ahmet erhan

Kimdir?

8 şubat 1958’de ankara’da dünyaya geldi. mersin’li bir ailenin, dört kızın ardından doğan beşinci çocuğudur. babanın işleri nedeniyle ankara’dan göç edilmiş ve bunun üzerine çocukluğuyla ilkgençliği mersin ve adana’da geçmiştir. babasının emekliye ayrılmasıyla yeniden ankara’ya dönerler. 

çeşitli nedenlerle kısa bir süre ara verdiği lise öğrenimini akşam lisesi’nde tamamladı. ardından gazi üniversitesi, eğitim fakültesi, türk dili ve edebiyatı bölümünü bitirdi. ankara’nın özel öğretim kurumlarında türkçe-edebiyat öğretmenliği yaptı. 

hayatının büyük bir bölümünü ankara’da geçiren şair, 'ankara-istanbul karatreni' kitabında anlaşılabilen nedenlerle, 2001 yılında istanbul’a yerleşti. 

adana demirspor genç takımı'nda futbol oynadı. o yıllarda geçirdiği ağır sakatlık döneminde şiir yazmaya başladı. 1976’da militan dergisinde topluca yayınlanan şiirleriyle dikkat çekti. 1980 öncesi ve sonrasında ülke gençliğinin yaşadığı dramı, içerden bir ses olarak, o dönemlerde oldukça yaygın olan slogancılığa kaçmadan, kendine özgü diliyle yazması şiirini özel kıldı. lirizm zenginlikleri ve ironiyle harmanladığı “şimdiki zamanın duygu resmi” olarak tarif edebileceğimiz söyleyişini, neredeyse otuz yıldır sürdürüyor. 

ahmet erhan pek çok çevrede hala ilk kitaplarıyla hatırlanmasına ve bilinmesine rağmen, şiir serüvenini yaşanan zamanla atbaşı götürmekte ve çok genç yaştaki okuyucuları tarafından da ilgiyle takip edilmekte. 

cahit külebi, 1982 tarihli bir söyleşisinde kendisi için “şaşırtıcı bir olgu” tabirini kullanmıştı. ahmet erhan, şiirleriyle hala kendisini izleyenleri şaşırtmaya devam ediyor.   eserleri alacakaranlıktaki ülke. ilk basımı mart 1981'de yeni türkü şiir yayınları, ilk eserler dizisi'nden çıkan bu kitap, şair henüz 23 yaşındayken 1981 behçet necatigil ödülü'ne değer bulunmuştur. kitabın ikinci basımı bir yıl sonra şairin yeni kitaplarıyla birlikte lir yayınları'ndan çıkar. kitabın tekrar basımları sonraki yıllarda da farklı yayınevlerinden devam etmiş ve etmektedir. 

yaşamın ufuk çizgisi, nisan 1982, lir yayınları, türk yazarları dizisi. 

akdeniz lirikleri, nisan 1982, lir yayınları, türk yazarları dizisi. 

kuş kanadı kalem olsa, 1984, can yayınları. bu kitapta daha önce yayınlanan 'alacakaranlıktaki ülke', 'yaşamın ufuk çizgisi', 'akdeniz lirikleri'nin yanı sıra, sonraki yıllarda bilgi yayınevi'nden ayrı kitaplar halinde çıkacak olan 'sevda şiirleri', ' zeytin ağacı', 'ateşi çalmayı deneyenler için' toplamları yer almaktadır. 

ölüm nedeni bilinmiyor, 1988, can yayınları. 

deniz unutma adını, ocak 1992, bilgi yayınevi. 1992 yunus nadi şiir ödülü'ne değer bulunmuştur. 

öteki şiirler 1976 - 1991, ekim 1993, bilgi yayınevi. 

çağdaş yenilgiler ansiklopedisi, ekim 1997, bilgi yayınevi. 1998 cemal süreya şiir ödülü'ne değer bulunmuştur. 

köpek yılları, temmuz 1998, bilgi yayınevi. yayınlanmış tek öykü kitabıdır. 

resimli 'ahmetler' tarihi, şubat 2001, bilgi yayınevi. şairin daha önce hiçbir dergide yayınlamadığı 'türkiye ayağa kalk' adlı şiir toplamı da bu kitapla ilk kez okuyucuya sunulur. 

ankara-istanbul karatreni, ağustos 2001, everest yayınları. şairin çeşitli dergilerde yer alan denemelerini, ankara-istanbul karatrenine binip istanbul'a göç ettiği nisan 2001'i takip eden ağustos'ta yayınlaması oldukça önemlidir. şehrine vedası olarak adlandırabileceğimiz 'daüssıla' şiiri de bunun önemini çizmek istercesine kitapta yer almaktadır. 

bugün de ölmedim anne, toplu şiirler 1, eylül 2001, everest yayınları. toplu şiirlerinin bu ilk cildinde 'alacakaranlıktaki ülke', 'yaşamın ufuk çizgisi', 'akdeniz lirikleri' toplamları yeniden okuyucuyla buluşmuş olup, toplu şiirler 2. ve 3. ciltlerinin yayınlanmaları beklenmektedir. 

ne balık ne de kuş, mayıs 2002, everest yayınları. 

kaybolmuş bir köpek ilanı, ekim 2003, everest yayınları. şair bu kitabıyla 2004 yılında ikinci kez yunus nadi şiir ödülü'ne değer bulundu. 

şehirde bir yılkı atı, ekim 2005, everest yayınları.  2006 yılı ttb behçet aysan şiir ödülü bu kitapla ahmet erhan'a verildi 

buz üstünde yürür gibi, seçme şiirler, haziran 2006, everest yayınları. 

sahibinden satılık, nisan 2008, everest yayınları 

ayrıca 'kara köpekli adam' (roman) ve 'anne bu şiiri senin için yazdım' (şiir) adlarıyla bilgi yayınevi tarafından basılan ve ne yazık ki tükendiğinden şu anda satışta bulunmayan çocuk kitapları bulunmaktadır. 

şair yukarda sözü edilen kitaplarına verilen ödüller dışında yaşamı ve tüm eserleriyle 1999 yılında halil kocagöz ve 2005 yılında dionysos şiir ödüllerine değer bulunmuştur.

  1. "ama bence ne yap, bilir misin
    hızlı yaşama artık, genç ölme
    bırak cesedin de yakışıklı filan olmasın"

    dizelerinin sahibi.

    (bkz: sahibinden satılık-ahmet erhan)
  2. oğul
    anne ben geldim, üstüm başım
    uzak yolların tozlarıyla perişan
    çoktan paralandı ördüğün kazak
    üzerinde yeşil nakışlar olan

    anne ben geldim, yoruldum artık
    her yolağzında kendime rastlamaktan
    hep acılı, sarhoş ve sarsak
    şiirler çırpıştıran bi adam

    kurumuş kuyunun suyu, incirin
    sütü çoktan çekilmiş
    bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
    ayrık otları, dikenler bürümüş

    kapıdaki çıngırak kararmış nemden
    atnalı ve sarmısak duruyor ama
    oğlum, mektup yaz diyen
    sesin hala kulaklarımda

    anne ben geldim, ağdaki balık
    bardaktaki su kadar umarsızım
    dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
    anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..
  3. bilinen şiirlerin bilinmeyen şairiydi.

    "bir gün anlarsın beni neden suskunum
    dünya içimde konuşurken böyle
    bedenimi aşıyor yorgunluğum"
  4. (bkz: pişmanlık)
    ben bu şairi 19'umda tanıdım, 17'imde tanımak varken.
    ben o şiirleri aklım başımdayken okudum, aklımın darmadağınık olduğu zamanlarda okumak varken. çünkü öyle bir şey ki bu şair, topladı beni. sokaklarında gezdirdi moruk sokaklarında!
    ben de onunla büyüdüm tekrardan, 19 yaşımda.
  5. "ikimiz gel biraz yürüyelim
    bayrak bacak açalım
    bayrakla bacağı karıştıran o mantığa- o mantığa
    artık küfredelim

    ikimiz de aynasız, yolsuz,duraksız
    kadınım beni görünce gözlerini kapa
    bu dünya bize göre değil, gel sevişelim
    çocuğumuz olsun,bizden ahlaksız"

    seni hem herkes bilsin,hem de kimse bilmesin ahmet erhan.. seni biz bilelim,biz hissedelim.. düşme nolur facebook sayfalarına..
  6. oğul şiiri için hem selda bağcan'ın şu şekilde yorumu, hem de teoman'ın şu şekilde yorumu vardır..
    ikisi de güzeldir.ikisi de dinlenilesidir.
  7. derin bir adam. genelde sporculara, kasları bütün vitaminini emmiş, bu yüzden heriflerin kafası çalışmıyor, çoğu sporcu hödüktür gözüyle baksam da kendisi de sakatlanana kadar futbol kariyeri yapmış olmasıyla aslında sporculara bu şekilde bakmamın yanlış olduğunu düşündürtmüştür.


    en sevdiğim şiiri gül şiirden:




    gülşiir
    geceyarısı, karanlık bir bozkırda
    işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
    içinde onca insan, içinde dünya...
    soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
    ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
    haklı olan kim bu kargaşada?
    ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
    ucu bucağı olmayan bu çığlığın
    ortasında nasıl barışılabilir?
    anlamak isterim, hangi yasa
    bir beşikle bir darağacını
    aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

    sorular sormak için geldim şu dünyaya
    yasım acıların yasıdır
    boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
    yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
    ya da sabah yellerinden bir taçla
    yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
    geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
    bu söylencenin bir yerinde durakladım
    ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

    acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
    damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
    yitirdim çünkü onları da..
    ilenmiyorum, el çırpmıyorum artık
    ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
    ne de geleceğime dair bir tasa.
    gelirken çan çalmıyor yalnızlık
    bir adam, bir sokak, bir ev
    yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

    soruların vardı senin, ne çok soruların
    gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
    bir fısıltı gibi başladı sevgim
    çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
    sonrası...mutlu bile olduk bazı
    artık sen yadsısan da ne kadar
    ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
    anlatsın yollar, yollar, yollar...

    şimdi gece, soluğumu verdim içime
    az önce kağıtlara gül kuruları serptim
    dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
    öylece serptim, seni yazacağım diye
    sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
    aklımın almadığı bir yerde, öylesin
    şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
    bize artık yeter de artar bile...

    dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
    en yakın dostlarımın birer birer
    vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
    ölümünü gördüm, ama kimse
    inandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
    yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
    dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
    yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
    vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

    şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
    yüreğimi bir gün yollara atarsam
    bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
    suyumun çoğu senden yana akacak
    bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
    güldeniz, gülekmek, gülyağmur, gülsarap
    gülaşk, gülsiir, gülahmet, gülerhan
    ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

    gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
    yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
    uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
    varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
    kokundu, bedenimi saran o ince buğu
    esintisinde usul usul yürüdüğüm
    ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

    sanki bir kız yürürdü yollarda
    evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
    kapımı açardı gümüş bir anahtarla
    sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
    tozlu kitapların yığıldığı odalarda
    kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
    yatağımda bedeninden bir oyuk.

    benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
    saçlarına saçlarına doğru titrerdi
    şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
    titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
    geceyarılarını çoktan geçti
    bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
    ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
    süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

    bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
    seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
    bir akdeniz kentinde limon koklayan
    ve hep ufkun ardına bakan çocuk
    acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
    çaldı yüzünü bir yaşamlık
    geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
    şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

    yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
    oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
    gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
    bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
    doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
    ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
    yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

    beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
    neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
    hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
    acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
    kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
    ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
    yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
    hep direnen bir yanım kalacak
    adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

    şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
    üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
    yorgun değilim, umarsızım yalnızca
    geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
    gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
    uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
    onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

    bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
    kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
    titreyen bir ışık karanlıklarda
    onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
    sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
    boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

    her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
    yaşamımın bir dilimini özetleyen
    unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
    donuyor bir gülüş tek bir dizede
    yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
    çivileniyor beynimin bir yerlerine
    geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
    bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

    nefret ediyorum ve seviyorum seni
    girdiğin bütün kapıları açık bırak
    birazdan git diyebilirim çünkü..
    çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
    tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
    çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
    uzayan, akan bir irin yolu gibi.

    sözcükleri güden çobanları var kalbimin
    beynimin yaşamı saran kıskaçları
    bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
    yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
    sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
    ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
    böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

    çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
    yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
    gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
    kalbimdir ona tek sınır
    susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
    donup kalır sesim kendi göğünde
    onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

    yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
    kendi içimde ya da uzak yollarda
    bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
    bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
    bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
    irmakların birleştiği o nokta benim
    itilip tekmelendiğim bütün kapılarda
    bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

    bir gün anlarsın beni neden suskunum
    dünya içimde konuşurken böyle
    bedenimi aşıyor yorgunluğum
    karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
    bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
    ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

    adını çoktan unuttun yüzün aklımda
    ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
    ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
    bunun için ben gül dedim sana..
    yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
    kökleri toprağı saramaz olur
    üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

    söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
    çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
    her çırpınışta gökyüzüne dağılır
    yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

    kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
    parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

    yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
    ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
    bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
    büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
    ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
    gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

    sana artık bir sığınak olsun bu şiir
    noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
    düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
    yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
    öyle acemilikler yaptım ki ben
    hiç kalır bu şiir onların yanında ve
    nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

    görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
    çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
    aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
    bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
    yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
    kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
    bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
    senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...

    ahmet erhan
  8. şair

    alacakaranlıktaki ülke

    ı
    göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
    ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
    suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
    elimde henüz açmamış bir gül var
    ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
    perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
    yaşayıp giderken halkım.

    rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
    titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
    tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
    fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler…
    çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
    sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
    ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
    kırmak istiyorlar saksılarını

    yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
    doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
    birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
    güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
    öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
    usul usul yer değiştiriyor
    acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.

    her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
    yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
    sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
    dilleri yine tanrı’ya bir şeyler yakarıyor
    ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.

    tedirginlik ve acı. böyle yaşar halkım.
    evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
    ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…

    ıı
    saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
    üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
    bu ağaçların, bu yolların üstüne.
    sular alıp götürüyor sanıyorum
    ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü…
    günlerdir dökülüyor her yanım.

    saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
    her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
    koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
    üç gündür yağmur yağıyor
    yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
    dışardan zincirleme silah sesleri geliyor…

    üç gündür gökyüzü kanıyor
    dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
    nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
    her yanım yara bere içinde neden?
    arkadaşlarım şimdi nerdeler?
    bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

    kahvede oturmuş kitap okuyordum
    kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
    birdenbire silah seslerini duydum
    dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu…
    burası benim evim mi, ne oldu bana?
    ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
    yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
    kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
    herkes bir şeyler söylüyordu kendince
    tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
    sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

    saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
    her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
    ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
    kollarımla sarabilirim sanki, uzansam…

    ııı
    nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
    bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
    perdeler örtük, kapılar sürgülü
    polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
    ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
    nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

    cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
    bir köpek ürmesi. haberleri veriyor televizyon.
    dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
    kimseler görmeden solup gidecek yarın.
    tek tük arabalar geçiyor yoldan
    bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
    sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
    görmezden geliyor yaşlı bekçi
    döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.

    nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne…

    ıv
    kendi sesimden korkuyorum bazan, inanır mısın?
    gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…
    gece oluyor. bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
    karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
    boşluğa asılmış bir levha gibi
    usul usul sallanıyor
    ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
    yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
    birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

    üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
    kalakalmış odanın bir köşesinde.
    masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
    ve bir kalem yazıyor kendi kendine.

    her gece odama yağmur yağıyor
    bu çığlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
    çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
    belli belirsiz bir iz görüyorum ama
    sabah uyanınca duvarların üstünde
    ve geceden artakalan bir çizgi
    elimle alnımı yoklayınca.

    sana nasıl anlatayım, her gün
    ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
    son kez dokunuyorum bir kitaba
    ve tanıdık bir yüze bakıyorum
    onun çok uzağındaki bir ülkeden.

    bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
    yukarlara kaldırıyor – sevecen bir baba gibi…
    hatta bazan baktığım yüzlerde
    iyilik dolu bir şeyler buluyorum
    o zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
    geceleri bunları anımsamak,
    bu güzel şeyleri düşünmek için belki.

    kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
    ilk karanlık çökerken sokaklara?
    onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
    dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
    ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
    yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma…
    görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
    ışık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.

    v
    gece geç saatlere kadar yürüyüp durudm
    kentin bitip tükenmeyen yollarında…
    arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

    okul çocukları gibi adlarını saydılar,
    öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
    yüzlerini bir türlü seçemedim
    boşanan gözyaşlarımın parıltısından.

    bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz
    taşlar atıyoruz ara sıra boşluğa
    uçurum dolacak bir gün ve biz
    karşıya geçebileceğiz diye…
    ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
    kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
    sevda sözcükleri yer değiştiriyor
    ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.

    gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    düşünüp durarak bir şeyleri,
    türküler söyleyerek, ağlayarak…
    bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
    sanki bir nar dağılmak…


    anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
    çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
    ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
    insanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
    nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
    dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
    şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.

    ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
    bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
    kim yanıt verecek şimdi onlara?
    neye yarar bütün bu sözler,
    yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
    artık unuttuk, onların düşlerini de
    çoğu şey gibi bu kargaşada.

    soruyor yedi yaşında bir çocuk:
    – niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?

    vıı
    analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
    kendi ölümlerinden daha çok.
    sokaklara bakan pencerelerde
    gözlerinin izi kaldı artık.
    bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
    birdenbire birleşti ülkemde.
    herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
    - bugün kim ölecek?

    gencecik tarihler düşüyor
    mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
    (mezarlığın yakınında dükkanı olan adam) .
    soruyorum: - alıştın mı buna baba?
    – mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
    yavrum, elimin altında!

    kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
    akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
    – bana bir çelenk yap kardeş,
    üstüne de bir şey yazma
    ölüler okumayı bilmez ki…

    korkarım, kalacak bu toprakta
    gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
    dilerim, inci diye toplasınlar onları
    bizden sonra yaşayacak olanlar.
    dilerim, mermi diye toplamasınlar!

    vııı
    penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
    (yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
    duvarları kurşun yaralarıyla
    dökülüp saçılacaksa şu güzelim evin.
    biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
    artık ölebilirim, diyebilirsin
    yanımda, yöremde yıkıntılar
    ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
    taşıyan birinin kurşunu var!

    ıx
    gece yarısı bindim bu otobüse
    yağmur yağıyordu. titriyordu her yanım.
    fazlaca dolanmadım ortalıkta
    girip de ilk oturan ben oldum.

    başımı öndeki koltuğa dayayıp,
    evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
    kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
    o küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
    yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
    bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
    gülümsedim yanımdaki köylüye.

    gece yarısı bindim bu otobüse…
    bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam – aldım
    şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
    bir şeyler sordu bana – yanıtladım.
    gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye…

    niye durdu bu otobüs, söylesene?
    ışıkları yandı, yolcular uyandılar
    önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
    çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
    boğuk bir ses yükseldi dışardan:
    - herkes aşağı insin!

    bir bir indi bütün yolcular
    sonunda ben de. gizlenmeye çalışarak yüzümü,
    o zaman ayırdılar beni bir kenara.
    ellerimi yukarı kaldırttılar
    kavuşturdum yukarda kollarımı;
    kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
    ya da düşürmemeye bir gülü…

    yaralı ülkemin özgürlüğünü…

    x
    karanlık, alabildiğine karanlık
    kentimin üstünde, ülkemin üstünde…
    tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?

    herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
    komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
    polis arabaları gidip geliyor
    yol boyunca
    ağır aksak.
    kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.

    karanlık, alabildiğine karanlık…

    gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
    ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
    ince ince bir yaz yağmuru başladı.

    – ölen kim? öldüren nereye kaçtı?

    ana caddeyi askerler sardı.
    dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
    bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
    onun o küçücük bedeninden çıkan
    o cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
    bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
    örtüyor yüzünü elleriyle.

    karanlık, alabildiğine karanlık
    kentimin üstünde, ülkemin üstünde…


    mermerlerin üstüne kazınacak
    sözler söylemediler bu dünyada.
    yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
    çünkü değişir, acıdan sevince
    umuttan düş kırıklığına ikide bir.

    adlarını da aklında tutmaya çalışma.
    kahpece öldürüldüler, dersin
    çok severlerdi bu ülkeyi…
    böyle söylersin. bir gün sonra olursa.

    xıı
    kitaplarını paket edersin
    ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
    sonra alırsın başını avuçlarına
    bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.

    ince bir yağmur dalar gözlerini
    harlı bir ateş ellerini yakar
    yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
    bir el, sobanın kapağını açar.

    kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
    yeniden okumak geçer içinden
    belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları…
    alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.

    ve iki büklüm oturup da başına sobanın
    içini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
    gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
    o zaman anlarsın en sonunda.

    xııı
    ölüm gelir. ve dalar yüzünü, saçlarını
    hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
    ölüm gelir. evde seni bekleyen
    birileri var mı diye sormaz.
    ölüm gelir sonra silah sesleri,
    önce silah sesleri duyulur çok yakınında
    ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
    ölüm gelir. bir kapıyı örter gibi.
    doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.

    niye böyle bu, niye bu ölüm?
    nedir son düşündüğü acaba
    kahpece vurulup giden birinin?
    içinde portakal olan bir kağıt torba
    patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
    dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
    düşer bir can daha sessizce toprağa.

    ölüm gelir. çiçekler ölülerin tabutlarına
    çelenk olmak için büyür.
    anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
    zamanı gelince akmak için.
    dudakları hep aralık durur
    bir gün ağıt yakmak için.
    gözleri hep yollara, yollara bakar.

    ölüm gelir. bakılan o yollardan
    bir tek insan geçmez olur.
    ölüm gelir. önce silah sesleri…
    ve bir el, hayatın sesini boğan
    o çanlara, birdenbire dokunur.

    xıv
    ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
    halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
    şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
    oyun olsun diye boş, anlamsız…

    niye böyle gecikiyor o gün?
    niye her yerde bir naftalin kokusu?
    neyi saklayabiliriz ki yarına?
    tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
    herkes maskeler taşıyor koyunlarında
    nerede hangi maskenin – ve niçin,
    ne amaçla kullanılacağını biliyor.
    dokunsam bir adamın koluna dostça
    neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
    kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
    önüne çıkan herkesi katil sanıyor.

    ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
    bırakacağım şiir yazmayı
    gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
    ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
    sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
    üstelik sevdaya filan da tutulmamışken…
    şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
    en küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
    yeter ki, silah sesleri gelmesin
    her gece kentimin sokaklarından
    yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!

    xv
    acılı oğulları ülkemin
    kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
    gözlerine baksan çayırları görürsün,
    bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
    bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
    acılı oğulları ülkemin
    taşralılık sarılı bedenlerine.

    ucuz şarap içerler, kötü sigara
    ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
    bir gecekondu nemli bir oda.
    döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
    masanın üstünde çay bardakları,
    ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
    onun altında gazeteler, kitaplar.
    duvarlarda resimler ve yazılar…
    naylonla örtülmüş bir pencere – camları kırık.

    acılı oğulları ülkemin
    ölüp giderler bir akşamüstü
    karanlık, kuytu bir sokakta;
    gözleri sonuna kadar hayata açık.
    elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
    ölümü ve kalleşliği bu dünyada.

    ertesi gün resimleri gazetelerde
    ve bir tarih resmin altında:
    doğumu şu yıl, ölümü üç nokta…

    ---------------------------------------------------------------------------------------

    uzun bir şiirin son dizeleri

    ı
    hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden?
    yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği
    ya da yollar, yollar, yollar boyunca
    bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
    o kadar kolay değil unutmak
    ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
    son anda göze ilişen bir çiçek,
    uzaktan duyulan bir çocuk sesi...

    kan mı tutuyorum avuçlarımda?
    yoksa ufaladığım güllerden mi?
    (nerden geldi bu kırmızılık?)
    ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
    mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.
    (nerden geldi bu karamsarlık?)
    bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
    söylevleri de dinlemiyorum artık
    sen ölmedin, yaşıyorsunları...
    o ölüleri yaşatacak olanların çoğu
    kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

    o kadar kolay değil kurutmak
    yaşlarla dopdolu gözlerini anaların
    yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
    bakışlarımız uzak bir yerde, dişlerimiz kenetli...
    ölümse eşikte soluk soluğa
    ve nicedir silah sesleri boğuyor
    bu dünyanın en güzel sözlerini.

    ıı
    her yazdığım şiiri son kez okuyup, sonra yakmak isterim
    ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek
    beynimde yaralı bir cırcır böceği var
    tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek.

    ııı
    yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
    (başkalarının değil, kendi ölümümü)
    şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
    şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada.

    ıv
    belki bu, kapanan bir dönemdir hayatımda
    bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
    belki ölür, bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
    yaşarım ya da, ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

    v
    ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
    bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
    ve bilmeyerek neyi beklediğimi.


    sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
    ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici, bulanık
    herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
    ben mırıldanıyorum: şiir yazmayacağım artık!

    beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
    o bulanık sulara atıyorum

    vıı
    beni bir denizin kıyısına bırakın
    bir portakal ağacının dibine ya da
    ne olur, onun dallarına uzanıp kalayım

    belki yeniden bulurum türkümü
    - o yitirdiğim türkümü
    bütün bu sözler benim değil çünkü

    beni bir denizin kıyısına bırakın
    bir çakıl taşının içine gömün orada
    o zaman ölmüşsem bile ağlamayın

    deyin: - son türküsü ölümdü!

    vııı
    bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
    benim ol, ve beni bir gecede yeniden doğur, derim ona
    mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    bir gecede sevgilim, sabahında anam ol
    sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.

    seni, uçurumun kenarında tutunduğum dal bileyim.

    ıx
    geceydi. aldı başını avuçlarına.
    serdi sonra kucağına, bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
    gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

    sabahtı. ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    o, bunu da tersinden anladı
    kibriti çaldı, yazdığı bütün şiirlere.

    sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı...

    x
    uzun bir şiirin son dizesindeyim
    bir sağnağın son damları kaldı içimde
    bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
    sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde
    benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.

    bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
    kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
    bir şeyler sorup, yanıtlıyorum kendi kendime:
    - ölümün olmadığı o ülke nerde?
    - ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke!

    uzun bir şiirin son dizesindeyim.

    artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?


    bitiriyorum burada
    bütün silahlarımı içime akıtarak
    beni bu hayata bağlayan halat, gitgide inceldi
    ve gitgide soldu yüzüm
    aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
    ay ışığı alnıma vurmuyor geceleri
    yıldızlara artık bakamıyorum.

    bitiriyorum burada
    bütün işlerimi görmüş gibiyim
    yazmış gibiyim bütün şiirlerimi
    bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
    artık sevmiyorum dalgalı denizleri
    kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
    beklemiş gibiyim yıllar boyu
    bulmuş gibiyim özlediğimi.

    bitiriyorum burada
    boğazımda patlamamış bir çığlık
    bağırmak, ağlamak yok artık
    uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
    uzun bir şiir oldu hayatım
    ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?
    kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
    ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır,
    anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
    ırmak aktı denize, yaprak toprağa düştü
    bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.

    bitiriyorum burada.

    artık hiçbir şey sorma.

    xıı
    dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    sesini arıyor şimdi, unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
    masasını topluyor, kitaplarını, sigarasını
    yazı makinasını kapatıyor usulca

    dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    onu artık kim sorar, kim anımsar?
    soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
    nasılsa bir yerde su eritir, ateş yakar.

    dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
    karlarına gömülürken dumanlı bir kentin
    belki bundan, uzak bir denizin inleyişleri duyuldu

    dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
    sevdi çoğu insanı, tükenircesine sevdi
    çoğu sevgisinde yanıldı

    sorarlarsa, onun karların üstüne düştüğü yerden
    bir portakal ağacı fışkırdı, dersin
    kanı öz su oldu, dallara yürüdü
    öldü dersin, ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü