• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.10)
youth - paolo sorrentino
emekli olmuş bir orkestra şefi, kızıyla ve film yönetmeni olan en yakın arkadaşı ile birlikte alplerde bir otelde tatil yaparken, kraliçe 2. elizabeth'ten, prens philips'in doğum günü şerefine performans göstermesi için bir davet alır.(imdb)
  1. paolo sorrrentino görselliği ve replikleri doyumsuz dolu dolu bir filme imza atmış. la grande belleza ile nasıl bir yönetmen olduğu sinyallerini az çok vermişti zaten. bir sonraki projesini iple çekmiş biri olarak nasıl oldu da izlemeyi bu kadar ertelediğimi bilmiyorum. sonuç: mükemmel. tam da filmin çekildiği mekanlar gibi huzurlu, sakin fakat alttan altta yaşlılığın getirdiği büyük bir farkındalık ve kocaman bir buhranı simgelediğini düşünüyorum. yıllar sonra bile ara ara açıp izlenesi, kusursuz bir filme imza atılmış resmen. filmin tarzı, işlenişi her sinema seyircisine hitap etmeyebilir, zira ev arkadaşım daha 20.dk'sında odasına çekilmiş beni bu mükemmel filmle başbaşa bırakmıştı. la grande belleza'yı seven buna da bayılır gibi düz bir yorum dahi yapılabilir.

    aslında başlığını açtığım bir filme kısa bir yorum girmek istemezdim ama bu film ile ilgili söyleyebileceğim net cümle, filmin temasıyla da ilintili olarak*:

    "şu kısacık ömrümüzde umarım daha çok paolo sorrentino filmi izleyebiliriz"

    imdb
  2. izledikten sonra insanı "acaba sorrentino'nun aklında kimselere söylemediği bir üçleme var da haberimiz mi yok?" gibi düşüncelere sevk eden çok hoş bir film olmuş bu. fatih akın'ın gegen die wand'ı ile auf der anderen seite'si sözde üçlemenin iki parçasıyken, bağlantıları ara ki bulasın. halbuki youth, la grande bellezza'nın sanki devamı niteliğinde.

    !---- spoiler ----!

    jep gambardella, aşkı, bu vesileyle anlamı (veya tam tersi) arıyorken, fred ballinger (michael caine) o yoldan geçmiş, geçebildiği için şanslı mı, lanetli mi bu izleyiciye kalmış. ballinger'a eşlik eden "sadece güzel şeylerden bahsederek arkadaşlıklarını güzel kıldıkları" dostu mick (harvey keitel), babasıyla sorunları olduğu kadar babasının gölgesinde kalan kızı (rachel weisz) ve ballinger'ın pek beceremediği bir işi, baba figürlüğünü kendisine yakıştıran arayış içindeki genç aktör (paul dano).

    bunların yanında daha irili ufaklı birçok karakter ve onların hikayeleri. çok katmanlı bir durum hikayesi olduğu için herkesin edineceği fikir, etkileneceği sahne farklı olacaktır.

    benimse iki sahne, iki diyalog aklıma kazındı.

    ilki, mick ile lena ballinger'ın, fred ile lgili konuştukları sahne. lena, babasının onu ve annesini esasen pek de sevmediğini, sevdiyse de bunu gösteremediğini ima etmekte ve kendi ailelerimizden alışık olduğumuz üzere, babasının, çocuğunun başını yalnızca o uyurken okşadığından yakınmaktadır.

    lena: geçen gece benim uyuduğumu zannederek başımı okşadı. halbuki ben uyumuyordum, uyuyor numarası yapıyordum.

    mick: ebeveynler çocuklarının ne zaman uyuyor numarası yaptıklarını bilirler.

    ikincisi ise filmin sonunda tüm ilgisizliğine karşın neden fred'in hayatta kalıp, mick'in intiharı seçtiğine ışık tutuyor. mick ile fred yine güzel dostluklarına güzellik kattıkları bir esnada fred, mick'e "senle aramızdaki en büyük fark ne biliyor musun?" diye sorar ve kendi sorusunu cevaplar: "en nihayetinde, ben hiçbir dönem hayata karşı senin kadar arzulu olmadım."

    !---- spoiler ----!

    ileride umarım ki sorrentino kendisini daha da geliştirip, iyice kendi stilini belirlediği zaman belki de onun bu dönemi "fellini dönemi" olarak anılacak ve biz bu dönemi sanki picasso'nun mavi dönemine denk gelmiş şanslı insanlarmışızcasına nedensiz bir gururla anacağız gibi geliyor.
    pinot
  3. filmi o kadar çok beğendim ki top 10 listeme alabilirim ya da alamam. o liste çok kalabalık * anneme anlattığım nadir filmlerdendir ama. bu benim için film çok iyi demek.

    yaşamın her evresinde dünyaya bakış açımız farklı olacaktır. film bu farklı bakış açılarının neredeyse hepsini o kadar güzel anlatıyor ki 27 yaşında filmden algıladıklarım ile 30 yaşında algılayacaklarımın aynı olmayacağını düşünüyorum. işte filmin düşünce olarak altyapısı o kadar zengin ki birkaç yıl arayla izlesem her seferinde farklı bir tat bırakacağına eminim. aile ilişkileri, insanların boş hevesleri, hayatın anlamı vs her şeye temas eden bir film düşünün. spoiler olmasın diye daha fazla övmek istemiyorum ama bıraksak sabaha kadar bu film hakkında konuşulur bence. yani filmin insanda uyandırdığı duygular hakkında. neyse efendim izlemeyi düşünüyorsanız fazla vakit kaybetmeyin.

    not: bunu haziranda bu başlığa kaydetmişim. demek ki tekrar izleyip farklı duyguları tatma vaktim gelmiş. o zaman yolla gitsin bakalım.
  4. michael caine'i bir daha izler miyim diye üzüle üzüle izlediğim film. son filmi olursa da şahane bir kapanış yapmış olacak.
    sezgi
  5. affınıza sığınıyorum, bu film için yazacak yeterince iyi olan tek kelimem bile yok.

    naçizane tavsiyem filmin sizi sarhoş etmesine izin verin. her sahneyi son damlasına kadar tüketin. ağızlarından çıkanların hiçbiri sadece harf yumakları değiller. yüzlerindeki ifadeler sadece mimiklerden ibaret değiller. söylenecek her şey filmde olabilecek en klas ve çarpıcı şekilde söylenmiş. bana sadece önermek düşer.

    ve elbette mick in yolculuğunun son cümleleri:
    emotions are all we got.
  6. bir yıl evvel izledim. güzel, yer yer eğlenceli, yer yer düşündürücü bir film. filmin özgün, iyi bir mizah anlayışı var bana göre.*

    küçük çocuğun film boyunca kemanıyla çalmaya çalıştığı parçanın sumi jo'nun o eşsiz yorumuyla seslendirdiği kaydını bırakayım*:

    simple song #3