• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
boyhood - richard linklater
boyhood 2014 yapımı bir filmdir. yönetmen richard linklater'ın 12 seneye yaydığı bu film bir gencin çocukluğundan üniversiteye kadar geçirdiği dönemi konu alıyor. filmdeki başrol oyuncusu ellar coltrane'in 8 yaşından itibaren oynadığı bu filmde izleyiciler oyuncunun büyümesine şahit olmaktadır.
  1. daha izlemedim ama yonetmenin (bkz: richard linklater) nasil 12 yil dayanip bir filme ugrastigin anlamadigim film.
    kara
  2. 12 yil boyunca ayni kadroyla cekilmis olmasi dolayisiyla ilginc bir cekim teknigine sahip. cocugun gozlerinizin onunde her anina tanik olarak buyumus oldugunu gorebiliyorsunuz. baslarda baya hosuma gitmisti ama sona dogru sikicilasti. senaryo bakimindan cok ilginc oldugunu soyleyemem
  3. hep hiçbir korkunç bir kaza, çok nadir görülen bir hastalık, entrikalı ilişkiler ya da ihanet, cinayet ya da kanlı ölümler gibi sıradışı olayların olmadığı, hepimizin sıradan hayatlarına benzer sıradan karakterinden oluşan, sıradan bir kitap ya da film hayal etmişimdir. neden bunu yapmıyorlar diye düşünüp durmuş, sonra da çok sıkıcı olur herhalde vardır bir bildikleri diye geçiştirmişimdir. ama işte adam * yapmış. hem de nasıl yapmış. aynı karakterleri 21 yıl boyunca belirli zamanlarda toplayıp çekmiş bu eşsiz filmi. o kadar uzun olmasına rağmen hiç sıkılmadım, aksine ilk dakikalardan itibaren filmin içine girebildim ve onlardan biri gibi hissettim kendimi. filmden aklımda kalan güzel an ve cümleler ise:
    !---- spoiler ----!


    mason'un babasının evinde kaldığında uyumadan önce dünyada büyünün olup olmadığını sorduğunda babasının verdiği o müthiş cevap:

    balina gibi bir şeyden daha büyülü bir şeyin olabileceğini sana düşündüren ne? demek istediğim, okyanusların dibinde, o bir araba büyüklüğünde kalbi olan devasa bir balinanın şarkılar söylediğine dair bir öykü anlatsam çok büyülü olduğunu düşünürdün değil mi?"

    ***

    mason'un üniversiteye gideceği için eşyalarını toplarken, annesinin öylece oturup ağlamaya başlaması ve
    gözyaşları içinde mason'a "neyi farkediyorum biliyor musun? hayatım geçipgidiyor. bunun gibi. bu dönüm noktaları silsilesi. evlenme, çocuk sahibi olma, boşanma, disleksi olduğunu düşündüğüm zamanlar, sana bisiklete binmeyi öğretmem, yeniden boşanmam, master yapmam, sonunda hayal ettiğim işi yapmam, samantha'yı üniversiteye göndermem, seni üniversite'ye göndermem. sırada ne var biliyor musun? benim cenazem! sadece, hayatta daha fazlası olacağını düşünmüştüm" demesi.

    ***

    ve filmin sonuna doğru kahramanımız mason'un yeni tanıştığı kızın söylediği o müthiş cümle:

    "insanlar her zaman 'anı yakala' * derler. ama ben anın bizi yakaladığına * inanıyorum"

    !---- spoiler ----!


    ayrıca, 2 saat 46 dakika yetmedi. director's cut versiyonu çıkarsa severek izlerim.
  4. 2014 filmekiminde kaçırdıktan sonra büyük bir istekle izlememe rağmen beklediğime değmeyen, ortalama bir amerikan ailesinin çocuk yetiştirmesi ve aile ilişkilerinin anlatıldığı ve sonunda kendi hayatımı sorgulamama neden olan filmdir benim için.

    !---- spoiler ----!

    öncelikle belirtmek isterim ki, bu mason'un hayatı değildi, yani 12 yıl hayatı anlatılan bu çocuğun yanında annesi, ablası hatta biyolojik babası bile büyüyor, onlarında yaşamları konu ediliyor. yani ben sanmıştım ki biz sadece bu çocuğun 12 yıllık gelişimini göreceğiz. oysa ki her geçen yıl, yeni senaryoların çekiminde sadece bu çocuk çağrılmamış bütün aile hatta ve hatta biyolojik babanın müzisyen arkadaşı jimmy bile çağrılmış. ya bu zaten olması gereken ya da ben tamamen yanlış anlamışım.

    !---- spoiler ----!

    ve bence abla daha baskın bir karakterdi, onun hayatı da işlenebilirmiş. ama denildiği
    gibi sıkıcı bir film değil kesinlikle, ben gece izledim ve o süre boyunca sanırım tek tük kalan dakikaya baktım. benim sadece tam anlamıyla omuzlarımı düşüren bir film olmuş, çünkü adamların 15 lerine bile girerken ki halleriyle bizim kendi hallerimiz arasındaki farka bakıyorum da...üniversite hayatları, baskı olmayışı, kendi ayakları üzerinde durmaya neredeyse ergenlik dönemlerinden başlamaları vs. vs.

    yani anlamıyorum ki, eğer illa evrende var olacaksam neden bu gezegen ? hadi bunu geçtim neden bu ülke ? hadi bunu da geçtim neden bu çağ ? neden erdoğan'ın 13 yıldır at koşturduğu bu süreç ? yahu neden...
  5. insanı cidden derinden etkileyen bir yapıt, hele ki zaman kavramına önem veriyorsanız. zamanın ne kadar çabuk geçtiğini, hayatın aslında ne kadar kısa olduğunu tüm çıplaklığıyla yüzüne vuruyor. oyuncuların yaşlandığını görmek bir kere daha düşündürüyor insanı, gerçekten mutlu olduğum, yaşlandığımda arkama baktığımda müteşekkir olacağım bir hayat yaşıyor muyum diye
    9am6
  6. mason'ın profound bitching'ini dinleyebilmek için yakın zamanda tekrar izleyeceğim yapıt.
  7. sinema yedinci sanat deyip duruyoruz. daha doğrusu, bu lafı edip bir kenara atıyoruz. hiç düşünmüyoruz üzerinde. "neden yedinci sanat?" "edebiyat, resim sanat kabul edilirken sinemayı neye göre sanat kabul ediyoruz?"

    işte bazen, bazı filmler karşımıza çıkıyor. o zaman sinema ve sanat ilişkisi üzerindeki düşüncelerimi bir kenara bırakıp rahatlıkla, "işte sanat bu." diyorum. bu film de onlardan biri.

    boyhood aslında deneysel bir ürün. richard linklater'ı tanımam. daha doğrusu bir sinefil değilim, bu işin eğitimini almadım, tek yaptığım şey kült diye betimlenen, hollywood ve dünya sinemasında ayrı yerleri bulunduğu söylenen filmleri elimden geldiğince izlemeye çalışıp, onlar üzerinde düşünmek ve okumak. işte bu rutini takip ederken boyhood'un çok farklı bir konumda olduğunu farkettim.

    birincisi, film 12 yılda çekilmiş. yani bu tarz zaman aralıklarını konu edinen filmlerden farklı olarak, küçüklükte bir aktör, büyüyünce farklı bir aktör kullanmak, veya yaşlandırma teknikleri kullanmak yerine, direk zamanın kendisinden faydalanmış yönetmen. bu da filmin gerçekçiliğini bir hayli arttırmış.

    ikincisi, konusu. filmi izledikten sonra internette üzerine yazılar okurken, film hakkındaki negatif görüşlere baktım. birçok kişiye göre filmin en büyük eksisi kurgusu. konusu. "ee ne olmuş?" diyor insanlar. "nedir bu şimdi? bir çocuğun 6 yaşından 18 yaşına kadar büyüyüşünü çekmişler, deneysel kasmışlar tamam da, hani konu nerede?" bu tarz yorumları okuyunca ben de durup düşündüm. acaba farklı şeyleri mi izledik? üzerinde düşününce şunu farkettim. hollywood sinemasının, box-office, blockbuster filmlerin bazı kötü tarafları var. en büyüğü de şu iki kelime: plot-twist. christopher nolan filmlerinden herkes aşinadır bu terime. hikaye bir yerde öyle bir döner ki, seyirciyi şaşırtır, allak bullak eder. bu filmde de insanlar bunu beklemişler. itiraf etmem gerekirse ben de bir an hollywood koşullanması yüzünden plot-twist bekledim. ana karakterin bir bağımlılığının ortaya çıkacağını, annesinin bir anda ölüp onları sokağa attıracak bir ekonomik çıkmaza gireceklerini ve bunun gibi birkaç hollywood klişesi hikaye şaşırtmacalarını bekledim. gelmedi. normal bir çocuğunun ergenliğe girişini ve çıkışını izledik. ve ilk kez, şaşırtmaca olmamasına çok sevindim, rahatladım.

    her kurguda şaşırtmaca olmalı mıdır? zaten 12 yıllık bir emek ürünüyle "ben deneyselim, ben farklıyım" diye bağıran bir dizi, bu farklı bakış açılarıyla izlenmek yerine illa klasik hollywood bakış açısıyla mı izlenmelidir? mason'ın başına kötü bir şey gelmemesi, annesinin alkollü kocadan boşanıp kendine yine alkollü koca bulması, samantha'nın çok enerjik bir çocukluktan çok sessiz bir ergenliğe geçmesi, baba mason senior'ın "bundan koca olmaz, eğlenilecek adam" figüründen "evlenilecek adama" dönüşmesi sıkıcı mıdır, klişe midir, "senarist kolaya kaçmış" mıdır, yoksa.. yalnızca gerçekçi midir?

    süper kahramanlı filmleri severek izliyoruz. ama ben bazen nefret ediyorum bu filmlerden. bu filmler bize o kadar fantastik kurgular veriyor ki, daha sıradan, daha gerçek hayata yakın, daha realist filmler bize sıkıcı gelmeye başlıyor, klişe oluyor, kolaya kaçma oluyor. yaratıcı olmak, farklı olmak illa kurguda olağanüstü, şaşırtmacalı hikayeler oluşturmak sanılıyor. ben buna katılmıyorum. bence asıl zor olan, yaşadığımız sıradan hayatı bize aynı sıradanlıkla hissettirmektir.

    işte sinemaya yedinci sanatı bu yüzden kabul ediyorum. klasik müzik dinlerken bir şeyler hissediyoruz, van gogh'un picasso'nun tablolarına tereddüt etmeden sanat diyoruz, burada ressam kolaya kaçmış, birbirinin aynı resimler, getir ben de aynısını çizerim demiyoruz. ama sinemada kolayca bu yorumlara başvuruyoruz. bence sinemayı sanat yapan, diğer sanat dallarının yaptığı gibi, onu özümseyen kişiye bir şeyler hissettirmesidir.

    boyhood hissettiriyor. 3 saate yakın bir sürede, etraftaki elektronik aletlerin yenilenmesinden tutun, karakterlerin iç ve dış dünyalarının değişimlerine, 12 yılı yaşıyoruz. ve filmin sonuna doğru olivia'nın mason'ı üniversiteye uğurlarken ağlamasını, "i just thought there would be more."(daha fazla olacağını düşünmüştüm.--olivia, geçen 12 yılı düşünerek diyor, zira kadın 12 yıl boyunca kocadan kocaya atlayıp,iyi bir ekonomik hayat ve çocuklarıyla keyifli,sonunda "oh be tamam,artık çocuklarımla daha fazla vakit geçirebilirim" deme anını bekliyor.ama o an gelmeden iki çocuğu da üniversite için şehir dışına gidiyor.) deyişini izlerken onun 12 yıl sonra hissettiği yaşlılık duygusunu ben 3 saatte hissettim. ve o an, aktris patricia arquette'nin çok içten söylediğini hatta o an dördüncü duvarı yıkarak anne olivia olarak değil de yaşlanmış kadın patricia olarak söylediğini düşündüm. işte bu duygular, bu hissiyat sanattır. başka bir şey değil. sinema yedinci sanatsa böyle anlarda sanattır.

    kısacası, böyle anlarda yönetmen richard linklater'a teşekkür etme gereğini duyuyorum. müziğin ve sinemanın tam bir sanayileşmeye gittiği, farklı olmak, özgün olmak isterken birbirinin aynı olduğu bir çağda, çoğunluğun farklı bulduğunun sıradan, sıradan bulduğunun da farklı olduğu ironisini ortaya çıkartan bir film boyhood.
  8. filmi izlemeden önce film hakkında birkaç sey okumuştum. beni izlemeye iten bunlardı zaten gerek filmin 12 yılda çekilmesi olsun gerek oyuncu kadrosunun hiç değişmemesi olsun. 3 saati görünce gözüm korktu ama neredeyse hiç sıkılmadan izledim. hani bazı filmler olur ya sürekli bir heyecan içinde beklersiniz ve birden olaylar karışır. bu öyle değildi ne heyecan içindeydim ne de olaylar birden sarpa sardı.

    filmin sonunda film üzerine düşünürken mükemmel senaryo ve mükemmel oyunculuk aklınızdan geçmiyor. aklınızda sadece bir gençlik belgeseli izlemiş hissiyatı uyandırıyor.

    uzun süredir sakin güzel bir film arıyordum ve boyhood bu açığı çok güzel kapattı. şiddetle olmasa da sonuçta zevk meselesidir beğenmeyebilirsiniz izlemenizi tavsiye ediyorum.
  9. film elbette sadece bu değil ama patricia arquette'in fiziksel olarak çöküşünü izliyoruz.