1. sol'un vicdanın sesi olan duruşuyla , bu hakikat taliplerini kendi mahallesine çekmiş olmasına şaşmamalı. ve fakat sadece kendi doğrularının hakikat olduğu savını biraz da ezbere ve sloganvari tekrar edince, kendi antitezlerinin düştüğü yöntem hatasına düşüyor solcular. dillendirilmesi gereken özgür düşünce ve tartışma zeminlerinin zenginleştirilmesi yönünde olmalıdır. hakikatin ne olduğu degil, belki de neye işaret ettiği tartışılabilir fikrimce. birkaç yüzyılda bir değişen ve gelişen, dolayısıyla dönüşen bilimsel bilgiye bile bihakkin guvenemezken, sadece bir yerde takılıp kalmanın zaman kaybı olduğu bir gerçektir. belki de zaman kaybı olmayan ne var ki diye de sorulabilir. ve belki salt zaman kaybı için yasiyorumdur ben. bundan kime ne?
  2. gerçekten okumaya ve düşünmeye meyyal ise ortada bir zaman kaybı olmadığını düşünmeli bence. hegel'i marx'ın nasıl yorumladığını öğrenir geçer. su akar yolunu bulur. fanatiklik edecekse, ilk dereyi umman sandıysa çok da düşünmeye meyyal değildir. eğer inandığın şeyler insanı erdeme götürüyorsa neye inandığının nerede takıldığının da bir önemi yok. vicdan her şeyden önce. düşünce sonra.
  3. "gençken solcu olmayanın kalbi, yaşlanınca kapitalist* olmayanın aklı yoktur" sözünü hatırlatan bir başlık olmuştur. okumamaktan, düşünmemekten şikayet edilen bir konumdan, ne ile vakit geçirilmemesi mertebesine yükselmemizi hayretle takip ediyorum. kaldı ki eğitim sisteminin büyük parçasını oluşturan "anadolu" üniversitelerindeki, düşünce sistematiği karşısında, bahsedilen zaman kaybı, en kötüsünden "second best"tir. eylemlerim demokratik ama zevklerim aristokratik* tarzı bir yaklaşım arkaplanıyla, herkes kendi fikrini söylemekte özgürdür ama en doğru fikir benimdir, anlayışına geçiş sözkonusu olabilir. ancak, papağan gibi daha önce söylenenleri tekrar etmenin, bir düşünme eylemi olmadığını unutmamak gerek.
  4. nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yol'dan gittiğinin bir önemi yok.
    (bkz: follow the white rabbit)
    türkiye, hiçbir ideolojiyi çözümleyemeyen; mahrum bırakılmış bir toplumdan müteşekkildir.
    t
  5. biraz popülarite ile de alakalı bence bu durum. üniversite yıllarına kadar bir biçimde kendini ifade etmesine izin verilmeyen, baskılanan yahut ezilen kişinin üniversiteye gelince yaşadığı kimlik ve yer arayışının yarattığı bir olaydır. kişi bakıyor özgürlük, sol, devrim, eşitlik vs. vs. söylemler ona gerçekten etkileyici geliyor, kalbini okşuyor, ruhunu gaza getiriyor, bir de geçmişteki baskılanması ver toplumda yer bulamamışlığı da buna eklenince kendini oraya adapte ediyor. çoğu kişi ne yazık ki bu yoldan geçiyor. fakat daha sonra para kazan(ama)maya, işveren olur ise şayet diğer başka çeşitli sıkıntıları görünce işin öyle o kadar basit olmadığını anlıyor. işte bu arada geçen zaman da kayıp bir zaman oluyor. keşke "gerçekçilik" ve "akılcılık" ışığında slogan kelimelerin arkasına kapılmadan bütün fikirler incelenebilse, bu ülke için refah getirebilecek ortak bir sistemin fikri altyapısı oluşturabilse ama nerede...
  6. -sağı solu mu kalmis
    -soğan yetiştirmeyi bilmeyen kimse kendine aydin demesin
    -beton evde oturan kimse aydın değildir
    -hybrit domates biber ,domates yiyerek sol konjukturdan şikayetçi insan.
    arkadaş senin yaptığın bu muhabbet cilalı tas devrini tamamlamadan, teknoloji çağının toplumu yozlastirmasini tartışmaya benzedi.toplum medeniyet seviyesini yakalayamadan bu tartismalar gereksiz.
    tiyatroya gittim cuma günü. bilet 4 lira.balkon 3 lira.
    saygilar sevgiler. bir de bu kadar teknik terim kullaninca haklı olmuyorsun.bol roptesambirli günler
  7. zaman kaybı değildir fakat ortada bir tuhaflık olduğu da muhakkak. türk-islam sentezi ya da neo-liberal tüketim toplumu sınırlarına uymayan her genç bireyin kendini sola atması hakikaten incelenmesi gereken bir mefhum.

    burada soldan kasıt tam olarak nedir onu bilmek gerekiyor cevap vermek için. sanırım kastedilen ortodoks marksizm.

    tespit bu şekildeyse biraz yavan kalıyor. yine de haklılık payı var. 2016 yılında halen kutsal olduğu iddia edilen kitaplarmış gibi birbirlerini 19. yüzyıl sonlarında 20. yüzyıl başlarında yazılan metinlerle suçlayan gruplar görmek beni şaşırtıyor.

    sanki hiç gramsci, hiç althusser, hiç deleuze, hiç chomsky, hiç foucault (bu böyle gider) geçmemiş dünya üstünden gibi.

    bunun birincil sebebi sanırım ifade özgürlüğünün halen daha radikal bir şekilde kısıtlandığı bir ülkede, fikirlerini ifade etmek için dahi (bu korkunç bir durum) örgütlenmek zorunda olması bireylerin. yani oldukça bireysel ve basit bir insan hakkı tek başına kullanıldığında bireyin başına dert açıyor, bu durumda birey riski diğerleriyle paylaşmak zorunda kalıyor.

    ikincil sebebinse okumaya pek teşne olmamamız olduğunu düşünüyorum. zira bugün sola atfedilen pek çok hakkın özgün halleri liberalizmde bulunuyor ve bu gözardı ediliyor. örneğin sivil itaatsizlik ve henry david thoreau'yu birbirinden insan nasıl ayırabilir? ki thoreau kadar liberal adam zor bulunur.

    üçüncü sebep ise türkiye'de liberal sayısının (abartmadığımı düşünüyorum) beşi geçmemesi. bu işler biraz toplum içinde kök salma meselesi, liberal diye hükümet finosu abidik gubidik tipler ekmek yiyince de böyle bir kültürden bahsedilemiyor tabi ki.
    pinot
  8. bence gol olur.