• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.67)
irrational man - woody allen
woody allen'ın yeni filmi, küçük bir kasabanın küçük bir kampüsünde felsefe profesörlüğü yapan ve orta yaş bunalımı dahil pek çok krizi üst üste yaşayan bir adamın hayatını değiştirme çabasını perdeye taşıyor. profesör abe lucas duygusal anlamda dibe vurduğu bir dönemde küçük bir kasabaya taşınır ve buradaki üniversitede ders vermeye başlar. dersini alan gençlerden biri olan jill pollard sınıfın en parlak öğrencisidir ve zamanla ikisi arasındaki arkadaşlık ilerler. jill, sevgilisi roy ile uzun süredir mutlu bir birliktelik yaşasa da abe'i çekici bulmaktan kendini alamaz. abe ve jill birlikte vakit geçirdikleri günlerden birinde bir yabancının konuşmasına kulak misafiri olurlar. abe kadının anlattıklarından fazlasıyla etkilenir ve kendisi de dahil birçok kişinin hayatını derinden etkileyecek bir karar alır.
başrollerinde emma stone ve joaquin phoenix'i izlediğimiz filmin oyuncu kadrosunda jamie blackley, betsy aidem, ethan phillips ve paula plum gibi isimler bulunuyor.
  1. woody allen yönetmenlik kariyerinde onu yapışmış olan özgün tarzı, özgün konuları ve konuları işleyiş şekli ile karşımıza önceki filmlerinin tadını sağlamayı ve birkaç farklılıkla bizi şaşırtmayı yine başarıyor. ''mantıksız adam'' da , varoluşsal sıkıntılar içinde debelenen, üniversitenin yeni felsefe hocası abe lucas, amerikaya özgü huzur dolu, sakin sanatsal ve tarihi üniversitenin olduğu bölgeye - newport, rhode island -
    gider. gittiği yere gitmeden önce namını götürmüş olan abe'i üniversite hocaları ve öğrencileri sabırsızlıkla beklemektedir. filmde hafif müzik eşliğinde abe'in düşünce dünyası - özellikle varoluşçulardan alıntı yapar - ve abe'in dersini alacak olan öğrencilerinden jill'in düşüncelerini görürüz. film temelde bu ikilinin ilişkisi ortasında ilerlese bile asıl adamımızın abe lucas olduğu tartışılmaz bir gerçektir. hayatı anlamsız, beyhude gören baş karakterimizin kafede kulak misafiri olduğu kadına yardım etmek için bir yargıcı öldürmeye karar vermesi ile hayatı yeniden anlamlı hale gelir ve filmimiz de o andan itibaren, diyalogların yanında bir hareket de başlar. yönetmenin ve senaristin - yani woody allen'ın - filmde de belirttiği gibi harekete geçmek beylik laflar etmek ve lafların arasında kaybolmaktan daha iyidir.

    yönetmen her senaryosunda felsefeyi kullansa bile bu kadar açık ve alenen kullandığı ilk filmin bu film olduğunu belirtmemiz gerekir. adeta sinemadaki yorgunluğunu bu filmdeki açıklık ile bize göstermiş, seyirciye ayrıntı da fark edebileceği sadece birkaç küçük bölüm bırakmıştır.

    sinema tarihinde mantıksız adam gibi ders verme ve bir konu üzerine düşündürme amacı taşıyan birçok film bulunmaktadır ancak genelde bu kadar yoğun düşünce ve felsefe dolu filmleri akıcı tutmak sinemada pek görülen bir şey değildir. woody ; hem bu ciddiyeti yakalamış hem de mükemmel oyunculuklar, tatlı müzikler, iç konuşmalar ve hızlı sahne geçişleri ile sıkmadan filmi seyirciye izlettirebilmiştir.

    ''mantıksız adam'' filminden 10 yıl önce çekmiş olduğu ''match point - woody allen'' filmini izleyenler eminim bu iki filmin benzerliğini fark etmişlerdir. önceki filmde de iç konuşmalar, ateşli sahneler ve bu film kadar olmasa da felsefi öğretiler karşımıza gelmekteydi. abe lucas'ın şans ve rastlantısallık üzerine yazdığı makaleler üzerine yapılan sohbetler ve match point filminin çıkış noktası olan şans ve onun hayatımızdaki etkisi üzerine konuşmalara arasındaki benzerlik fark edilemeyecek gibi değil. bence woody şans üzerindeki düşüncelerini match point - woody allen filmi ile izleyici ile buluşturduğunu düşünmüş ama rastlantı konusunun şansdan farklı olduğuna kanaat getirip o eksiğini de uyumsuz adamla kapatmak istemiş olabilir. tabi bu mantıksız adam filminin arka planda kalan, 2.kısımı ile alakalı bir durum. filmin bize sormak istediği temel soru '' gerçekten bazı adamlar ölse dünya daha iyi bir yer olur mu ? '' sorusu idi. ahlak, dünyaya, insana ve tabii ki yaşama bakış. bu filmin içinde bu konuların hepsi var.
    filmi woody'nin sıradan bir filmi olarak nitelendirmek isteyebilirsiniz ama sizi yine düşündürdüğünü, ikilemde bıraktığını ve üzerine konuşturduğunu inkar edemezsiniz. allen kamera açısıyla, anlatımıyla yine kendisine has bir yapıt ortaya koyuyor.

    filmi izledikten sonra okumanız önerilir.

    film üzerine

    woody allen'ı mantıksız adam (2015) filmi farklılığından, alışagelmişin dışında olmasından dolayı eleştirilebilir ancak onun özgün olmadığını, kendine has film çekim ve anlatım tarzı olmadığını kimse söyleyemez. woody'nin filmin içindeki gerilim sahnelerinde bile seyirciyi germe niyeti yok. o sadece sorusunu sormak ve konuyu anlatmak istiyor.
    özellikle abe lucas'ın kendisi ahlaklı bir insan olarak kötü bir insanı öldürmesi durumu üzerine yoğunlaşıyoruz. felsefe ve ahlak açısından tam anlamıyla karar veremediğimiz bu soruyu soran woody'de kendi yaşadığı ikilemi diğer insanlarla paylaşıyor. evet kötü bir adamı öldürmek doğru olabilir mi ? cinayet meşrulaştırılabilir mi ? cinayetin meşru olabileceği ihtimalini düşünmenin ne kadar doğal olduğunu gözlerimizin önüne sererken aynı zaman da kendimizle alakalı birçok kapıyı da açmamıza sebep oluyor.
    adeta cevabın içinde benliğimizin bir kısmını sakladığımız, ağır bir soru soruyor bize. soruya tam anlamıyla cevap vermeyip filme devam eden woody, hapishaneye masum birini sokarak işleri iyice karıştırarak karakterimizi sıkıştırıyor. doğru olanı yaptığını düşünen, kendini ahlaklı gören abe lucas masum birinin hapiste çürümesine izin verecek mi ? bu hem bizim hem de karakterimizin ikinci sorusunu oluşturuyor ve woody bu sefer cevabını vermekten kaçmıyor. mantıksız adam, yeniden hayata dönmüş, zevkleri, hazzı olan adam yaşamayı seçiyor. seçimin ahlaksız olduğunun, etik olmadığının farkında ama yaşamı seçmekten kendini alı koyamıyor. neden ? çünkü yaşama içgüdüsü her zaman üstün gelir. insanın kendisinden önce kanı yaşamayı seçer. bir de kendi istekleri ve yaşamın tatlılığı eklendi mi insan yanlış olduğunu düşündüğü her şeye gözlerini kapayabilir. şu şekilde düşünelim ; asla geçmeyeceğini düşündüğümüz birçok duruma düşeriz. bir yakınımızın kaybı veya gitmesi, bir hastalık veya dünyanın çektiği acılar. onların yaşamımızı engelleyeceğini, asla mutlu olamayacağımızı, bunu istemeyeceğimizi düşündürdüğü anlar vardır ama sonuçta ne olur ? biraz zaman geçer ve yaşama içgüdüsü üstün gelir ve yaşarız. ben olayın daha insansı tarafından örnek verdim ama bu ahlaksız bir olay söz konusu olsa bile geçerli bir durum. ihanet, bir insanı üzmek gibi durumları yaşayan veya yaşatan insanlarda yaşama içgüdüsüne karşı gelemez ve devam eder. woody bu gerçeğin eğitimle ya da hayatta birçok şeyi yaşamış olmakla bile değişmeyeceği gerçeğini bize gösterir ve yaşama bakışımızın daha gerçek olan bir yüzünü gözümüzün önüne serer.
  2. yine zekice kurgulanmış bir woody filmi. rastlantılar ve seçimler üzerinden suç ve ceza kavramlarına farklı bir bakış. kant ve dostoyevski göndermeleri harikaydı.
    woody benzer bir teknik ve kurgu ile "match point" i yapmış ve -işte buuu! dememe neden olmuştu.
    bu filmi ekstra özel kılan bir şey daha var benim için. filmin belirli bir noktasına kadar o kadar çok şey gördüm ki kendimden. şaşırıp kaldım. hayır bu - oğuz atay tutunamayanlarda beni yazmış - tarzı bir tepki değil.
    çok daha fazlası. ve rastlantisalliga takmış woody 'e bu rastlantilardan bahsetsem o bile şaşırirdi.
    adamsın woody. her biji.
    edit: söylemeden geçemeyeceğim.
    el feneri detayı harikaydı.
  3. egsiztansiyal sözde çıkımsızlıkların, buhranların getirisiyle kendi 'adalet' kavramını işletmeye çalışan bir felsefe öğretmeninin yüzeysel macerası.

    felsefi art planın, yanlış felsefeciler üzerinden yükselirse woody allen'in yaptığı gibi böyle vasat bir film çıkar ortaya.
    önceleyin kant'ın doğruculuğunu modern dünyaya entegre etmeye çalışan bir düşünür, felsefeci başta dediğim gibi ancak sözde bir varoluşsal buhran içre düşer. başlangıcı kant olan ve sonucu da ona bağlı olarak gelişen herhangi bir felsefi düşünüş prosesinin ana karakterde olduğu gibi bir dip'telik, nihai'delik, çöküş yaratması nâmümkündür.

    bu prosesten çıkacak olan ancak dostoyevskiyen içi boş bir debdebedir. ki zaten woody allen'ın bunu yadsıdığı da söylenemez. bu türden debdebeleri seviyor ve çekiyor. match point'te de olduğu gibi.
    fakat sanki dünyanın tözünü, tılsımını çözmesine ramak kalmış, bunun sıkıntısını çekiyormuş gibi aks etmesi seyirciye, karakterlerini, filmlerinin bahsettiğim safsatalığının altını çizendir.

    bu sadece gerzek, toplumcu 'felsefecileri' eğlendirir. bu eğlendirişi ise woody allen'i asla bir tarkovsky, haneke, trier, bela tarr v.d. ile aynı kulvara sokamayacak.