• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.78)
Yazar Bilge Karasu
gece - bilge karasu
gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların, konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar ve metinde sözgelişi. alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriliyor. -akşit göktürk-

(kitap bilgisi idefix'ten alınmıştır.)
  1. sanırım en sevdiğim birkaç türkçe romandan biri, (aylak adam hariç) belki de birincisi.

    ancak buna rağmen, okunması hayli zor bir yapıt olduğunun da farkındayım. zira, klasik romandan en uzak türkçe yapıtlardan biri. ne doğru dürüst bir kahraman, ne zaman, ne de mekan içeriyor. hatta ve hatta olay örgüsü bile yok denebilir. peki tüm bu sıradışılıklara rağmen nasıl oluyor da bir roman kendini bu derece sevdirebiliyor? yanıtı bilge karasu'nun eşsiz üslubunda saklı. bu romanı ondan başka hiç kimse yazamazdı. ki zaten bu nedenle türk edebiyatının en benzersiz yapıtlarından biridir.
  2. sonrasında gündüz vassaf'ın "cehenneme övgü - gündelik hayatta totalitarizm" kitabının ilk yazısı olan "geceye övgü" okunmalı bence.

    ***

    geceye övgü

    1
    gece, düzen güçleri uykudadır. bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında. askerler de hepimizden önce yatağa girerler. dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda. aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda (tüm kurumlar totaliter değil midir zaten?) insan her zaman erken yatmak zorundadır. yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde,hastanelerde… kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbirkurum tanımıyorum. aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil. avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri mumlarını aynı saatte söndürmek zorundaydılar; bayramlar dışında.düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı, her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. bu belirli saatin erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır.

    2
    tarih boyunca bize, tüm kültürlerde, karanlığın kötü güçlerle ilişkili olduğu öğretildi. gece insanlarından, geceyi yaşayan, gecede yaşayan insanlardan korkmamız gerektiği anlatıldı. oysa gündüz ve gece kişileri aslında aynı kişiler. gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz. düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır.

    kurumlar, ister din, ister aile, ister devlet kurumları olsun, gece insanlarına korkuyla bakarlar.karanlıkla birlikte uyrukların denetlenmesi zorlaşır. gece insanlarına her zaman kuşkuyla bakılır. o saatlerde ayakta olan hiç kimse hayırlı bir iş peşinde olamaz. gündüzleri egemenliğini sürdüren kurulu düzen güçleri, varlıklarını ve baskılarını gece düşmanları bahanesiyle haklı çıkarırlar; belirsiz, soyut kavramlarla öcüymüş gibi söz edilen bu düşmanları biz hiç görmesek de.

    yöneticiler de bize hep gündüz gözüyle gösterilirler, hep gündüzlerin bir parçası olarak görünürler bize.bir başkan, bir papaz ya da bir general, doğanın güzelliği içinde, arkasında parlayan bir güneşle canlandırılabilir, ama gecenin karanlık fonu önünde, asla.

    3
    gündüz, ilerleme gibi görünen tek düze bir süreçtir. sabahın parlak ışıkları akşam karanlığına dönüşürken, bize bir gelişme olduğu hissini verir. belli bir yönde ilerliyormuşuz gibi bir duygu. zamanın yapay göreceliği üzerinde nadiren durup düşünürüz. her allanın günü, aydınlığın karanlığa doğru akışı bizi önüne katıp koşturur. ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üçolsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. çünkü, sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz.

    kitaplar gece okunur. sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. gece sarhoş oluruz, gece kumaroynarız.

    her şeyden arınmış, çıplak vücut geceye aittir. vücutlar gece birbirine değer, bir araya gelir. günboyunca üniversitelerde bilimsel inceleme konusu olarak ele alman, akşamüzeri dost toplantılarında sohbet konusu edilen şeyler, sonunda gecenin karanlığı içinde, gizlice yaşanır. çıplaklık geceye özgüdür, gündüze değil. (bunun tersi, yani var olmanın doğal gereği, yani güneşin altında çıplaklık,ancak baskının sona ermesiyle gerçekleşebilir.)

    geceleri âşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya,kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. gün boyunca baskı güçleri, aşkın özgürlüğüne karşı savaşır. ama geceler bizi yeniden âşık eder, bize “seni seviyorum” dedirtir. gündüzleri söylenen “seniseviyorum’lar geceye gönderme yapar.

    4
    iş günü süresince tutsak olduğumuz gerçeğini o kadar kabullenmişizdir ki, onun dışındaki saatlerden “serbest zamanımız” diye söz ederiz. serbest saatlerin tam tersi, hemen hepimizin işte olduğu gündüzlerdir.

    savaşlar genellikle şafak sökerken başlar. devlet gün boyunca öldürür, infazları gerçekleştirir. günboyunca hayatta kalmaya, geceleri ise yaşamaya çalışırız. gün boyunca elektrik faturalarımızı öder,arabamızı tamire götürür, alışverişe çıkar, doktora görünür, ya sevmediğimiz bir işe gider ya da gereksindiğimiz, ama sevmediğimiz bir iş ararız.

    gün boyunca, tüm görevlerimizde düzene tabi tutuluruz. tuvalete gitmenin bile kesin sınırlamaları ve kuralları vardır. iş yerinde, okulda, askerde… insan istediği sıklıkta tuvalete gidemez ve orada istediği kadar kalamaz. tuvalete istediğimiz zaman gidemediğimiz gibi, kaç kez tuvalete gittiğimizin ve oradane kadar kaldığımızın bile hesabı tutulabilir. ayrıca insan, kurumun öngördüğü zamanlar dışında tuvalete gitmek isterse, bunun için izin alması gerekir. gün boyunca istediğimiz gibi tuvalete gitme özgürlüğüne bile sahip değiliz, çünkü gündüzler bize ait değil.

    gün boyunca insanların birbiriyle gireceği ilişkiler düzene sokulmuştur. okullarda gençler, sırf aynı yaşta oldukları için yıllar yılı aynı kişilerle aynı sınıflarda oturmak zorundadırlar. sekiz yaşındakiler altı numaralı sınıfta, on yaşındakiler on beş numaralı sınıfta vb. o sınıflarda bile değişmez bir oturma düzeni sağlanmıştır. ancak okul günü bitip akşam olduğunda, insan, dilediği kişiyle birlikte olma şansına sahip olur. askerseniz, günün büyük bölümünü, sizinle yaklaşık olarak aynı boyda olanlarla geçirmek zorundasınız demektir. 1.65 boyundaki bir kişinin, 1.95 boyundaki arkadaşıyla bir araya gelmesi, ancak akşamları ve geceleri mümkün olabilir.

    5
    sosyal sınıfların katı kuralları ancak gece bozulur. işçiler, burjuvaların sokaklarında dolanırlar.burjuvalar işçi mahallelerindeki lokantalara giderler, fahişeler, papazlar, öğrenciler, askerler, evkadınları, doktorlar ve yabancılar, hepsi aynı sokakta gezinirler, bakınırlar, birbirleriyle konuşurlar,hatta belki de sonunda sevişirler.

    geceleri dünya, birbiriyle haşır neşir olmuş, özgür, meraklı insanların ruhuyla canlanır. gündüzleri kaçındığımız şeyler, gece çekicilik kazanır. gündüzlerin “rasyonel” insanı, “zevk-ü sefa peşinde koşan” insanla yer değiştirir geceleri.

    ezme eyleminin kendi özgürlüklerini de kısıtlamasına rağmen, ezenler bile geceleri daha fazla özgürlüğe sahiptirler. kurulu düzenin yöneticileri, generaller ve krallar, şirket ve ülke başkanları, “şöhret ve servet” sahipleri de geceyi yaşarlar. totaliter kurumlar uykudayken, uykuya yatırılmışken,onlar da yaşama özgürlüğüne kavuşurlar. çocuklarını yatağa yatıran anne-babalar gibi, onlar da artık,her türlü seremoni ve sansürden arınmış olarak, maskesiz yüzlerini gösterme özgürlüğüne sahiptirler.

    6
    gece vakti, gündüzün telaşından, hayhuyundan eser kalmaz. az çok huzura kavuşmuş oluruz. şöyle bir on saat kadar, bizden istenen, beklenen bir şey olmayacaktır. yiyeceğimizi seçmekle ya da yaratmakla işe başlarız. gündüzleri yiyip içtiklerimiz, çoğumuz için, kurumsallaştırılmış ve standartlaştırılmıştır.halbuki geceleri, hem ne yiyeceğimiz konusunda daha çok seçeneğimiz vardır, hem de onu dilediğimiz gibi hazırlamakta daha özgürüzdür. ayrıca, yemeğimizi alelacele yemek zorunda da değilizdir. fastfood dedikleri şey, gündüze egemen olan baskıcı güçlere aittir. gündüzlerin fast food yiyicileri olarak bizler, bizi yöneten mega mekanizmanın parçalarıyız. oysa geceleri, kendi besinimizin hazırlayıcıları olarak, zamanı ve mekânı gönlümüzce düzenleyebiliriz.

    7
    gün ışığı bir tuzaktır. işık bizi kör eder. ama geceleri, gözlerimiz fal taşı gibi açılır. geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar. gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz.

    gün boyunca duyularımızı tutsak etmeye çalışan sayısız mesajın tüketicisi olmaktan çıkarız geceleri. baskıcı mega mekanizmanın aralıksız vızıltısı durmuştur şimdi. enerjinin kaynağı artık içimizdedir. gece,insan zihninin çalışması için bir zemin oluşturur. gün boyunca dikkatimizi, ışığın, renklerin, devinimin hizmetine sunarız. neye dikkat edeceğimizi belirleyen, düzen güçleridir. yeşil ve kırmızı ışıklar, karşıdan karşıya nasıl geçeceğimizi bile düzene koyar. gündüzleri biz, yaşamın büyüsünün, kelebeğin çarpıcırenk ve biçim dokusunun gözlemcileriyiz olsa olsa. gün boyunca dikkatimizi, gözlemin hizmetine sokarız. gündüzleri uydusuyuzdur dışımızda olup bitenin.

    8
    gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızıve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz. insan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur.

    uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle başedemeyen kişilerdir aynı zamanda. bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. yaşam, gecenin konusudur.

    gündüz vassaf

    ***
  3. daha öncesinde keşfedemediğim bir yazardı bilge karasu. okumama vesile olan youreads okuma grubu üyesi @curateipsum'a en güzel dileklerimi iletiyorum. kanal dergisinde de eylül ayı incelemesine konu olabilir, her türlü desteğe açığım.

    kitaba gelince masal gibi başlıyor, roman gibi devam ediyor, yer yer distopya unsurları göze sokuluyor sonra bir bakmışız deneme yazıları okur gibiyiz. bu karmakarışıklığı yazarın özgür ve özgün kaleminin eseri olarak algılamamak mümkün değil. "göstere göstere edebiyat" denilebilir. tam goethe'nin werther'inin tadını alacakken kendimi başka bir ruh halinde buluverdim. o değil bu değil nedir bu kitap diye yer yer bırakıp düşündüm. nihayet kararımı da verdim bu bilge karasu'nun kitabı, özgün ve güzel bir yeteneğin ürünü, hepsi o kadar.

    dipnotlara değinmeden geçmek haksızlık olur. yazarın ruhunu okumak eserini okumak kadar keyif vericiydi. dipnot görünümsü sayfalar da aslında kitabın bir parçası mı yoksa gerçekten de dipnot mu ayrımına pek varılmıyor. yine de keyif vericiydi o kısımlar. yazarın özellikle okuyucuyu şaşırtmalıyım deyip gerçekten de şaşırtması muazzam bir yetenek. bakın şimdi napcam deyip, muhteşem bir şey ortaya koymak özellikle de beklentileri iyice yukarı çektinden sonra bunu yapabilmek, güzeldi, tanrısaldı da denilebilir. felsefi altyapısıyla düşünmeye de sevk ediyordu. özellikle idealizm akımına bir vurgulama vardı.

    deneme yazısı tipindeki bölümler tekrar okunabilir fakat onu edebiyat çevrelerine bırakıyorum. bir okur olarak bana açık açık vaadini gerçekleştirmesini sevdim. kitap kolay okunuyor ama zor anlaşılıyor. öyle bir gecede okuyup keyif alabilirsiniz, bir tiyatro sahnesi ve doğaçlama oyun gibi, doğaçlama yazılmış gibi gelebiliyor. fakat oturup üzerinde belki iki hafta derinlemesine de inceleme yapabilirsiniz. bunu da edebiyat çevrelerine bırakıp saygıyla selamlıyorum. vakit ayırıp okuyun, pişman olmazsınız. güzel bir keşif oldu benim için.
    abi
  4. "yazarlar mı romanları yazar romanlar mı yazarları" sorusunu akla getiren kitap.

    her okuyucu için yeniden yazılan bir roman gece. okuyanın algısına kalmış her şey. "...her şeyin ardındaki yazar ben miyim..." diyen bilge karasu "bir başka el katıldı yazıya. kitabın, artık kitabım dediğim bir yazının her yanı delik deşik sanki. herkes her yerinden içine sızabiliyor." diyerek bunu ifade ediyor. kitap, okurken öyle gürül gürül akmıyor insanın içine. bir sızıntı gibi yavaş yavaş.

    gece'yi okumak kör karanlıkta bilmediğiniz bir yerde dolaşıyormuşsunuz gibi. belli belirsiz gördüğünüz veya gördüğünüzü sandığınız şeyleri imge dünyanızın elverdiğince anlamlandırıyorsunuz. zor ama oldukça ilginç. alışılmış roman kalıplarını dışında. edip cansever'in "biz ki, ayrıntıya, aykırıya, ayrıksıya, azınlığa tutkunuz" sözündeki gibi türk edebiyatının "ayrıksı" romanı.

    gece öyle bir kitap ki okurken kendinizi nice cevherler saklı bir yerde arkeolojik kazı yopıyormuş gibi de hissedebilirsiniz. kazdıkça yeni ve paha biçilmez bir şeyler çıkıyor. ama sabırla ve özenle kazmak gerek.

    "gece yavaş yavaş geliyor." diye başlayan kitabın başında şiddetle özdeşleşen "gece işçileri" çıkıyor karşımıza. bunlar "çocukluklarındaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri ele birleştiremeyen insanlar mıdır hep bu işçiler?" sorusuyla tanımlanır. bugün de biz bu tür "işçilerin" bastırılmış öfkelerini yaşıyoruz ne yazık ki.

    romanda bir "gönül indirmek" deyimi var ki beni bitirdi. en sevdiğim cümle: "gönül indirmek gönül yüceliğinin belirtisi gerçi; insan yüceliğinin ölçüsünde gönül indirmeği bilir."

    sorular sormayı seven, düşünmekten gocunmayan, okuduklarıyla sarsılmak isteyen okuyucu için gece. ne de olsa "okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek."
  5. bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu ?
  6. bir kara muammanın iç çekişinin yankıları. deneysel bir düzyazı örneğinin ipe sapa gelmez pek çok örnekle bükülmesinin romanı gece.

    üstkurmacadan tutun da içinde okura savurduğu karakter yönelimleriyle eşsiz bir deneysel roman. bir ülkenin toplumsal dinamiklerinin çöküşünü eşsiz bir metafor dinamitiyle ayrıntıyla sunulduğu romandaki sorgulamalar okurun bilincine de ışık tutuyor. bilge karasu'nun oluşturduğu kurgusal zemin, zaman düzlemine oldukça esnek bir perspektiften uzanıyor. bu metnin bir zamana, hitap ettiği bir kişiye ya da atıfta bulanacağı olgusal gerekçelere ihtiyacı yok. distopyanın etekleri zil çalacak, karamsal bir yıkımın eşliğinde paranoyakça bir maskeyi ellerinizle kaldırmaya çalışacaksınız.

    bilge karasu'nun gecesi'nde evrensel bir kapının anahtarını ele geçirmeniz olası. bir metin hakkında hiç bir şey söylemeden, pek çok şeyi ifade edebildiğimi düşünüyorum. ve sanırım ali teoman'ın uykuda çocuk ölümleri'nden sonra ilk kez türkçe bir romandan bu denli etkileniyorum.