didem madak

Kimdir?

dokuz eylül üniversitesi hukuk fakültesi’ni bitirdi. şiirleri öküz, ludingirra gibi dergilerinde yayımlandı. ilk kitabı olan grapon kâğıtları inkılap kitabevi şiir ödülü’nü kazandı.

kanser nedeniyle 41 yaşına yaşamını yitiren şair didem madak'ın naaşı edirnekapı'da defnedildi.

kitapları
grapon kağıtları, 2000
ah'lar ağacı, 2002
pulbiber mahallesi, 2007
  1. birine ihtiyaç duymayı ben senden öğrendim ah kadın!

    şiirin şiir olduğunu, anneme seni seviyorum demeyi, tanrı'nın da bir eli olduğunu, sofi'nin neden o tercihi yaptığını, yanlış ata oynayanların hep kediler, kadınlar ve muhabbet kuşları olduğunu, mektupların ikna gücünü yitirdiğini, çok tanrılı dinlerin iki allah'ı olduğunu, hayatların ancak anlatarak bitirilebileceğini, süper enginarların insanın canını acıttığını, hazır çorbayı dört değil beş bardak suya boşaltmayı, bütün (aşkları) paranteze almayı, iktidarın asıl sahibinin dalgınlık olduğunu, neşenin daha deniz göremeden öldüğünü, sonun z harfi olduğunu, bir kase balın bile bazen umutsuz olabileceğini, cesaretin bir çeşit esaret olduğunu, kalbimi sevinsin diye elinden tutup parka götürmeyi, etimolojinin eti'lerden kalma bir zaman birimi olduğunu, şehriye çorbasının ninniyle büyüdüğünü, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı olduğunu, ben senden öğrendim.

    çok iri bir sözcük olmayan ölümü de ilk defa senden öğrendim, ama söylemeliyim, ölüm çok iri bir sözcük kadın. adı her şey olan bir çiçeğim var şimdi. ısrar üzerine bir kitap daha yazsan diyorum, bir mezarlıkta binlerce ruhu taciz ederek?

    bıktığım şeyler ve yeşil fanila

    gözlerin bir yeşil fanilaydı balkonda uçuşan
    sicim yağmur taklidi
    bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan
    bardağa birkaç çiçek ıslamaktan.
    parmağımın ucunda kırmızı kenarlı bir bulut
    onu uzatırdım sana, yalnızlık gibi iri bir damla
    parmağıma düşen bir damla kandı aşk.

    seni sevince pazara çıktım sevinçten
    enginar aldım “süper enginarlar” diye bağıran adamdan
    oturup ağladım sonra, şaşırdın.
    bu “süper” oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı.
    canımın acısıydın.
    ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım.
    sevişmiştik.
    evde binlerce tespih böceğinin ayak izleri
    sevişmiştik.
    biri başımdan aşağı pırıltılarla dolu bir sözlüğü
    boşaltmış gibi
    seni sevince kıpırdayan her şiiri
    kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum.

    sonra gittin.
    birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
    söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
    bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
    herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
    sonra gittin.
    çocuk oldum bir daha, ağladım.
    kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
    kitaplar, aşk, her şey.
    her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
    keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım
    sonra gittin.
    beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
    keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
    çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
    söz dedim, söz verdim.
    ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
    güneşi özledim, sonra seni
    keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.

    sonra gittin
    gözlerin bir yeşil fanila unutulmuş balkonda
    sicim yağmur taklidiydi
    artık iyice inceldi.

    * yazmayacaksın, biliyorum.
  2. biz erkeklerin ne kadar okursa okusun hicbir zaman anlayamayacagini dusunurum onu, bana cicekli siirler yazmak isteyen bir kadini terk ettigimden beri.

    not: 2011 yilinin temmuz ayinda kanser tedavisi gordugu gayrettepe florance nightingale hastanesi'nde yasamini yitirmistir.
  3. "ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da çiçekler açsın ruhunuz."
  4. didem madak ile söyleşi:

    “hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili
    çözemediğim bazı meselelerim var. bütün bunlar
    yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam.
    şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun
    diyeti bence. bu yüzden hepsi benden parçalarla
    dolu. bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken
    bağıran şiirler.”

    müjde bilir - sevgili didem, ilk kitabın inkılap 2000 şiir ödülü’nü almıştı ve “grapon kağıtları” adını taşıyordu. kısa bir süre önce de ikinci şiir kitabın “ah’lar ağacı” (everest yay.) yayımlandı. kitaba adını veren uzun şiirde “(…) ne diyecektin, ne söyleyecektin/şairlerin şahı olsan,/bir ah’dan başka./ah benim nergis kokulu cehaletim/bana yılarca, bunca sözü boşa söylettin./ah!” diyorsun. nasıl bir yolculuktur, seni, “ah!” sesine getiren?

    didem madak- grapon kağıtları’ndaki şiirleri yazdığım dönemi izleyen üç seneye yakın bir dönemde iki şiir dışında hiç şiir yazmadım. hiç o dönemdeki kadar çok ah demedim. sürekli ah dediğim için uyarırlardı beni çevremdeki insanlar. ah denmez derlerdi, af denir. o dönemde hep sıkıntıyı azalttığına inanılan hediyeler verildi bana. akik taşlı yüzükler, muskalar falan. sabrı öğütleyen bir kum saati bile hediye edilmişti. herhalde şimdi de bu kadar çok ah dediğim için okurdan af dilemenin vakti geldi. virginia woolf’un orlando’sunu çok severim. orlando yıllarca göğsünde taşıdığı ve bir meşe ağacından esinlenerek yazdığı şiiriyle ünlü olur ve bir ödül kazanır. o zaman kitabını kendisine esin veren meşe ağacının altına gömmeye karar verir. ve simgesel cenaze töreninde şöyle bir konuşma yapmayı planlar: ‘bunu bir armağan olarak görüyorum diyecektir, toprağın bana verdiklerinin toprağa geri dönmesi olarak.’ galiba ben de bütün birikmiş ahlarımı, söylediklerimi ve söyleyemediklerimi ‘ah’lar ağacı’nın altına gömdüm. bu yüzden ‘ah’lar ağacı’ bir şiirden çok bir ağıt olabilirdi esasında. kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın ani bir manevrayla şiiri ele geçirdi ve en başta ‘iç ses’ diye söylenen ağlak kadınla, ‘yıldırım gürses’ diye cevap verip dalga geçti. ve aptal aptal güldü bir de buna. şimdi ‘ah’lar ağacı’nı nereye gömmeliyim diye düşünüyorum. belki de ‘başsız ayaksız bir mezara.’ ‘susmanın su kenarında’ bir yerlere…

    kitapta yer alan özgeçmişinde, “ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi” sevdiğinden söz ediliyor. hemen hemen bütün kadınlar ütü yapmaktan nefret eder, ama neredeyse hiçbir kadın ütüden kaçamamıştır. şöyle de yazmışsın: “(…) karnabahar kızartmıyordu asla/başroldeki kadınlar.” bir kadın için ütüden kurtulmak -eğer başrol oyuncusu değilse- bu kadar kolay mı? şiir yazıyor olmanın bu kurtuluşa katkısı nedir?

    sevgili müjde sen de bilirsin, bazı kadınlar pasaklıdır. bu tip kadınların kocaları işe, buruşuk gömlekler ve kopuk düğmelerle giderler. herkes bu bahtsız kocalara acır. sanki bir karışıklık olmuş gibidir, bir erkeğe ait olabilecek bir ruh, bir kadının vücudunda dünyaya gelmiştir. sanki bazı meseleleri gizlemek konusunda, yüzyıllardır süren bir anlaşma var gibidir kadınlar arasında. bu gizi, bilinmeyeni anlamaya çalışmak ve bunu dil aracılığıyla sorgulamak, daha ziyade erkeğe özgü bir çaba gibi görünür. bazen de ölümcül sonuçlara sebep olabilir böyle bir çaba, bir kadın için. sylvia plath üç kadın’da şöyle der mesela: “bu adamlara takıyorum ben/nasıl da kıskanıyorlar düz olmayan her şeyi! dünyayı/kendileri gibi düz yapabilecek kıskanç tanrılar onlar.” evet, sanırım hiçbir kadının ütüden kaçamamasına yarayan bir mekanizma işler durumda. ben bundan başlangıçta çok bilinçsiz ve el yordamıyla kaçtım. yazmak bu kaçışta bence çok önemli rol oynadı. kafamın daha da karışmasına neden oldu. bir dönem komik ve çocukça tercihler yaptım: gerçi çabuk vazgeçtim bu karardan, ama benden önce yazmış kadınlara çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. sanırım bu söyleşiyi bir erkekle yapıyor olsaydım bana böyle bir soru yöneltilmezdi. çünkü özgeçmişimde yer alan bu bölüm, bıyık altından gülünüp geçilecek kadar basit görünürdü ona. ama senden böyle bir soru bekliyordum. teşekkür ederim.

    adını şu an hatırlayamadığım bir zenci kadın şair şöyle demiş: erkekler özgür iradeyi efendi efendi tartıştılar, bizse çığlıklar atarak tartıştık onu.

    çoğu kadın kendileri için önceden planlanmış güvenli bir hayata sığınır. bu hayatın sonu baştan bellidir. bir kadın bunun dışında seçimler yapmaya kalkıştığında, fena halde zora sokmuş olur kendini. (haklısın, başrol oyuncusu olabileceği maddi manevi imkânların içine doğmamışsa eğer.) çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.

    şiir ütüden böylece kurtuldu madem, yaşlanmaktan da korkmayacak o halde! “(…) çizgili olsun, buruşsun yüzü,/şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım” dediğini hatırlatmak istiyorum.

    niçin şiir yazmaya başladığımı düşündüğümde şunu fark ettim: o dönem şiir bana, herkesten ve her şeyden çok özgürlük vaat ediyordu. yaşlanmak da benim için bir özgürlük vaadi aslında. bu yüzden eteklerinin ucundan sarkan paçalı donlarına aldırmadan, örtmeden – gizlemeden dolmuşa binmeye çalışan, önüne gelen erkeğe yardım etmesi için elini uzatan yaşlı teyzelerin durumu bana çok büyüleyici gelmiştir hep. yaşlı bir kadın hayatının bir dönemini kadın olarak geçirmiştir, ama artık tam bir kadın değildir. yani bir kadın gibi kendini gizlemek, korumak zorunluluğu yoktur. yaşlandığım vakit, şiirimin değişebileceğini düşünüyorum. gecenin bir vakti kimsenin ilgisini çekmeden bir meyhaneye oturup, herkesin suratını inceleyebilirim o zaman. en fazla, bu buruşuk suratlı kadının niye kendilerini inceleyip durduğunu düşünürler. sonra çok içip masada sızmama yakın, heyy kocakarı, derler bana, kapatıyoruz, hadi evine git. genç bir kadın için tam bir yalnızlık mümkün olmuyor aslında. eskiden cebimde bir falçata taşırdım mesela. gecenin üçünde hiç korkmadan, arkamdaki ayak seslerini kollamadan, sokaklarda yalnız dolaşabilmek benim şiirime çok şey katabilir gibi geliyor. yaşlanınca daha rahat ederim diye düşünüp, yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmıyorum. ne kendim ne de şiirim için. ben sanırım yaşlanınca şu kabına sığamayan, çatlak ihtiyarlardan olacağım. zaten şu an yazdığım şiirler beni, torunlarıma hayatımı anlatmak zahmetinden kurtaracak. o zaman haliyle gece ikiye kadar oturaklı, derin şiirler yazacağım, o saatten sonra da torunlarımla diskoya falan gideceğim. herkesin ‘kaçık ihtiyar’ı ayıplamasını şiddetle istiyorum.

    sanki içini döküyorsun beyaz kağıtlara… samimi hislerini itiraf ediyorsun… kendinle, tanrıyla konuşmandan… işıl’la, teyzenle ya da benimle paylaşmandan sanki pek farkı yok bunun. kalemi eline aldığında -başka bir deyişle, yazının düşünsel süreci eyleme dönüştüğünde- neler oluyor peki? bir çırpıda mı yazıyorsun şiirlerini? sence samimiyet kurgulanamaz bir şey midir?

    bachmann, içten gelen herhangi bir zorlama olmaksızın, şiir yazabileceğine ilişkin bir kuşkuya kapıldığı vakit, şiir yazmayı bıraktığını söylemiş bir söyleşisinde. bence şiirde samimiyet şairin içinden gelen bir zorlama ile ilgili. önümüzde duran bir metnin şiir olup olmadığına karar vermek için nasıl bazı kesin ölçüler bulamıyorsak, bir şiirin samimi olup olmadığını anlayacak kesin ölçülerden söz etmemiz mümkün değil. bunu ancak hissedebiliriz.

    benim açımdan en zor olanı yazmaya başlamak, bir şiir yazabileceğimi hissettiğimde çoğunlukla bir yığın kaçış yolu buluyorum, gezmeye gidiyorum, tv izliyorum. yalnız değilsem kesinlikle yazamıyorum. bu yüzden yalnız yaşamadığım dönemlerde şiirlerimi gece herkes uyuduktan sonra yazardım. bazen yazma ihtiyacıyla kâğıdı kalemi elime alır, saatlerce yazarım. ama bu yazılanlardan asla şiir çıkmaz. bazen de bir mektup yazmaya başlar kısa bir süre sonra şiir yazarım. yazmaya başladığımda ne yazacağım konusunda en ufak bir fikrim olmuyor çoğunlukla. sadece yazmaya başlıyorum. bir süre sonra benim ‘kalemin açılması’ dediğim bir durum ortaya çıkıyor, o zaman hiç zorlanmadan, kontrol etmeden yazıyorum. o zaman müthiş rahatlıyor ve hızlı yazıyorum. bazen ağlıyorum. genelde sayfalarca yazıyorum. çoğunlukla sanki az sonra ölecekmişim gibi paniğe kapılıyorum yazarken. sanki ölmeden önce itiraf etmem gereken bazı önemli meseleler varmış gibi hissediyorum. bu yüzden sanki artık kaybedecek bir şeyim yokmuş gibi geliyor. her şeyi söyleyebilirmişim gibi geliyor. o zaman her gün işe giderken karşılaştığım, boyozcunun yanında durup, boyoz yiyen insanları hayranlıkla seyreden o kara köpeği, puf böreği gibi tombik elleriyle kabak seçen ev hanımlarını, ucuzluktan alınmış bayramlıklarıyla kendilerinden pek memnun olan o bayram çocuklarını hatırlıyorum. o zaman onları sandığımdan çok sevdiğimi anlıyorum. hepsi şiirime sızıyor o zaman. hayat beni büyülüyor. yazarken hayatı sandığımdan çok sevdiğimi, ona hayranlık duyduğumu anlıyorum. aslında az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiirin fışkırdığını görürüz, önemli saydığımız çoğu şeyin önemini yitirdiğini görürüz. o zaman anlamsız bulduğumuz küçük gündelik hayatımızın aslında anlamlı olduğunu hissederiz. ben sanırım böyle bir itkiyle yazdığım için biraz telâşlı yazıyorum. doğaçlama bir şiir. yazdıklarımı sonradan okuduğumda çoğunu yırtıyorum. ben şiirde toptan eksiltme yöntemini takip ediyorum. bazen cesaretimi toplayıp, eli yüzü düzgün bir kâğıda temize çekip, biraz düzeltiyor, kardeşime gösteriyorum. ondan geçerse başkalarına da gösteriyorum. kardeşim edebiyat öğretmeni en zoru ondan geçmek. okuldaki öğrencileri ve ben bir kader birliği içindeyiz.

    samimiyet meselesi bence yanlış anlaşılıyor, insan ne kadar kendi hayatından söz ederse o kadar samimi sanılıyor. edip cansever, stefan, lusin, cemile ve seniha’nın hayatlarından muazzam şiirler kurdu, samimiydi. sonuna kadar. çünkü o bu hayatların şiirini yazma zorunluluğu duyuyordu. m. c. anday çok sevdiğim ‘güneşte’ kitabında samimiydi. samimiyet şairin kendi deneyimine, düşünsel sürecine denk düşecek şiiri yazması demek bence. şiirinin arkasında durabilmesi demek. bazen özentili, güzel söz söyleme hevesiyle veya can sıkıntısıyla yazıldığı belli olan şiirler okuyorum. şiire soruyorum o zaman: hani ya senin şairin nerde? iyi şiir şairinin parmak izi gibidir. tanırsınız hemen.

    şiire giden pek çok yol vardır. önemli olan hangi yoldan gittiğimiz değil, şiire ulaşıp ulaşmadığımız. birbirimizin tuttuğu yolu beğenmeyebiliriz, o zaman birbirimizi eleştiririz. ama bazen bir öfke nöbeti esnasında yazıldığı izlenimini veren yazılar okuyorum. üzülüyorum. her türlü eleştirinin muhatabı olabilirim ama, öfkenin asla. keşke feyz aldığımız üstatların bilgeliğinden de nasibimizi alsak.

    kaybolmaktan söz edelim mi biraz? “(…) kapının arkasında yokum demiştim/ve divanın altında da.” diyorsun. ama biz, saklambaç oynamayı bütün çocuklar sever elbet, diyemiyoruz. “bulamazsınız ki artık beni, hayatın ortasında.”diyerek öyle çabuk büyüyorsun ki “bir kız çocuğunun hayalleri” şöyle dursun sanki hızla göçüp gidiyorsun: “(…) vasiyetimdir/dalgınlığınıza gelmek istiyorum/ve kaybolmak o dalgınlıkta.” sevgili kardeşim, yoksa kaybolduğun yerde mi saklı şiirinin sandığı? (…) kim dokunsa şiire/eline bir kıymık saplanacak”mı hep?

    çocukken kuzenimle evcilik oynuyorduk. dövme işini abartıp bebekleri yerden yere çalmaya başladık. teyzem, ne yapıyorsunuz dedi, onların da canı var. biz şaşırıp duraksadık. onlar canlı değil ama, dedik. evet ama demişti teyzem, siz onları canlı farz ediyordunuz döverken. oyun oynarken hep böyle bir risk vardır, oyunun kuralları size bir sınır çizer. saklambaç oynayan kimse, bulunmayı kabul ederek saklanır. oysa kaybolmak bir oyun değildir. bir ilgisizlik söz konusudur. gaip arkasında ne olup bittiğini bilmez, nereye gider, ne yapar, onu neler bekler bilmez. gaip nereye gideceğini bilemediğinden gitmeyi planlamadığı adreslere gider, görmeyi arzu etmediği bir yığın insan görür. işte böyle rastgele gezdiği için (aradığının ne olduğunu bilmese bile) bulma şansı vardır. neyi anlaması gerektiğini bilmese bile anlama şansı vardır. kaybolmanın mütevazı bir cesaret gerektirdiğini düşünüyorum. çünkü insan kaybolunca kendini bir daha hiç bulamayabilir. böyle bir risk her zaman vardır. çoğu insan gaip aslında, farkında değiller sadece. paralarının içinde, rahatlıklarının içinde, okudukları kitaplarının ve bildiklerinin sarhoşluğu içinde çok gaip görüyorum. ben sadece farkındayım kaybolduğumun. bu yüzden her gün aynı soruyu soruyorum: “baştan, baştan/bu ceza ne güne sürecek böyle?”

    ben çoğumuzun dünyaya biraz dalgın baktığını görüyorum. hepimiz birbirimizin dalgınlığında kayboluyoruz. sanırım tüm dünyayı işgal etti dalgınlık, şimdi de iktidarda. bizler şanssız şairleriz aslında, hepimiz bu dalgınlıkta kaybolacağız. bu çağdan bir şeyh galip çıkmayacak. bize ‘çok alametler belirdi’ dışında bir şey söyletmeyecek bu çağ. ben sadece açıkça görünen bu durumu kabulleniyor ve istiyorum.

    “(…) allahla samimi oldum/geçen üç yıl boyunca.” demişsin. doğal olarak şiirlerinde de hissedilen bu samimiyet seni nasıl etkiliyor? “çoktandır öksüz olan dünya”ya ve insana bakışını nasıl belirliyor?

    dostoyevski sanırım ecinniler’de şöyle bir laf etmiş: inananlar her zaman inanmadıklarından, inanmayanlar da her zaman inandıklarından şüphe ederler. sanırım tanrı işte o şüphede saklıdır. onun her yerde ve hiçbir yerde oluşu, onu nerede bulacağımızı bilmememiz bizim kendimize çarpmamıza sebep olur. o zaman ‘gök boş nereye bağlasam atımı’ deriz. allah’la samimi oluşum öyle uhrevi sebeplere falan dayanmıyor, tam aksine çok basit bir sebebi var: yaşama içgüdüm. 26 yaşıma kadar her istediğimi yaptım, bu neye mal olursa olsun. sonra bir gün yolun sonuna geldiğimi hissettim.

    kendime dur demem gerekiyordu. insan ya ölerek ya da yaşamaya karar vererek kendini durdurabilir. ben yaşamaya karar verdim. bu yüzden allah benim çaresizliğimdi, artık konuşabileceğim kimse kalmadığı için, konuştuğumdu. hani adam uçurumdan düşerken bir dala zor zahmet tutunmuş ve dua etmeye başlamış: kurtar beni allahım, ne olur kurtar. bakmış ses soluk çıkmıyor, bağırmış: başka kimse yok mu? yalnızlığının ucuna varan, tanrı ile konuşmaya başlar ve orada başka kimse yoktur. ister istemez şiirlerimde de bu konuşmanın izleri var. tasavvufun önerdiği iç yolculuğu, önemli bir olanak olarak görüyorum kendi açımdan. tasavvuf insanı günahkâr, aciz bir kul konumundan uzaklaştırıyor.

    sanırım dervişliğin edebiyatını yeterince yaptık, artık onu yeni bir yorumla yaşadığımız çağa ve hayata katmamız lazım. dervişlik havuz başında, âlemleri seyre dalmak anlamına gelmiyor yalnızca. bence artık dervişlik, maçoluk yarışması yapılan bir masada, ‘ben kestiricem, zaten bir işe yaramıyor’ diyen bir adamın ‘iktidarsızlığında’ saklı. himaye ve işbirliği kabul etmedikleri için boynu vurdurulan, derisi yüzülen dervişleri hatırlamakta saklı. artık kapılanacak kapı kalmadı. bizi çağıracak ses kalmadı, ‘çağrıldım, geldim’ diyemeyiz artık. ahlayıp, oflayıp, ben diyerek kendimi herhangi birinden daha çok acı çekiyor sanışımla, ben dervişlikten ne kadar uzağım. acımı sessizce çekeceğim bir yol bulursam, dervişlik işte orada saklı. kırılan kalbimizin hesabını tutmaktan sıkılıp, kırdığımız kalplerin hesabını tutarsak, belki orada saklı. fuzuli’nin söylediği gibi ‘iyi ile kötü sayma işi bitince mescid de birdir meyhane de.’ belki dervişlik, bu sayma işini bitirmemde saklı.

    “ahlar ağacıyım, gibisi fazla./başka bir şey istemem/artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/hesabımı tam vermekten başka.” (…)Vasiyetimdir:/Bin ahımın hakkı toprağa kalsın.” diyen sevgili şair, sanki son sözlerini söyleme çabası içindedir. peki “ne diyecek”tir, “ne söyleyecek”tir bundan sonra?

    evet yaşlanmak benim için bir ütopya gibi. yaşlanınca ‘kötü bir efendinin elinden kurtulmuş bir köle gibi olacağım.’ minibüs edebiyatında meşhur bir laf var hani: hızlı yaşa, genç öl, cesedin güzel olsun. genç ölemediğim için hızlı yaşlanmaya başladım sanırım.

    insan eğer bir sırdaşı varsa ve her şeyini paylaşıyorsa, onu çok sevmekle birlikte bu paylaşımın kendisi için tehlikeli olduğunu da düşünür. neden her şeyimi anlatıyorum ona diye sorarsın kendine, anlatmamalıyım, bazen kendime bile söyleyemediklerimi ona niye söylüyorum. ne diye kurcalayıp duruyor her şeyi, diye düşünürsün. acı söyleyen dostlardan hızla uzaklaşıldığını çok gördüm. eğer biriyle çok yakın ve içli dışlıysan ilişkin gitgide gerilir. ne onla ne de onsuz durumu çıkar ortaya. benim şiirle ilişkim buna benziyor biraz. ben ona, bana bunca lafı boşa söyletiyorsun, diyorum. o da bana asıl konuşmasan kötü olurdu, diyor.

    bir münzevi olma yolunda biraz erken ve biraz hızlı ilerliyorum. bu seçim değil, tamamen beceriksizlikten kaynaklanıyor. gitgide daha çok susuyorum. kitap okuyorum, sonra ebru teknesinin başına geçip ebru ile uğraşıyorum. suyun üzerine resim çizmek beni rahatlatıyor. bazen yemek yapıyorum. bazen yatağımda bir taşa dönüştüğümü hissediyorum. dünyanın bir yerlerinde benim ulaşamadığım bir hafiflik olduğunu düşünüyorum.

    susmam için bir bedel ödemem gerekseydi susardım. ama gerekmez. susmanın sağlayacağı rahatlığı çok özlüyorum, ama rahat batar bana biliyorum. tam olarak susamıyorum. bu yüzden mutlaka ‘ah’lar ağacı’nı gömeceğim bir yer bulacağım.

    bu kadar çok ah dediğim için okurdan af dilerim. vesselam.

    varlık dergisi, sayı:1141, 1 ekim 2002
  5. peynir altı edebiyat dergisinin 2015 nisan sayısının ithaf edildiği şair. ayrıca aynı dergi için şairlere, yazarlara ya da kitaplara müzikler besteleyen baturay çelik didem madak için bir müzik bestelemiş. daha güzel olabilirdi sanki ya da şairin tarif edilemezliğinden kaynaklı bir eksiklik var gibi geldi bana. müzik için bkz
  6. “ bahar dalları hatrına beni anla... ”
  7. ne zaman adını duysam yüreğimden hep bir ahh kopar gider
  8. "bazen ölmek istiyorum,beni yeniden doğurman için." dizesiyle her defasında içimi yakan şair.
  9. asaletim sizin olsun rezaletim de!
    beni bir südyen lastiğiyle asın '...

    kadınlar da şiir yazabilirmiş dedirten şair