza; anlamlar yüklemek ve onu biçimlendirmek için sarf ettiğimiz çabalarımız, en az varoluşumuz kadar saçma ancak bu biricik hayatımızı; doya doya, her anımızı dolu dolu ve keyif alarak yaşamak da kaçınılmaz gibi görünüyor."
    kısacası derinlere gark eder.
  10. albert camus'nün yazdığı ve 1942 yılında yayınladığı kült kısa romanıdır. kitabı okurken camus'nün bolca varoluşçu biraz nihilist ve çokça da absürt felsefenin etkisinde olan hatta felsefe tarihinde de bu alanlara adını yazdıran bir düşünür olduğunu unutmamak gerekiyor.

    1. kitabın ismi: kitabın türkçe karşılığı yabancı olmakla birlikte bu kapsamda birden çok yorum yapılabilmektedir. "dışsal olan" "dışsallık" "içselleştirilemeyen" kelimeleri aslında kitabın içeriğini özetlerken bize yardımcı olacaktır. dolayısıyla sadece kitabın adı ve içeriğiyle yaşadığı uyum bile gerçekten bir düşünce başarısıdır benim için.

    2. karakterler: ana karakterimiz mersault adında orta sınıf bir fransız vatandaşıdır. düz ve basit, bıkmış ve uzaklaşmış ve bir o kadar da sıradan bir karakterdir. hiç kimse kendini tam olarak bulamaz ama karakterin davranış ve başkalaşımında kendini bir şekilde bulur. bu his ise camus'nün "okuyucuyla oynama" yeteneğindendir.

    3. kitaba hakim olan düşünceler: sıradanlık, düzlük, saçmalık, varoluşçuluk.... aslında liberalizme kayan dünya sisteminde bireyin kendi içinde kendinden uzaklaşmasını ve görünen ve görünmeyen yanlarının birbiriyle eşitlenmesini içeriyor.

    4. teknik: her ne kadar camus kendine has tarzı olan özünde "absürt" bir düşünür olsa da bu kitabı basit, olabildiğince düz ve bolca kafka etkilerine sahip bir romandır.

    sonuç olarak camus insanın kendinden uzaklaşmasını ve sanki kendi içinde kendine uzaktan bakan biriymiş hissini anlatıyor kitabında. ölüm, yaşam, nefes almak, sevmek ya da özlemek tüm kavramlardan uzaklaşmayı ve onları içselleştirememeyi anlamlandıramamayı anlatıyor. camus'nün en iyi yapıtı olduğu iddialarına katılmıyorum. camus'nun romanları ve denemeleri incelenirse görülecektir bu kitap sadece bir "camus'ye giriş kitabı". bu sebeple, kitabın overrated olduğunu ve daha çok popülerleşmesinin etkisiyle bu kadar kişiye ulaştığını düşünüyorum.