1. ölümden korkmak gereksizdir. varlık ve ölüm eş zamanlı var olamayan olgulardır. tıpkı gece ve gündüz gibi. açlık ve tokluk gibi.
    hele ki burada 'öldüm' korkusundan bahsediyoruz. 'öleceğim' korkusu değil öyle mi ?
    hiç 'öldüm' ün korkusu olur mu? görelim bakalım.
    ölüm, bireyin nefes aldığı hiçbir 'an'da söz konusu değildir. hayatı değerli yapan, sınırlı olmasıdır. sonsuz yaşam, üzerine pek düşünülmez ancak aslında sonsuz acıyı beraberinde getirecektir. ölüm bedeni kuşattığında ise bireyin varlığı söz konusu değildir. (elbette ki manevi varlık konusuna değinmiyoruz.)

    dolayısıyla varoluşumuzun jübilesi, adeta bir araba yarışındaki son checkpoint ve nihayetinde 'finish' imiz olandır ölüm. korkmak anlamsızdır denir, korkmayın ve yaşayın denir yukarıda söylediğim gibi. peki işler bu kadar kolay mı?

    bireyin asıl korktuğu ölüm değildir. korkulan , bilinmeyene gitmektir. öyle ya da böyle, düşe kalka yaşanmış bir ömrün ardından, bilinen tek somutluğun ötesine geçmek ve terk etmek zorunda bırakılmaktır. yoksa ölümün ne olduğunu anlamamız dahi mümkün değildir. ölüm, bir 'an' dır.

    bana acı gelen, daha çok sevemeyecek olmaktır. ölüm geldiğinde en güzel hissi, sevebilmeyi alacaktır ellerimizden. bizi bu hayata bağlayan en kuvvetli zinciri, aşkı. öyleyse ölümü alt etmenin bir yolunu düşünmeliyim belki de?
    onu sevmek. bütün sevgiyi yok etmek üzere gelen ölüme sunmak en güçlü sevgiyi. onun bir son olmadığını kavrayarak. tasavvufla değil. gerçeği ve doğayı kabul ederek.

    güzel bir alıntı yapalım :

    "...ve ölüm zamanı yarattı. öldüreceği şeylerin büyümesi için."

    düzeltmeler - ekstra bir paragraf
  2. genelde uyandığımda yaşadığım durum. bana seslenilmeyince ruh formunda gezindiğimi düşünüyorum.