• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.92)
gölgesizler - hasan ali toptaş
metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, tıpkı kafka gibi sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar... yazma serüvenini “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak adlandıran hasan ali toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. tam bir yazı ustalığıyla, türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak... cennet'in oğlu kendini kendi varlığında yok etmişken, gerçekten kadının dediği gibi bir kez daha yok olmuşsa durum kötüydü. bu işin sonu yavaş yavaş köyün tamamen yok olmasına dek gidebilirdi. belki köy zaten yoktu da bunu kimse anlayamıyordu henüz; köylülerin hepsi alışmıştı yokun varlığına... (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. düşsel gerçeklik gibi bir gerçekliği var bu kitabın. var mı yok mu anlayamıyorsunuz. o sırada bir mekanın içinde bugünü yaşarken birden kendinizi köy meydanında buluyorsunuz (?) çok acayip, çok ustaca.
    filmini izleyip kitabı merak etmiştim ben ilk defa. film de iyiydi de kitap fena çıktı. kafka'nın hikayelerindeki düş-gerçek belirsizliğini sevenlere gelsin.
    doris
  2. "yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. düş gibi bir şey yani. koşarsın koşarsın da varmazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. sen bakarsın ışıltıyla. ileriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun), uzandıkça da kolların uzar babam uzar. gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu."
  3. büyülü gerçekçilik akımı bağlamında yeniden okunması gerekli olan hasan ali toptaş klasiğidir.
  4. ".. bir oturuş biçiminin içinde aynı anda kaç kişi oturur, diye sormuştu. o saatte aklını böyle bir soruya takmasını saçma bulmuştu gerçi, gene de aynı duruşun içinde duran binlerce insanı düşünmekten kendini alamıyordu. ona göre binlerce kişi, ayrı ayrı yerlerde birbirinden habersiz binlerce duruşu tekrarlıyordu böyle, binlerce duruşu bedenlerini köprü kılarak geleceğe taşıyordu. aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynıı noktada yaşıyorlardı."

    deleuze'ün bahsettiği 'bitiğin duruşu'na öykünen pek güzel bir metin.
  5. bu kitaba inceleme yazacağım da nasıl yazacağım? en iyisi hasan ali toptaş' ı karşıma alıp konuşmak sanırım;

    orhan pamuk' tan sonra bir türk yazar daha nobel alırsa bu sen olacaksın yüksek ihtimalle abi. sana bazı sorularım var yalnız:

    ya sen nasıl bir adamsın? derdin ne? amacın ne? o nasıl bir kurgu, o nasıl bir kitap birader? bir insan öyle bir kurgu yapıp, öyle karakterler yaratıp; sisteme, düzene alttan üsten kombine yumruklarla ama aynı zamanda hiç de hissettirmeden dalıp tüm bunların üzerine her cümleyi biçip tartıp böyle bir kitabı nasıl yazar? sen nasıl bir zekasın, nasıl bir manyaksın ey sayın toptaş? bak heba kitabın rafta ama daha cesaret edip de kapağını açamadım. hayır her şey bir yana; böyle ağır bir kitap yazıyorsun, o kitabı yazarken o deli-dahi kurgunun altına giriyorsun, bir de bunun üzerine her cümlede beni orada oraya nasıl atıyorsun? bir insan bir tane dahi olsa koca kitapta öylesine bir cümle yazmaz mı yahu?
    ben bir şeyler yazarım, bundan sonra da yazacağım ama öyle içimi dökeyim diye yazmam. ukalayımdır da sonuna kadar; ben klavyenin başına geçtim mi yazmaya başlarım, ilham filan hikaye. beğenirler beğenmezler umrumda değil ama ben yazdığım şeylerin, iyi yazdığı iddia edilen pek çok kişinin yazdığı şeylere kıyasla çok daha iyi olduğunu biliyorum. insanların beğenmesinden önce kendi istediğim tarzda yazmayı, yazabilmeyi önemsiyorum. bunu tam olarak yaptığım söylenemez. ben okuyucuyu esir alıp ama aynı zamanda da zerre umursamayıp bir şeyler yazmak istiyorum. ona tanrıyı oynamayayım, hangi cümlede ne düşüneceğine o karar versin ama içten içe de onunla alay edeyim ne kadar özgür bırakırsam bırakayım yine de benim tutsağım olsun istiyorum; dahası özgür olduğuna da sonuna kadar inansın istiyorum çünkü bir insanı tutsak etmenin en iyi yolunun onun kendisini özgür sanması olduğuna inanıyorum. yalnız abi, ben bir sayfalık metinde, üstelik tek amacım buyken dahi bu amacı gerçekleştirmekte zorlanırken ve çoğu zaman da başarısız olurken; sen, koca bir kitapta bunu nasıl yapıyorsun? üstelik bunu yaparken böyle manyak bir kurgunun altına nasıl giriyorsun? bir an bile beni kendi halime bırakmıyor ama elimi tutmayı da reddedip istediğini düşün, istediğin gibi yorumla demeyi nasıl beceriyorsun? son bir şey daha; ''kar neden yağar kar!!?'' ekşisözlükte şöyle bir entry var mesela; iç ses gibi ama değil, dış ses gibi ama değil... peki ama ''kar neden yağar kar!!?''
  6. tam bir postmodern roman
    okurken faulkner okuyor hissine kapıldım durdum
    okuması zor, yavaş ilerliyor
    kurgu içinde kurgudan oluşuyor
    bir de okumak isteyenler önceden filmi izleme talihsizliği yaşamamalı benim gibi
    yavaş ilerlemesinin bir sebebi de film senaryosunun romana %99 oranında sadık kalması
  7. yerli kafka lakaplı yazarımızın bu lakabı belki de en çok hak ettiği romanı.
  8. "herkes her şeyi görmekten körleşmişti."

    edebiyatımızda olduğu için mutlu olmamız gereken nadide bir eser.
  9. 17 nisan kitap hediye günü etkinliği kapsamında sevgili @concordea sayesinde tanıştığım eşsiz eser.*

    varlıkla, yokluk arasında düş gördürüyor, gerçeklikleri sorgulatıyor tüm hikaye boyunca.

    "bu konuda her insanın kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken, kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliği ile büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye giyecek diye kendini giydiriyordu."

    şahane bir anlatımı var, nakış gibi işlenmiş cümlelerle.
    olayları tasvirine hayran kalmamak elde değil.

    keyifle okuyacağınız, yazarın diğer eserlerini de merak ettiren muhteşem bir kitap.

    okuyun!
    başkalarının okumasına da vesile olun!
  10. hasan ali toptaş'ın yunus nadi roman ödülü'nü kazandığı, 1993 yılında yayımlanan, anlatmaya nereden başlayacağımı bilemediğim fantastik köy romanı. zaman-mekan ilişkisi, varlık-yokluk sorunları o kadar iyi bir kurguyla verilmiş ki, bu romanın gözden kaçmış olmasına üzülüyorum doğrusu.

    hepimizin zaman zaman istediği, hayal ettiği bir şey vardır hani; hem burada hem de çok uzaklarda olmak. romanda da bunu derinden hisseden ve başını alıp giden bir karakter var... gittiği yerde gördükleri, kaldığı yerde yaşadıkları iç içe geçiyor ve olağandışı bir anlatımla sizi sarıyor, savuruyor, sorgulatıyor...

    kitapta bir karakter var ki, söylediği bir söz kulaklarımda çınlıyor arada bir. sözünü ettiğim karakter cennet'in oğlu olarak anılıyor kitap boyunca, ismi cismi yok...

    2008 yılında ümit ünal tarafından sinemaya uyarlanmıştı bu roman. filmi izleyenler cennet'in oğlu deyince repliği anlamışlardır muhtemelen. *

    roman boyunca yanıt bulamadığımız sorularla doluyor kafamız ve bu sorunun da yanıtını bulamıyoruz bir türlü: "kar, neden yağar kar?"