• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
günden kalanlar - kazuo ishiguro
bir roman düşünün ki asıl anlattığı, tek bir satırında dahi geçmeyen duygular, umutlar, hayal kırıklıkları, özlemler olsun. kazuo ishiguro'nun benzersiz tarzını en iyi ortaya koyduğu eserlerinden biri olan günden kalanlar böyle bir roman...

ingiliz malikânelerinin ihtişamını yitirdiği dönemin son büyük başuşaklarından biridir stevens. amerikalı yeni işvereninin arzuladığı düzeni kurmak için birlikte çalıştığı eski kâhyayı ziyaret etmeye karar verir ve ingiliz taşrasında bir yolculuğa çıkar. yol boyunca karşılaştığı manzaraların ve insanların yarattığı izlenimler anılarıyla ve mesleğinin gereklerine dair düşünceleriyle birleşerek, özenle bastırdığı duygularını ortaya sererken, hayatını idealleri uğruna harcayan stevens basmakalıp fikirleri ve saplantılarıyla okurun kalbini fetheden eşsiz bir kahramana dönüşür.

dokunaklı bir dramın özündeki komiği okura yaşatmayı başaran günden kalanlar, edebiyat tarihinin köşetaşlarından biri.

"katman katman açılan, büyüleyici bir roman."
-the new york times-

"okuru fark ettirmeden sarsan, parlak bir roman."
-newsweek-

"bir yazarın varabileceği en yüksek mertebe... hayranlık uyandıracak derecede cesur ve bütünlüklü bir anlatı."
-the new york review of books-
(tanıtım bülteninden)

*kitap arkası.
  1. gömülü dev'den sonra kazuo ishiguro'da takılı kaldım. ne zaman kitabevine girsem bir kazuo ishiguro kitabıyla çıkıyorum.
    öncelikle, öyle akıcı, heyecanlı bir öykü değil bu. okurken sıkmaz, ama okumayı bırakınca “devamını merak ediyorum, devamını merak ediyorum” da dedirtmez hani.
    günden kalanlar kitabında, bir başuşak'ın (öhöm... büyük başuşak) mesleğine bağlılığını çok iyi işlemiş yazar. bir yolculuk hikayesi. yo, hayır, bir meslek etiği hikayesi. hayır, hayır... dünya düzeninin değişimine; gelişimine ya da gerilemesine şahitlik hikayesi. yine eksik oldu... "aşk" ve "sevgi" kelimelerini bir elin parmakları kadar içeren bir öykü olsa da bu sanırım bir aşk hikayesi.
    insanın herhangi bir şeye bağlılığını sorgulatıyor sıkça; başuşak’ın mesleğine sıkı sıkıya bağlılığı, ama işverenine daha da bağlılığı. bir kişiye koşulsuz şartsız inanmak, onu doğru kabul etmek, onun bilgeliğine koşulsuz güvenmek.
    bizde de vardır bu. arabamıza, akıllı telefonumuza, abimize, babamıza, dayımıza inanır, güveniriz hani. inandıklarımızda sorun olamaz. sorun varsa ya başkalarındadır, ya kendimizde. daha iyi olmalıyız. öz eleştirinin dibine vurmalıyız.
    insana; kararlarını sorgulatıyor sıkça. “öyle yapmasaydım ne olurdu, böyle yapmasaydım olaylar başka türlü gelişirdi.”
    şunu farkediyoruz ki pişmanlıklarımızdan besleniyor korkularımız. evet, bak bu söz güzel oldu. sağda solda freud muroud lafı diye satarsınız artık, o da benden olsun.
    korkularımız pişmanlıklarımızdan besleniyor ve bütün ömrümüzü ya geçmiş için kendimize kendimizi haklı çıkarmaya, ya da geçmişe takılıp kalarak kendimize binlerce keşkeyle dolu yollar açmaya başlıyoruz.
    en sonunda akıllanıp da “önümüzdeki maçlara bakacağız” dediğimizde çok geç olmasa bari. gerçi hiçbir şey için geç değildir ya, neyse...

    bu yukarıda bir sayfa dolusu yazan şeyler kitapta ayan beyan geçmiyor elbette. kitabın amacı da zaten “birileri okusun, özetini başkalarına anlatsın” değil, “birileri okusun, bir şeyler çıkarsın kendince” gibi bir düşünce olunca yukarıdaki onca yazıyı yazmamı haklı çıkarmış oluyorum.
    aferin bana.
    bana niye aferin olsan yahu. aferin kazuo amcaya...
  2. kazuo ishiguro'nun ilk okuduğum kitabı. önce biraz sıkılıp sadece başladığım kitabı bitirme alışkanlığım yüzünden devam ettim. sonra kitap gittikçe ilgimi çekmeye başladı. bitirince de hemen gidip beni asla bırakma kitabını aldım. şimdi o da bitti hemen yenisini almalı. bir şekilde kendini okutturan bir yazar.