caz


  1. yalın organik bir keyiftir. acınızı dindirmez ama çoğaltmaz da tıpkı coşku ve mutluluğunuzu azaltıp çoğaltmadığı gibi. yorgunluk yanından asla geçmez.tamamıyla bir dinlencedir.

    günün her saati hangi duygu durumunda olursanız olun, mutlu veya mulak kederli veya öfkeli sevinçli ya da üzgün, aç veya tok uykusuz veya gözleriniz uykudan şişmiş olsun fark etmez. o bu dünyada sizi ağırlamaz o sizi keyifte ağırlar. bu yüzden yormaz sizi hüznü de vakurdur sevinci de. bu yüzden diyorum ya. organiktir. içte tamamen doğal ve kendine özgü dışa dair çağrışımlara karşı nesneldir. birşeyi çağrıştırmaz, birşeyle ilintilendirilmez, simgesel belirtisel hiç bir göstergeye ihtiyaç duymaz. metafora ihtiyaç duymaz.

    acılarınıza ortak olmaz sevincinize ortak olmaz onlara uzaktan bir fanustan bakmanıza ön ayak olur. pür keyiftir pür dinlencedir caz. dinlerken birşeyleri hatırlamaya veya unutmaya ihtiyaç duymazsınız. sadece siz cazla bütünleşirsiniz.

    iyi veya kötüden bağımsız sadece dinlence dolu bir keyiftir.dinlenilesi bir keyiftir.
  2. ancak zihinsel bir uğraşı sonucu sırrına vakıf olabildiğim duygu kriptosu.

    keşke yaratıcım, annem, beni karnında inşa ederken müziği duymamı sağlayan beyin bölgelerine daha fazla kılcal damar döşemeyi akıl edebilseydi. olmadı.

    çünkü biliyorum ki benim kripto olarak adlandırdığım duygu düğümleri bazılarının kulaklarına ip gibi ulaşıyor. yapacak bir şey yok.

    gerçi caz tarihine bakıp bu konuda biraz teselli buluyorum. charlie parker ilk bebop gamlarını saksafonundan üflediğinde pek çok dinleyici atonaliteyi yadırgamıştı. aynı şekilde coltrane'nin giderek hızlanan soloları zamanında caz kritiklerinin kaşlarını kaldırmış, anlaşılmaz diye yaftalanmıştı. toplumsal kulak denilen bir olgu var.

    müziği ne için dinlediğiniz önemli. kendi başıma dinlediğim müziği neredeyse hiçbir zaman gerçek hayatın eğlencesine bir alternatif olarak görmedim. bu yüzden neredeyse hiç kendi başıma hiç eğlendirici müzik dinlemedim, kendi başıma dans etmedim. gerçi thelonious monk başkaları sololarını çalarken kendinden geçip piyanonun başından kalkar dans ederdi bazen. kabul, ben de caz dinlerken içimden dans etmişimdir belki bazen.

    yine de müziği neredeyse hep zihinsel bir uğraşı olarak gördüm. çözülmesi gereken bir bulmaca gibi. çeşitli müzik türlerine aşina olduktan sonra da caz bunların başında geldi. nedense klasik müzik sonra geldi. hakkını yememek lazım, o da kendi başına bir derya.

    şunu söylemeli: eğer bir enstrüman tıngırdatamıyorsanız hiç caz dinlemeye girişmeyin. belli ki yeterli dinleme eşiğine sahip değilsiniz. üzücü ama durum böyle. zaman kaybetmeyin. eğer bir enstrüman tıngırdatıyorsanız dinlediğiniz parçaların akor dizilimini enstrümanınızda çalın. bunları internette bulmak zor değil. real book adı verilen kitaplarda standart caz parçalarının akor dizilimlerini ve introlarını bulmak mümkündür. eğer hiç ciddi şekilde caz dinlemediyseniz ama niyetliyseniz dinlemeye eskilerden başlayın. tercihen luis armstrong'dan. daha sonra miles davis'in 1948 civarı liderliğini yaptığı birth of the cool kayıtlarını ve 1980'lerdeki kayıtlarını dinleyebilirsiniz. bunlar melodiktir ve dinleyiciyi daha en baştan yıldırmaz. big band müziğini nedense hem sevemedim hem de önemsemedim. bu yüzden pek fikrim yok ama sanırım duke ellington orchestra güvenli tercihtir. bebop dönemine giriş için charlie parker'dan önce clifford brown'ın sonny rollins ile yaptığı kayıtları öneririm. takip eden hard bop dönemine giriş için ise coltrane plays the blues gibi nispeten ticari kaygılarla çıkarılmış albümleri öneririm.