• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.57)
el espiritu de la colmena - victor erice
ispanyol ustanın bu göz kamaştırıcı ilk uzun metrajlı filmi, 1940'ta, ispanyol iç savaşı'nın bitiminden hemen sonra, kastilya bölgesi'nin kırsalında geçiyor. küçük ana, köy sinemasında gösterilen james whale'in frankeştayn filminden hem çok etkilenmiş hem de kafası karışmıştır. ana'nın çokbilmiş ablası isabel, sinsice canavarın aslında ölmediğini, ruhunun yaşadığını ve gözlerini kaparsa ana'nın onu çağırabileceğini söyler.
  1. 1973 yapımı ispanyol yönetmen victor erice'nin filmi
  2. youreads sinema grubu sayesinde izlediğim, ve kesinlikle tekrar izleyeceğim şüphesiz bir başyapıt. dikkatle ve açık bir zihinle izlenmesi gerektiğini, filmin politik bir film olduğunu belirtmek gerek çünkü verdiği politik mesajlar tamamen metaforlar üzerinden. o döneme dair bilgi sahibi olmanın filmi daha anlaşılır kılacağını düşünüyorum. filmin imdb açıklaması 1940 yılında, ispanya'nın küçük bir şehrinde frankeştayn filmini izleyip travmatize olan 7 yaşındaki küçük bir kızın sonrasında kendi fantezi dünyasında sürüklenmesini konu alması gibi bir şey dese neredeyse bu açıklamanın filmle ilgisi yok. ben bu filme bir şekilde denk gelip imdb'ye baksam izlemezdim herhalde, o yüzden teşekkürler youreads sinema grubu.
    !---- spoiler ----!
    arılar : evin kapı ve pencerelerinin camları sarı renkte ve demirleri petek şeklinde. yani yönetmen burada bu evdeki insanlar arılar gibi demekte ve fernando'dan (filmin ana kahramanı ana'nın babası) gelsin o zaman: "camdan kovanımı kime göstersem, tekerleğin dönüşü sanki saatin ana çarkı gibi oluyor. panellerin düzenli sallanmasını gören kimse yuvalarının üstündeki erkek arıların anlaşılmaz ve delirtici, aralıksız vızıltısı balmumundan yapılmış köprüleri ve merdivenler, kraliçenin saldıran dönüşleri, kitlelerin bitmek bilmeyen sürekli hareketleri, merhametsiz ve kullanışlı çabaları, hararetli geliş ve gidiş hareketleri, umursanmayan uyku sersemlikleri ertesi günün işini haber veriyor. ölümün son istirahati ne hastalığa ne de mezara göz yumuyor. böyle şeyleri seyreden kimse, huşu içinde baktıktan sonra, hızla gözlerini uzaklaştırdığında, yüzünde tanımsız ve üzücü bir korku beliriyor."
    fernando arılara baktığı zaman hayatlarını görüyor ve bunu tanımsız, üzücü bir korku olarak betimliyor. bütüne bakabilmek gibi. fırsattan istifade carl sagan' dan pale blue dot'u da buraya bırakıyorum https://www.youtube.com/watch?v=p86bpm1gv8m.
    fernando gizlice radyo dinliyor (franco döneminde yasaklanmış olan bbc olması muhtemel) ve ana' nın annesi de savaştan beri göremediği tanımadığımız yine rejim karşıtı bir adama mektup yazıyor. mektupta gördüğümüz adres fransa'nın nice şehrindeki red cross kampına ispanyol mültecilerin kaldığı yer. buradan ana' nın ailesinin politik görüşünü öğreniyoruz.
    filmde tüm aileyi bir arada hiç görmüyoruz. aile bireyleri birbirinden kopuk ve uzaklar. kendisinden yaşça küçük ve savaş yüzünden sevdiği adamdan ayrı kalmış bir adama muhtemelen hala aşık olan bir kadınla evli, yaşadığı hayatın anlamsız, boş çabalamalardan ibaret olduğunu düşünen rejim karşıtı ama rejimle de ters düşmemeye çalışan bir babaya, kediyi neredeyse boğan ve kedi kaçarken elini çizince akan kanla dudaklarını boyayan psikopat bir ablaya sahip ana' nın frankeştayn filminiz izledikten sonra canavarın neden o küçük kızı öldürdüğünü dair ablasından tatmin edici bir cevap alamamasıyla macera başlıyor.
    film 1973 yapımı ama film victor erice' in çocukluk yıllarında geçiyor. ispanya iç savaşını bir çocuğun gözünden anlatıyor. franco rejimi frankeştayn' ın canavarını temsil ediyor olmalı. zaten franco ile frankeştayn arasında bir isim benzerliği mevcut. ana' nın canavarın davranışlarına anlam verememesi ve anlamaya çalışmasını savaşı ve ölümü sorgulayan küçük bir kızın gözünden bakarsak filmi daha anlaşılır kılıyor. babanın saati, baba ve kızların mantar toplama sahneleri hikayenin devamı için güzel yerleştirilmiş sahneler.
    filmin başında açılışta izlediğimiz çizimlerde (foreshadowing) ana' nın hikayesini anlattığı çizimler. tabi izlerken fark etmiyorsunuz :d.
    !---- spoiler ----!
    vagus
  3. youreads sinema grubu'nun şubat ayı ispanya ve arjantin'e ait. ispanya haftasının ilk filmiyse bu filmdi. grubun büyük çoğunluğunun oyunu alan bu film maalesef beklentilerimi karşılamadı. ya ben çok şey bekledim bulamadım ya film büyük geldi kavrayamadım ya da film hakikaten overrated bir film. benim nazarımda iyi bir film olması için birçok şey müsaitti; ağır bir akış, filmin ve karakterlerin çok şey anlatmaması, doğal oyunculuklar, güzel fotoğraflar... ancak tüm bunlar başarılı bir şekilde yoğrulmadığı için ya da parçaların iyi birleştirilememesinden ötürü filmi iyi anamayacağım.

    bana hitap etmeyen, içime sinmeyen bir film olduğu için -elimde kağıt kalemle beklememe, son sahnesine kadar bir umut beni tavlamasını beklememe rağmen- üzerine çok fazla konuşmak istemiyorum. yalnızca iki çocuk karakterin doyurucu ve doğal oyunculuklarını ve filmin içinde birkaç çok güzel fotoğrafın bulunduğunu not düşmek isterim.
  4. ispanya'nın siyasi tarihi ile ilgili sınırlı bilgiye sahip olunarak izlense bile film boyunca hissettirilen, kendi dünyalarında ve kopuk yaşayan karakterlerin hepsine ayrı ayrı yansımış bir baskıyı daha çok, bir çocuğun öldürmeyi ve öldürülmeyi anlamlandıramayışı etrafında şekillenmiş haliyle gözlemliyoruz.

    karanlık bir ev, görünürde otoriter olmayan ama yine de (ana'nın bakış açısıyla bir suçu olmayan, "zararsız" bir mantarı "zehirli" diye bir hamlede öldürmesi, saklanan kaçağa yardım etmiş olan ana'nın, bu karakterin öldürülmüş olduğunu fark ettiği anda babasını görmesi ve dehşetle kaçması gibi nedenler yüzünden verdiği izlenimden ötürü) evde bir güç simgesi olan baba, bir şekilde hayatına devam etmesi gerektiği için yaşayan anne, kardeşinin korkularını besleyen abla, izleyicinin bu umutsuzluk halini ve ana'nın arayışlarını anlamasında oldukça etkili olan öğeler.

    siyasi açıdan baktığımızda, bu ailenin franco rejimine karşı olduğunu, franco'nun 1939'da başa geçmesiyle bir yıkım yaşadığını görüyoruz. filmin başında baba bir yandan yasak bir radyo kanalını dinlerken anne, "hayatı hissedebilme yeteneği"ni kaybettiğinden bahsettiği mektubu, fransa'daki franco rejimi karşıtı gerillaların sürüldüğü red cross camp'taki -muhtemelen- bir aile dostu olan, hayatta olup olmadığından emin olmadığı kişiye gönderiyor. filmin devamında kaçak olarak gösterilen -ölüsünü sinema salonunda babanın teşhis etmesi nedeniyle aynı kişi olduğunu düşündüğüm- karakterin iyi biri olarak yansıtılması, öldürülüşünün net bir şekilde gösterilmesi ve olayın, canavarı -yine ana açısından- suçsuz yere öldüren köy halkının tutumuna benzetilmesi (filmin çekildiği tarih olan 1973'te franco'nun hala başta olduğunu düşünürsek) gayet cesurca.

    film, "francoist aesthetic" tarzı anlatımın örneği olarak gösteriliyor. diktatörlük süresince ispanya'da çekilen filmlerdeki eleştirinin alegori ve fantastik unsurlarla dolaysız hale getirilme çabası nedeniyle, hala anlaşılamamış olan bir çok kısım kalmış hissiyatı veriyor.
    nox
  5. öncelikle belirtmeliyim ki, filmlerini bu tarz evrensel bir dille oluşturan yönetmenlere karşı eleştirilerin/eleştirmenlerin sorumlu olduğunu düşünüyorum. bu yüzden peter greenaway'in the cook, the thief, his wife & her lover'ına öncülük etmiş bu filmi, olağanüstü şartlarda göstergebilimi dahice kullanmış olmasından ötürü ve akıllıca yazılmış diyalogları sayesinde biraz daha cüretkar yorumlamaya çalışacağım.

    "amerikan pediatri akademisinin 1971'de yapılan bir toplantısında bildirildiğine göre, abd'de 14 yaşına basmış bir çocuğun ortalama olarak tv'de 18.000 kişinin öldürüldüğünü görmüş olabileceği tahmin ediliyor. ne var ki bu durum, ölümlülüğümüzle yüzyüze gelmemizi sağlamıyor, tersine bu, ona karşı başka bir savunma yani ölümle karşılaşmamanın başka bir çaresini oluşturuyor. zira ekrandaki 18.000 ölüm, basit bir şekilde ölümü eften püften bir şey durumuna düşürmektedir ve seyirciye bunun gerçek olmadığı kanaatini aşılamaktadır. bu kadar çok ölüm, ölüm olgusunu ekranın büyülü dünyasının bir parçası haline dönüştürüyor ki, burada olaylar bilinçsizce, gerçek dışı olarak paranteze alınıyor." (hick 1990)

    yukarıdaki alıntıyı vermemin sebebi filmin ana hikayesini çerçeveleyen frankenstein karakterinin bağlamdaki rolünü anlatmak. neden böyle bir karakter seçilmiş?

    vampir, kurt adam, frankeinstein ve dracula gibi karakterlerin insanların kendi kendilerini ölüm düşüncesi hakkında geçiştirmesi için yaratılmış olduğu yorumundan yola çıkarak filme bilinçli olarak yedirildiğini düşünmesemde köyde frankenstein filmi izlenmesini, daha doğrusu yönetmenin bu seçimi kör göze parmak sokarcasına tercih etmesini köy halkının günün siyasi rejimi hakkındaki korkularının ve kendi hayatlarından endişe eder vaziyette yaşamalarının bilinçaltı dışavurumu olarak yorumluyorum.

    bu durumda frankenstein filmindeki küçük kızın frankenstein'ın kendisinden -ya da temsil ettiği arketipten- korkmaması -ki ana da aynı durumla karşı karşıya gelir- ölümden korkmadığı anlamına gelir. ben bu durumu sadece ana'ya pay biçilmiş bir rol olarak görmemekle birlikte çocukluk/saflık kavramlarıyla değerlendirdim. (bkz: melancholia - leo) peki frankenstein neden küçük kızı öldürdü?
    bu konudaki düşüncelerimi daha geniş perspektifte ele almam gerekiyor çünkü filmin üslubuyla ayrı değerlendirilemeyecek gibi.
    şahsımca, filmin bariz bir şekilde politik bir söylemi var fakat çoğu kişinin belirttiği gibi umut/umutsuzluk kavramlarını dile getirme gayesi içinde olduğunu sanmıyorum. olayların daha çok makro tarihin kapsamında geliştiğine ve bu kapsamda mikro tarihin içindeki insanların herbirinin rollerini üstlenerek bir döngüyü devam ettirdiklerine işaret edildiğini düşünüyorum.
    olaylara bu şekilde yaklaştığımızda frankenstein'ın aslında bir bedene hapsedilmiş rol -ana'nın deyimiyle ruh- olduğu sonucuna varıyoruz ki spinoza'cı bakış açısıyla yapmış olduğu şeyler zorunlu bir nedensellik barındırıyor.
    isabel'in kardeşine söylediği "ruhların bedeni olmaz, bu yüzden onları öldüremezsin" sözü de bu sayede bir nevi açıklanmış oluyor.
    bir başka mesele ise filmde franco'yu kim temsil ediyor.
    yine çoğu kişinin aksine frankenstein'dan ziyade yönetmenin freud'cu bir yaklaşımla bu rolü ana'nın babasına verdiğini düşünüyorum. yani victor erice'in öncülük ettiği leviathan - andrey zvyagintsev filminde olduğu gibi büyük canavar devlet olsada olaylar aile kurumuna indirgenerek baba-iktidar ilişkisi kuruluyor. fernando'nun yukarıdaki bir yorumda paylaşılan "camdan kovanımı kime göstersem.." le başlayan cümlesini arı kovanındaki/ülkedeki arıları/halkı ilaçla/sansürle sersemletip kendi istikbalini gözeten bir liderin ağzından duymak garip gelmeyecektir eminim ki. yukarıdaki sözlerinin ardından en son cümleyi -"böyle şeyleri seyreden kimse, huşu içinde baktıktan sonra, hızla gözlerini uzaklaştırdığında, yüzünde tanımsız ve üzücü bir korku beliriyor."- söyledikten sonra üzerini karalaması ise despot bir lidere yakışacak türden.
    babasının ailedeki konumunu destekleyen bir başka kanıtım ise mantar örneğinde saklı. çocuklarını zehirli mantarlara karşı bilinçlendirmeye çalışan baba zehirli mantarı göstererek kesinlikle yememeleri gerektiğini söyler ve bir hışımla ayağıyla mantarı çiğner. fakat zehirli mantarın da doğada yerine getirdiği bir görevi olduğunu unutur. ben mantar metaforunu açıkça yeni düşüncelere benzetiyorum. yine fernando'nun çalışma odasındaki tabloya bakarak -ismini bulamadım, anlamını da bilmiyorum ama buraya kadar geldim küsüratlı verirsem salladığım anlaşılmaz- idealizmi anımsatan bir görüşe sahip olduğu, francoyla paralel değerlendirildiğinde fichte, byron, carlyle ve nietzche aracılığıyle hitlercilik geleneğinden olduğu ima ediliyor olabilir. ayrıca franco'nun juan negrín'in yerine darbeyle geçmesi gibi fernando da teresa'nın umutsuzca mektuplaştığı sevgilisinin yerini işgal etmiştir.
    yazarken ziyadesiyle yorulduğumdan mütevellit ablasının da ana'ya tamamen olmasa da zıt bir karakter olarak yansıtıldığını, şiddet yanlısı yönelimleriyle cinsel kimliğini oluşturma aşamasında yeni bir militan olacağı öngörümü de belirterek yorumumu sonlandırmak istiyorum.
    sde
  6. iç savaş sonrası franco diktatörlüğünün başlamasının(1939) hemen sonrasında geçen bu filmde, seçilen zaman tesadüfi değildir. bu yüzden filmin başlarında, yenilmişlik ve umutsuzluk duygularını fazlasıyla hissederiz. filmde mekanlar, nuri bilge ceylan filmlerini aratmayacak şekilde ortasında tek ağaç bulunan bir kırsal ve ailenin yaşadıkları evdir. evin içindeki renkler, arı kovanı şeklinde tasarlanmış pencerelerden dolayı sarı ve tonlarıdır. bu renkler bize huzur ve güven çağrıştıran renklerdir. dış mekanda ise soğuk ve korkutucu bir hava vardır.burada "sokakların", ülkenin kaybedildiği ve dışarısının hakimiyetinin tekinsiz francocu güçlere geçtiğinin anlatılmaya çalışıldığını düşünüyorum.

    yazının bu kısmında, mary shelley'nin "frankenstein ya da modern prometheus" kitabını nasıl ortaya çıkardığını ve frankenstein'in yaratığının niçin filme konu olduğunu, mary shelley'nin ve ana'nın aileleri içindeki konumlarını baz alarak açıklamaya çalışacağım. gökçe silsüpür'ün psikesinema dergisindeki "ebeveynleriyle hesaplaşan genç bir kadının korkutucu rüyası: frankenstein" yazısında, kitaptaki korkutucu ve yıkıcı unsurların mary shelly'nin aile içindeki travmalarla baş etmeye yönelik bir savunma sonucu ortaya çıktığını söyler. annesi, shelley'nin doğumundan on bir gün sonra enfeksiyondan ölmüş, babası onu, dört yaşına dek annesinin önceki ilişkisinden gayrimeşru olarak dünyaya gelen kızı fanny ile birlikte tek başına büyütmüştür. shelley, on altı yaşındayken yirmi bir yaşında evli ve bir çocuk sahibi olan aristokrat şair percy bysshe ile kaçmıştır. bunun üzerine babası tarafından evlatlıktan reddedilmiş, sonrasında iki çocuğunu kaybetmiştir. frankenstein öyküsünün, mary shelley'nin rüyasından ortaya çıktığını da göz önüne alırsak filmdeki ana karakteriyle neden bir bağlantı kurmaya çalıştığım daha anlaşılır hale gelecektir.(filmin ilerleyen kısımlarında ana da yaratığı rüyasında görecektir.) ana da anne ve babasının ilgisizliği ve kardeşinin kendi can sıkıntısını geçirecek şakalarından muzdarip bir şekilde frankenstein filmiyle karşılaşır. ana'nın ailesi ile ilişkisinin mary shelley'ninki gibi travmatik bir şekilde değilse de eksik olduğunu görebilmekteyiz. ana işte bu şekilde frankenstein filmiyle karşılaşır ve sonrasında yaratığı aramaya başlar. bence bu arayış gökçe silsüpür'ün mary shelley için yazdıklarına benzer bir şekilde ana için de bu travmayla baş etmeye yönelik bir savunma ve mücadele etme biçimidir.

    ana'nın frankenstein'i arayışı kendi travmasının yanında, ana nezdinde franco rejimine karşı olup da yenilmiş cumhuriyetçilerin travmaları ile mücadelesini de içeriyor. filmde bu bağlamda - fernando'nun arı kovanı üzerinden kısıtlı mücadelesini saymazsak- sorgulayan ve anlamların peşinden koşan tek karakter ana. burada victor erice'nin kamera kadrajına giren kişilerin azlığına değinerek ana karakterinin ne kadar önemli olduğunu açıklamaya çalışacağım. türkiye sinemasından örnek verecek olursak darbe dönemi ve sonrası filmlerine baktığımızda kamera kadrajında hep yalnız baş karakterler vardır. en fazla iki ya da üç kişinin göründüğü sahnelerde hep yenilmişliğin, yalnızlığın emareleri göze çarpar. o dönemde bunu kıran nadir yönetmenlerden olan yılmaz güney'in sahnelerinde, görünen insanlar artar. kadraja daha çok insan girmeye başlar. bu toplumsallığın, mücadelenin çoğaldığını, umudun arttığını gösterir. victor erice'de de umutsuzluğun emarelerine rastlasak da ana'nın arayışı sayesinde ülke sineması ve insanları için mücadelenin fitilini yaktığını görebiliriz.

    filmde, evin salonundaki aziz jerome tablosu da önemli bir yer tutar. bu tablo bize uzun uzun gösterilir. juan valdes leal'e ait olan bu tablo, barok döneminin en önemli eserlerinden birisidir. tabloda ortaya kitap, sol alt köşeye aslan, sağ alt köşeye ise kurukafa yerleştirilmiştir. filmin bir sahnesinde ana'yı bu tablonun önünde daktilo başında görürüz. sine cine dergisinde fikret zorlu bu sahne için; " victor erice, franco'ya ölümlü olduğunu hatırlatır. erice, ana'yı tabloya dahil eder. mahkeme salonunu betimleyen bir resmi andıran bu karede aziz jerome hakim, ana ise bir katip gibidir. ana, gelecek nesli temsil etmektedir ve bu nesil bir gün franco öldükten sonra elindeki dünyevi gücü sonlandıracaktır. ana'nın simgesel konumu, yargılamanın başlayacağını ima etmektedir. yönetmen burada inancını ve umudunu göstermektedir." yorumunu yapar.

    !---- spoiler ----!

    filmin önemli sahnelerinden bir diğeri de öldürülen cumhuriyetçi askerin fernando tarafından teşhis edildiği sahne. bence o asker, terasa'nın mektup yazdığı ve ailecek tanıdıkları birisi. yukarıdaki yorumlarda da bahsedildiği gibi ispanyol mültecilerin tutsak edildiği kamptan kaçarak yanlarına ulaşmaya çabalıyor ve saklandığı yerde rejim güçleri tarafından öldürülüyor. teşhis etme sahnesinde rejim askeri, fernando'ya, ana'nın askere verdiği saati ve paltoyu veriyor. burada rejim askerinin, bu eşyaların fernando'ya ait olduğu için verdiğini düşünmüyorum. yoksa fernando oradan ceza almadan kurtulamazdı. sonuçta franco'nun iktidar olduğu yıllar ve öldürülen cumhuriyetçi bir askerin üzerinden senin eşyalarının çıkması büyük bir suç olurdu. ona yardım ettiğini gösterirdi. bence, orada eşyalar ölen askerin yakını olduğu için fernando'ya verildi ve böylelikle ceza almadan oradan çıkabildi.

    çok uzattığım bu yazıyı, isabel ve ana'nın fikirlere kurşun işlemez sözünü hatırlatan diyaloglarıyla bitireyim.
    ana: hayalet mi?
    ısabel: hayır, ruh.
    ana: bayan lucia'nın bahsettiği ruhlar gibi mi?
    ısabel: evet, ama ruhların bedeni olmaz. bu yüzden onları öldüremezsin.

    !---- spoiler ----!