• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.67)
Yazar john locke
insan anlığı üzerine bir deneme - john locke
ilk baskısı 1690 yılında yapılan "insan anlığı üzerine bir deneme" yüzyıllar boyunca batı felsefesinin başyapıtlarından biri olma niteliğini korumuştur. bilgilerin kaynağının deneyde ve duyumlarda olduğunu, ruhun da bunlara dayanarak düşünceyi geliştirdiğini ileri süren locke'un felsefesi descartes'ın doğuştan idelerini reddeden duyumcu bir maddeciliktir.yayımlandığı günden bu yana ateşli tartışmalara neden olan bu temel kitabı değerli felsefecimiz vehbi hacıkadiroğlu'nun özenli çevirisiyle sunuyoruz. (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. locke' un insan bilgisinin kaynağını ve derecelerini araştırdığı denemesi. empirist görüşe göre insan zihninde doğuştan hiçbir bilgi yoktur.insan zihni bu nedenle tabula rasa' ya benzetilir (letonca' da boş levha). locke' a göre de bu boş levha, deneyimlerin hazırladığı zeminle edinilen bilgilerle donatılır, ve insan zihninin yapı taşı bu şekilde oluşur. boş bir kumbaraya çeşitli büyüklük ve değerlerde bozuk paralar attığınızı ve bunları biriktirdiğinizi düşünün. boş kumbara, insan zihni. bozuk paralar ise gündelik hayatta duyumlar ve düşünümlerimizle sahip olduğumuz deneyimler. empiristlere kumbaranın en başta boş olduğunu düşündüren nedir? locke bu nedenleri şöyle açıklıyor;

    1) eğer bir önerme-yani ya kesin doğru ya da kesin yanlış olan içerik-doğuştansa; onu oluşturan idelerin de doğuştan olması gerekir. (locke ideyi denemede birçok kez kullanır ve farklı farklı tanımlar; bunlardan biri de düşünme sırasında zihnin üzerinde durduğu şeydir.) ama doğuştan ideler yoktur; yani zihinde idelerin ve buna bağlı olarak bilginin ve onaylamanın da bulunmadığı bir zaman var olmuştur. bu da doğuştan olmadığını gösterir. yani önermeler de doğuştan olamaz. örneğin “bir şey neyse odur.” ya da “bir şeyin hem olması hem de olmaması olanaksızdır.” özsözleri doğru olduğu halde soyuttur ve birkaç yaşındaki çocuğun kavrayış yetisini aşar.

    2) bilgiler zihne doğuştan kazılmış olamaz; çünkü bu bebeklerde çocuklarda ve delilerde yoktur. aksi takdirde bu insanların algılamasının ve bu sözde doğuştan doğruları kabul etmesinin normal olduğu düşünülecektir. ama değildir. çocuklarda,cahillerde,delilerde mantığın ana prensiplerinin (özdeşlik, üçüncü hali imkansızlığı ve çelişmezlik) de olması gerekirdi ama yok. demek ki doğuştan değil.

    3) eğer zihne kazınmış kavramlar varsa nasıl olur da bilinmezler? bir kavramın zihne kazılı olduğu ve aynı zamanda zihnin onu bilmediği ya da henüz onun ayrımına varmadığını söylemek çelişkidir. insan bir şey ya bilir ya bilmez. zaten zihin; bilincine varmadığı bir bilgiyi içinde bulunduramaz.

    4) bir de usu kullanmaya başladıktan sonra daha önceden bildiğimiz bilgiyi aktifleştirebiliriz görüşü var.sözde kazılı olan o bilgilerin usla keşfedilmesi, bir kimseye daha önce bildiği bir şeyi yeniden usla buldurtmaya çalışmaktır. insanlarda bu doğuştan bilgi varsa ve usu kullanıncaya dek bunun böyle olduğunu bilmiyorlarsa; insanlar bunu hem biliyor hem de bilmiyor demektir ki bu da çelişkinin meydanda olduğundan başka hiçbir şey kanıtlamaz.

    5) bir şeyleri doğuştan biliyorsak; o zaman “tatlı acı değildir” ya da “bir iki daha üç eder” gibi binlerce benzerinin de doğuştan olması gerekir. eğer birileri çıkıp bunların da doğuştan olduğunu söylerse; bütün renk, ses, tat ve benzeri idelerinizin de doğuştan olduğunu savunur ki bu deneyim ve gözleme aykırıdır. tadını bilmediğiniz bir şeyin, örneğin mango, tadını temsil edecek ve onu fiilen yemenize gerek kalmadan size bildirecek bir şeylerin var olmaması, bilginin doğuştan olmadığının kanıtıdır. mangonun tadını alabilmenizin ve bu tadı zihninizde yer edecek bir bilgi olarak işleyebilmenizin tek yolu onu deneyimlemektir.

    6) doğuştan bilgi, doğuştan düşünceyi de getirir; daha doğrusu getirmesi gerekir. çünkü zihin, üzerinde hiç düşünmediği bir şeyin doğruluğunu ya da yanlışlığını kabul edemez. şimdilerde üzerinde düşündüğünüz ve son aşamada doğruluğuna ya da yanlışlığına karar verdiğiniz bir şeyleri ele alın; mesela tanrının var olduğunu düşünüyorsunuz, insanların değişebileceğini düşünüyorsunuz, toplumun bireyi baskı altında tuttuğunu düşünüyorsunuz ya da zıt taraftan da bakılabilir; hayatın bir anlamı olduğunu düşünmüyorsunuz, yaptığınız hatalar için affedileceğinizi düşünmüyorsunuz, objektif olmanın mümkün olduğunu düşünmüyorsunuz vesaire vesaire. eğer doğuştan bilgi, ve dolayısıyla doğuştan düşünce varsa; tüm bu düşünümleriniz, annenizin karnından çıktığınızda zihninizdeydi demek oluyor. yani tanrı, insan, birey, toplum ve kişiliğiniz hakkındaki düşünceleriniz, bunları edindiğiniz deneyimlerinizden ya da muhakemenizden değil, doğuştanlıkla oluştu. farklı bir zamanda, farklı bir şehirde, farklı bir aileye ve farklı bir cinsiyetle doğmuş olsaydınız bile şimdiki düşüncelerinize sahip olacaktınız. empiristler bundaki asılsızlığı işte böyle açıklıyor; kendi kontrolümüzle, algılayışımızla ve deneyimlerimizle algılamadığımız hiçbir şey bilgi değildir. ne zaman, kimlerin çocuğu olarak ve hangi şekilde doğacağımızı kontrol edemediğimize göre bu kontrolsüzlükte şimdiki bilgi havuzumuzu oluşturmuş olamayız. bu yüzden konu bilgi olduğunda doğuştanlık yoktur.

    doğuştan değilse bilgiyi nasıl buluyor, işliyor ve zihnimize katıyoruz?

    “bütün ideler duyum ya da düşünümden elde edilir. zihnin beyaz bir kağıt olduğunu düşünelim;bu nasıl donatılır? zihin, ne yapıp ediyor da bilginin bütün gereçlerini buluyor? bunu tek sözcükle yanıtlıyorum; deney. bilgimizin temelinde deney yatar. anlığımızı yani anlama kapasitemizi donatan şey içsel ve dışsal duyumumuzdur. bunlar bilgimizi oluşturan idelerin oluştuğu iki kaynaktır.” der ve duyularımıza duyduğumuz güvenin erişebileceğimiz en büyük güven olduğunu savunur.

    duyum deneme’de şöyle tanımlanıyor;

    “dışımızda algıladığımız her şeyi duyumla algılarız; böylece sarı, ak, sıcak, soğuk, sert, acı, tatlı idelerini elde ederiz. idelerimizin büyük bölümünün bu büyük kaynağı tümüyle duyulara bağlı olduğu ve anlığa onlar aracılığında iletildiği için buna duyum diyorum…”

    locke’a göre bizi bilgiye ulaştıracak olan idenin öteki kaynağı da düşünümdür;

    “…zihnimiz çalışırken, kendi içimizde yaptığı işlemlerin de algıları vardır. bu işlemler ruhumuzda olup bitenlerdir. bu hepimizde vardır. dışsal bir nesne değildir. dışsal nesne olmadığı için duyum değilse de ona çok benzer. buna da içsel duyu denilmesi yerinde olacak. fakat ötekinin adını duyum koyduğuma göre, buna da düşünüm diyorum. düşünüm dediğimde anlatmak istediğim; zihnimizin kendi içimizde başlayan işlemleridir, ve öznelliğimizdir…”

    bilgi idelerden, ideler ise duyum ve düşünümlerimizden elde edilir. bilgi; iki ide arasındaki uyuşma ya da uyuşmamanın algılanmasıdır. bu algının bulunduğu yerde bilgi de vardır; bulunmadığı yerde varsayacak ya da inanacak bir şey bulabiliriz ama bilgiyi bulamayız.