• youreads puanı (8.00)
  1. yaşın ilerler, "tamam artık, kaptım. hayat nasil yasanir ogrendim" dersin.. bir bakmissin çözdükçe dolaşıyor..
  2. öyle uzak ki yerim ... elimi uzatsam saçlarına dokunacak kadar uzağım. gözlerini her kaçırmak istediğin anda, menzilinden çıkamayacak kadar, verdiğin nefesin ciğerlerimdeki alveollere yapışıp bırakmak istemeyeceği kadar uzağım. fısıltının beynimde desibel rekorları kırdığı beşiktaş maçları gibi uzağım...

    ilk fotoğrafımızın çekildiği anıttan, beni ilk öptüğün sınıftan, ilk sarıldığın o köşeden, korkarak kan verirken elimi tuttuğun sandalyeden, ilk tatlı yediğimiz polis evinden, başını omzuma koyduğun o göl başından, ders notuma "ben de seni çok seviyorum lan" yazdığın kütüphaneden, kilometrelerce yürüdüğümüz yollardan, o yollarda söylediğin zeki müren şarkılarından, her beşliğinin ilk dizesinin ilk harfinden adının çıktığı, dinlerken gözyaşlarını tutamadığın şiirden, "bir menekşe kokusunda seni aramak var ya" dizesinin müsebbibi sana hediye ettiğim o kokmayan çiçekten, yaz başında vedalaşırken oturduğumuz o düğün salonunun merdivenlerinden ve o uzun yürüyüşlerimizde bizi yağmurdan koruyan şemsiyemizden... ve seninle geçirdiğimiz ömrümün neşe dolu o çok güzel 6 ayından, her birinde benliğimin bir zerresini eksilecek, bırakacak kadar uzağım, senli dünlerden. öyle uzak ki... uzakları aşıyor...

    ayrılık dediğimiz mefhum öyle güçlü bir yalnızlığı körüklüyor ki, rüzgarın etkisinde gittikçe harlanan ve kontrol altına alınamayan bir orman yangını gibi büyüyor yalnızlığım. domino taşı etkisi belki de... sen gittikten sonra içimdeki yalnızlığı hiçbir kalabalık dolduramıyor. dostlar senli dünleri dinlemekten bıktı ve hatta birçoğu ta o zamandan hoşnut değildi biliyorum, ama ben de ayrılığımızın hediyesi o namuslu yalnızlığımı paylaşmaya çalışmaktan yoruldum sanırım artık. annem, babam, teyzem, halam, en yakın 3 arkadaşım, bu şehrin bana kazandırdığı dost dediğim birkaç kişi... bazıları fiziksel olarak uzak mesafedeler, bazıları mental olarak... biliyorsun, büyüğüm saydığım bir abim vardı, ara sıra senden bahis açılırdı, sabırla dinler ve iyi-kötü yorumlar yapar, kah güldürür kah düşündürür ama önemli hissettirirdi. onu eylülde kaybettik trafik kazasında. senli hatıralarımı paylaşmak istediğim insanlar ya yok, ya dinlemek istemiyorlar ve bunlara ek olarak benim de anlatacak gücüm tükendi sanırım... sevdiklerim, özlediklerim, bu sıfatlar bünyesinde kesişim kümesi oluşturan sen... herkesten öyle ayrıyım ki... öyle ayrıyız ki... bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor...

    ya her şeyim ya hiçim... sen olmayınca yaşayamıyorum, sen benim her şeyim idin, senli dünlerin müptezeli oldum demiyorum. hayat, devam ediyor, günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor. flört denemelerim, görüştüklerim, gülüştüklerim oluyor. galatasaray maçlarını izler oldum. umurumda olmayan futboldan, haftada bir 90 dakka da olsa medet umup kafa dağıtıyorum. perşembe akşamları içip zeki müren dinliyorum. bazen eski fotolarımıza bakıyor, ses kayıtlarımızı dinliyor, sigara üstüne sigara yakıyorum. soğuk gecelerde tek başıma şehri uzun yürüyüşlerimle meşgul ediyor, ders çalışıyor, ara sıra arkadaşlarla memleket kurtarmacılık oynuyorum, kitaplar biriktirmiştim, liste yapmıştık okumak için, o listeye el atıyorum ara ara. filmler izliyor, how i met your mother'ı kaçıncı kez izlediğimi hatırlamaz bir halde baştan alıp takip ediyorum. devlet tiyatrosunun nimetlerinden faydalanıyor ve haftada bir oyun izliyorum. geçen haftaki oyun hayatı sorgulattı mesela, ölüm üzerine bir oyundu... bomboş kalmadım yani anlayacağın, show must go on deyiminin başrolüyüm ve şov devam ediyor, üstüme düşeni, rolümü sürdürüyorum sensiz de. bazen umursamaz, bazen takıntılı, bazen düşünceli, bazen unutkan... bir daha senle asla, başkasıyla da seninle olduğumuz gibi olmayacağımı bile bile... sormuşsun ya hani geçenlerde soslu nasıl, onu özlüyorum diye... sorma. sorma lütfen. adını duyunca kendimi 1939 eylül'ünde bir sabah gözlerini açtığında nazi tanklarını kapısının önünde görmüş polonyalılar gibi hissediyorum. o yüzden sorma, lütfen sorma dünyam ne biçim...

    bir kördüğüm ki içim... o son gün, "ben senin sırtında bir yüküm" demiştin, hamallıktan kurtarmıştın beni kendince. başkalarının savına göre beni aradan çıkardığın, benim hala rasyonel bir değerlendirme yapmaktan kaçındığım o gün... bazı olgular ve veriler olayı çözmeyi başarmamı sağlayabilirdi. çözmek istedim mi, bu yolda çalıştım mı bilmiyorum ama neden sorusunun cevabını duymaktan korkuyorum belki de, belki de öğrensem ne olacak ki sanki, neyi geri getirir, geçmişi onarır mı ki diyorum, bilmiyorum. gidişini ilk gün idrak edemeden sakin ve soğukkanlı kalmış bir fıstık olarak, yediği kurşunun acısını gün geçtikçe, yaranın soğumasıyla daha da artan bir sızıyla hissediyorum artık. varsın böyle olsun. varsın geçmişin sancısı yavaş yavaş çıksın. bırak da tufanların kol gezdiği bir dağ başı misali heybetiyle kördüğüm olsun yüreğim alışa alışa, zira çözdükçe dolaşıyor...