• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.29)
Yazar john fowles
büyücü - john fowles
çağının yarı entelektüel bunalımlarını geçirmekte olan, oxford mezunu nicholas urfe, ingiltere'nin kasvetinden ve aşktan kaçmak için ücra bir yunan adasına ingilizce öğretmeni olarak gider. tek başına sıkıntılı günler geçirdiği, şair olma hayallerinin de suya düştüğü bir sırada, gizemli milyoner conchis ile tanışır... büyücü insan zihninin labirentlerinde dolaşan metafizik bir eğlence trenidir adeta. bu labirentlerde gerçeklikle sanrı arasındaki gri bölge kahramanımızca ihlal edilir. birbiri ardına gelişen ürkütücü olayların, aşk ve ihanetin sonucunda urfe başta kendi akıl sağlığı olmak üzere her şeyden şüphelenir bir duruma gelir.

mitolojik öğelere ve shakespeare'in ünlü oyunu fırtına'ya çeşitli göndermelerin yapıldığı hikâyede john fowles, savaşın acımasızlığını, bir akdeniz adasının dinginliğini, insan zihninin karmaşık yapısını, kadın-erkek ilişkisinin doğasını, tanrı ve özgürlük kavramlarını ustaca anlatımıyla irdeliyor. gerçek özgürlüğün ancak kendini tanımakla mümkün olabileceği savından yola çıkılarak hayallerle gerçek deneyimler arasındaki ilişkiler, fowles'un prospero'su conchis tarafından bir dizi yanılsama, maske ve gösteriyle çarpıcı bir biçimde sahneye konuyor. büyücü'de, insanlığın karşı karşıya bulunduğu tehdit, batı kültürünün duvarları arasına olduğu kadar insanın kendi bilincinin duvarları arasına da gizlenmiştir. urfe gibi, içinde doğdukları kültürün sosyal yapılarınca dayatılan davranış kalıplarından uzak durma özgürlüğüne sahip olduklarını keşfeden bireylerin çabalarıyla varılabilecek yeni bir bilinç düzeyine yolculuktur bu.

random house'un 20. yüzyılda ingiliz dilinde yazılmış en iyi yüz yapıt listesinde yer alan büyücü, kişisel özgürlüğe ulaşmanın ve insanın kendini keşfetmesinin zorluklarına dair bir edebiyat şöleni...

"ancak marquis de sade, arthur edward waite, sir james frazer, gurdjieff, madam blavatski, c. g. jung, aleister crowlley ve franz kafka'dan oluşan bir ekibin tasarlayabileceği, ihtişamlı bir gerilimle örülmüş bir muammanın romanı."
-financial times-
(tanıtım bülteninden)
  1. hani bazı kitaplar vardır. öyle bir zamanda okursun ki senin hayatına yön verir. hayatımın başucu kitabı diyebileceğim bir kitap. müthiş bir kurgu,

    yazarı bana göre 20. yüzyılın en büyük romancılarından biridir.
  2. kitabın 500. sayfalarına doğru delirmeye başladığım ve eğer sonunda beni tatmin etmezse yazarına ağır küfredeceğimi söylediğim kitap. urfe'ün sabrı tükendiğinde benim de tükenmişti. o an anladım ki yazarın da amacı buydu. antipatik başkarakterle kesinlikle kendinizi özdeşleştiremiyorsunuz ama bir bakıyorsunuz aynı durumdasınız. kitabı bitirince küfretmedim tabi ama bunun nedeni tatmin olmam değil. konunun akışının bana cazip gelmemesine ve lanet olası urfe'ün uçkurunun derdinden banane ulan diye içimden defalarca sövmüş olmama rağmen john fowles'un öyle bir dili var ki kitabı yarıda bırakmak imkansız. yazımına ve bilgisine hayran kaldım. uçkur derdi demişken, başkaraktere gerçekten kıl oldum. etrafında bunca olay dönüyor ve hala julie'ymiş alison'mış. daha sığ bir karakter bulunamazdı. bir de sonu nasıl bitti geyiği var ki nefretlik.

    her neyse ben kitaptan o kadar etkilenmedim. spoiler vermek istemediğim için açıkça yazamayacağım ama urfe'ün araştırmasının ardında baskın olarak kızı bulma amacının olmaması kitabı daha çok sevmeme ve bu kadar kızmamama neden olurdu.
  3. kitap için söyleyeceğim , muhteşem bir kurguya sahip olduğudur. insan psikolojisi ile mitolojiyi aynı pota içinde eritmek ve bizlere sunmak kolay olmasa gerek ki, john fowles işin içine ekstradan , edebiyat , kurguyu ve hayal alemini de katıyor.

    kitabın en önemli özelliği ise; final kısmını ,sizin hayal gücünüze bırakıyor usta fowles.
    ister realist tarafından bakıp, sonlandırın olayı veya hayal gücünüzü kullanarak, bilinmezlik ögelerini ekleyin bu son sahneye. sürsün gitsin kafanızda..
  4. “büyücü üzerine”

    insan psikolojisinin , sosyolojinin, yunan mitolojisinin, imgelerin, cinselliğin ve cinsiyetlere dair tahlillerin, göndermelerin bolca kullanıldığı romanın yazımına 1952’de başlayarak ilk kez 1965’te yayımlayan john fowles, 1977’de yaptığı birçok üslup ve yapı değişikliğiyle tekrar yayımlamıştır.
    var oluşu yokluğun tersil potasında betimleme uğraşındaki bu sonsuz eğilimli labirent anlatısı şimdiye kadar okuduğum en üst düzey romanlardan birisi olma ünvanını almıştır. ancak bu romanı bitirdikten sonra ( ve okurken hep) fark ettim ki tam anlamıyla anlayıp sindirme yüzdesi yüksek bir okumayı gerçekleştirebilmemin ön koşulu sanırım yunan mitolojisine dair hatırı sayılır bir sayıda ve nitelikte ansiklopedi bitirmemle mümkün olacaktır.
    tanrıya ( olmadığını belirttiği) ve hayattaki gizemli olaylara değinmekle birlikte nedensellikten de uzaklaşmadığını düşündüğüm yazar ne tam natüralist ne de tam felsefik ya da dogmatik bir biçem kullanmıştır velhasıl üslubu dengeli ve oturaklıdır.
    aşk üzerine de bedenlerin ötesindeki anlamı öğrenen karakterimiz nicholasla beraber şairane ( veya derin veya gerçek) aşkın ne olduğu sorunsalına yanıt vermiş ve aşama aşama öğretmiştir diye düşünüyorum roman.

    !---- spoiler ----!

    & sonra, çok soğuk olmasına ve şakır şakır yağmur yağmasına karşın tepelere attım kendimi. tüm dünya nihayet bana karşı olduğunu ilan etmişti. bu mutlak kınama, omuz silkemeyeceğim bir şeydi işte. başıma daha kötü şeylerin geldiği zamanlarda bile, bu deneyimleri hep boşa giden çabalar ya da ıstırap olarak değil, birer körükleyici, bir cevher olarak görür ve bir gün işe yarayacaklarını düşünürdüm. şiir, ihtiyacım olduğu her an kendimi verebileceğim bir şeymiş gibi gelirdi bana –kendimi akla olduğu kadar, bir acil çıkış kapısı, bir can simidiydi. şimdi denizin içindeydim ve can simidim tıpkı bir kurşun gibi dibe çöküyordu. kendime acıyıp, ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. yüzüm tıpkı heykelinki gibi kaskatı bir maskeye bürünmüştü. saatlerce yürükten sonra vardığım yer cehennemdi.

    & bütün kusursuz cumhuriyetler kusursuz bir saçmalıktır. ölümü göze alma arzusu son büyük sapkınlığımız. karanlıktan gelip karanlığa gidiyoruz. neden karanlıkta yaşayalım ki?

    & onlar öldüğü için biz yaşadığımızı biliyoruz. bir yıldız patlamasıyla bizimkine benzer binlerce dünya yok olduğu için biz bu dünyanın var olduğunu biliyoruz. gülüşün anlamı bu işte : olmaması mümkün olan şey vardır.

    & bir ara hala terasta uzanmış, yıldıza bakıyor buldum kendimi, başka hiçbir şeyin olmasa bile, uzanıp yıldızı izlediğimin farkındaydım. derken konumundan ve etrafından iyice soyutlanmış bir ben kaldı geriye; bir de yıldız, çok yakında değildi, bir teleskopun verdiği yalnızlık hissini veriyordu insana; yıldızların arasına karışmış bir yıldız değildi, kendi başınaydı, uzayın o mavi-siyah soluğunda, bir nevi boşlukta süzülmekteydi. bu hissi, bu yepyeni tuhaf algılayışta yıldızı, etrafındaki boşluğu hem besleyen hem de ondan beslenen beyaz ışık topu olarak çok net hatırlıyorum; dönüp geçmişe bakınca, benim de aslında karanlık bir boşlukta asılı durduğum hissini. ben yıldızı seyrediyordum, yıldız da beni. birbirimize denktik, tam aynı ağırlıktaydık; eğer farkındalık bir ağırlık olarak düşünülecek olursa, dengede duruyorduk. bu böylece uzadı, ne kadar bilmiyorum, boşlukta aynı şekilde asılı duran, eşit şekilde zıt ve herhangi bir anlam ve duygudan yoksun iki varlık. ne güzellik, ne tanrı, ne de geometri sözkonusuydu; var olan yalnızca durumun yarattığı histi. tıpkı bir hayvanın hissedebileceği gibi.

    & erkekler savaşı sever çünkü bu onlara ciddi görünme imkanı verir. çünkü bunun, kadınların kendilerine gülmesini engelleyen tek şey olduğunu sanırlar. böyle bir durumda kadınları nesne konumuna indirgeyebilirler. iki cins arasındaki fark da budur. erkekler nesneleri, kadınlar da nesneler arasındaki ilişkileri görür. nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, birbirini sevip sevmediğini ve birbirine uygun olup olmadığını. biz erkeklerde olmayan ve savaşı kadınların topuna birden iğrenç –ve de absürd kılan- bambaşka bir duygu boyutudur bu.

    & antikahramanın geleceği için ufacık bir ümit, yalnızca var olmayı sürdürmekle bile yeterlidir; bırak onu der çağımız, insanoğlunun tarihini yaşadığı yerde, dörtyol ağzında, bir ikilem içinde, kaybedecekleri ve kazanacaklarıyla bırak onu; izin ver yaşamını sürdürsün, ama yol gösterme, ödüllendirme; çünkü biz de telefonun asla çalmadığı şu hücre odalarımızda bu kızın, bu gerçeğin, bu pırıl pırıl insanlığın, hayal gücüyle yiten gerçekliğin dönmesini bekliyoruz; ve döneceğini söylersek yalan olur.



    !---- spoiler ----!