• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (7.00)
herkes herkesle dostmuş gibi - barış bıçakçı
"tuhaf bir oyun oynuyor sanki insanlar. birinin öyküsü sürüp giderken, bir hayat devam ederken, yanından geçen, oralarda bir yerde gezen bir başkasına, 'öteki' hayatlara ilişiyor gözümüz, gönlümüz. en derin, en gizli, hem de en sıradan öyküler bunlar.
aynı zamanda bir ankara romanı,bu. sakarya caddesi, yüksel caddesi tandoğan, gar, ulus, ismetpaşa mahallesi, kale, bahçeli, 1. cadde, kumrular, tunus, tunalı, kuğulu park, güven park, gençlik parkı.
hiç bir insanın sıradan olmadığını gösteren öyküleriyle, sıradan insanlar."
  1. yanınızdan geçip giden insanların ne düşündüğünü, nereye gittiğini, ne yaptığını, kiminle konuştuğunu merak ediyorsanız bu kitabı okumalısınız.
    okurken kendinizi o parkta oturmuş insanları seyrederken bulacaksınız hele bir de mekanları biliyorsanız kitap artık gerçek bir anıya dönüşecektir.
    ha bir de dedikleri gibi şair elinden çıkma bir roman.
  2. tarzından ötürü pek çok insanın beğenmeme potansiyeli vardır bu kitabı ancak ben çok beğenerek okumuştum. evet çok bi şey katmaz belki size bitirdiğinizde , kapağı kapatıp derin düşüncelere dalmazsınız ama okurken çok hoş bi tat bırakır damağınızda
    bragi
  3. barış bıçakçı' nın ilk romanı. genelde övülmüş ama ben beğenmedim. ilk başlarda daha önce karşılaşmadığınız bir post modern roman örneği sanıyorsunuz kitabı ama alakası yok. kısa kısa hikayeleri sadece başlıklarla ayırmadan anlatmış yazar ki bence bunda hiçbir enteresanlık yok. ben başlarda karakterlerin bir şekilde ortak noktaları olacağını, sürekli değişen öznelerin aynı olayın parçaları olduğunu sanmıştım ama öyle değil. çok daha basit bir durum var. bir adamın hikayesi anlatılırken bir yerde kesiliyor hikaye ve o adamın yanından geçtiği bir kadının hikayesi başlıyor örneğin. bunları ayrı ayrı başlıklarda anlatmakla, başlık kullanmadan paragraf başında yeni birinin hikayesine başlamanın bence hiçbir farkı yok. çok fazla hikaye var üstelik, dolayısıyla hiçbir karaktere tam olarak bağlanamıyorsunuz. kitabın arka kapağında değil ama bir tanıtım yazısında(belki önceki baskıların arka kapağında da bu vardır) sait faik' in öyküleriyle benzerlikle olduğundan bahsedilmiş. benim de aklıma tam olarak bu geldi okurken. kitabın bir şanssızlığı da kitabı modiano' nun bir gençlik kitabıyla birlikte okumam oldu. bir modiano kitabının daha 3. sayfasında modiano' nun neden nobel aldığıyla ilgili ipuçlarına rastlıyorsunuz. adam inanılmaz özgün, daha 3. sayfada hüzne boğuyor sizi ama bunu hiç de hüzünlü şeyler anlatmadan yapıyor. işte böyle kendine has bir üslubun yanında bu kitabı okuyunca üslubunu yetersiz hatta yapmacık buluyorsun.
    karakteristik bir ilk roman olmuş. yazar ne biliyorsa, neye sahipse hepsini dökmek istemiş. bunu murat menteş kadar acemice yapmamış ama, çok daha özenli davranmış. yine de bu konuda beni rahatsız eden bir detayı atlayamayacağım. bilmem kimin tablosuna benzetmiş bir şeyi. ne alaka ya? kitabın orasında durup kimmiş bu ressam tabloları nasılmış moduna neden sokuyorsun ki beni? ben sevmiyorum bunu. ben de bir yazı yazarak araya hiç bilmediğiniz şarkı isimleri koyarım, bu marifet değil. belki de yazar gerçekten daha uygun bir benzetme bulamadığından yazmış bunu ama kitabın bir ilk roman olduğunu, yazarın kitap boyunca takındığı tavrı ve kendince müthiş olan klişe finalini(tam bir ilk roman finali işte) düşününce bana bariz şekilde ilk roman heyecanı ve şovu için yapılmış gibi geliyor o ressam atfı. itiraf edeyim kitabı sevmediğimden biraz zorlama bir eleştiri yaptım bu paragrafta.
    bir de hikayeler çok kısa olmasına rağmen kendi içlerinde bile yer yer kopukluklar var ama tabii kitabı sevemeyip konsantre olamadığımdan muhtemelen bana öyle gelmiştir, çok bir şey diyemem o yüzden. ayrıca bazı hikayeler müthiş çarpıcıyken bazıları umurunuzda bile olmayacak şeyler.
    ankaralı olsam, ankara' yı sevsem belki daha çok severdim bu kitabı ama ben bu tarz yazarlardan sıkıldım. illa bu tarz okuyacaksanız en krallarını okuyun bari de boşa zaman kaybetmeyin, kendime de söylüyorum tabii bunu. kötü yazar, kötü kitap / iyi yazar, iyi kitap deyip de genelleyemem, öyle objektif bir tahlil yapacak donanıma da sahip değilim. benim nazarımda kötü kitap, kötü yazar ama bunu söylerken hasan ali toptaş' ı bir kriter olarak alıyorum ben mesela. piyasada yazarım diye dolanan boş beleş adamların yanında da bir derdi olan, ne söylediğini bilen bir kitap ve yazar var karşınızda.
    kenan yarar’ ın penguen’ deki köşesinde karanlık hikayeleri olurdu. şimdi hilal’ i çiziyor sanırım da o zamanlar her hafta farklı bir tema işlerdi. taksim de takılan insanların kafasından oklar çıkarmış, hepsinin hayatını 3 4 cümle ile özetlemiş ve sonunda da bu bu insanlar birbirlerini bir daha hiç görmeden ölecekler demişti. öyle kalmıştım o gerçekle yüzleşince. garip gelmişti. her gün yanından geçip gittiğimiz, hiç dokunmadığımız hayatlar... bazen güzel bir kalça, bazen hoş bir koku, bazen başka yere bakmak sonucu gerçekleşen bir çarpışma gibi tesadüfi nedenlere dayanan tanışıklıklarla bambaşka yöne doğru kırılan hayatlar. işte o değmeden geçtiğimiz insanların hikayesi bu kitap ama gel gelelim ben kenan yarar’ ın o bir sayfalık çizimini bu kitaptan çok daha yaratıcı ve yıkıcı bulmuştum. kenan yarar’ ı okuyun müthiş çizer.
  4. 1 aydır elimde sürünen kitap. suç ve ceza'dan sonra ne okusam kesmeyecekti biliyorum ama bu kitabın dağınıklığı beni bitirdi. incecik olmasına rağmen ne bitirebiliyorum ne de ha deyince biter diye yeni bir kitaba başlayabiliyorum kötürüm oldum resmen. aslında çok severim barış bıçakçı'yı, zaten elime alıp okumaya başlayınca da güzel, özellikle bizim büyük çaresizliğimiz'e selam çakan ender, çetin satırları çok hoş. bir sürü güzel cümle var ama işte durduk yere hadi okuyayım hissi gelmiyor bir türlü. derli topluluk çok önemliymiş bir kitapta, çok iyi anladım.
  5. bu kitabı bitirmeden önce yazdığım tanımda haksızlık etmişim meğerse. o yüzden bitirdikten sonraki asıl yorumum için yeni bir tanım yazmaya karar verdim:

    "birbirinden güzel altı çizili satırlarla dolu olan bu kitabın barış bıçakçı'nın ilk kitabı olması kanıtlıyor aslında onun ne kadar yetenekli bir yazar olduğunu. buram buram ankara kokan birbirinden kopuk ama birbirine bağlı öykülerle dolu olan bu kitap aslında tam da hayat gibi. tüm öyküler iç içe aslında ama biz farkında değiliz. dahası, herkes "herkesle dostmuş gibi", ama gerçekten öyle mi?
  6. bu kitabın özeti bence doğru mesafeyi ayarlayabilme becerisidir. barış bıçakçı'nın yeteneğinin de (son kitabı* hariç) burada gizli olduğunu düşünmüşümdür hep.

    insanları çok uzak bir mesafeden izler ve değerlendirmeye kalkarsanız kendinizi müthiş genellemeler yapıp hayatı çözmüş (!) bulabilirsiniz. koyduğunuz mesafede yarattığınız fanusunuzda steril bir huzurla bir süre iyi de idare edebilirsiniz hani.

    ne var ki eğer yetenekli bir teraryum ustasının özenle yerleştirdiği bir biblo değilseniz temas kaçınılmazdır. çarpışmaların ardından bunu bir temas ya da kaza olarak algılamak ise tamamen sizin tercihinizdir.

    ne çok uzak ne çok yakın...parmağınızı kol boyu bir mesafeden burnunuzun ucuna doğru yaklaştırırken parmak izinizi tüm netliğiyle inceleyebileceğiniz bir mesafe vardır; kişinin anatomisine, görme yeteneğine, ışığa, dikkat düzeyine göre değişir. doğru mesafeyi ayarlayamayan "herkes herkesle dostmuş gibi" zanneder.
    mesut