• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.38)
katip bartleby - herman melville
işte tuhaf bir rastlantı daha: bu benim ikinci kez kâtip bertleby çevirisi yayınlayışım. ilkini yıllar önce dost kitabevi yayınları arasında çıkan ve jorge luis borges’in hazırladığı babil kitaplığı dizisi vesilesiyle çevirttirmiştik: yusuf eradam’a. önsözü de borges’indi. kaya genç’in adını bilmezdim. bir gün gökten bir roman düştü. gökten değil tabi yapı kredi yayınları’ndan çıktı. gökle, bildiğiniz gibi, biz uğraşıyoruz helikopter’de! neyse, roman, geçen yılın en iyilerindendi. sevgili dostum cem akaş’a göre, en iyisi. yine neyse, ama zaman geçince kaya genç’le gazete çalışması hasebiyle tanıştık. tanışınca da bartleby’yi çevirdiğini söyledi. gönderin, bir bakayım dedim. gelen çeviri pek iyiydi. ama önsöz yine borges’inkiydi. bu önsözle yayınlamamayı tercih ederim,dedim. allahtan, o aralar askerlik denen cezayı çekmekte olan genç yeni bir önsöz yazmayı tercih etti de, yeni bir bütünlüğe ulaştı bartleby. sakın ola “okumamayı tercih ederim” demeyesiniz. lütfen
  1. tanıdığım en özgün karakterleden birisi katip bartleby. 'yapmamayı tercih ederim' söz öbeğiyle hayatını idame ettiren, bu konudaki duruşunu hiç bozmayan, çok ilginç birisi. nevi şahsına münhasır denen cinsten.

    yabancı'dan* neredeyse yüz yıl önce (katip bartleby: 1853, yabancı: 1942) yazılmış bir yabancı da diyebiliriz aslında bu kitap için. helikopter yayınları basımı (kaya genç çevirisi) çok güzeldir.

    bu kitabı okuyana kadar herman melville dendiğinde aklıma direkt moby dick* gelirdi. sanırım artık işler değişti.

    kitabın anlatıcısı olan, bartleby'nin patronundan bir alıntı ile bitirelim: "efendim, pek çok zat vardır ki kıskançlık uğruna, öfkelendikleri için, kin yüzünden, bencillik sebebiyle, gururlarını bahane ederek cinayet işlemişlerdir... fakat hayırseverlik uğruna cinayet işleyenine ben bugüne dek hiç rastlamadım. buradan vardığım netice de odur ki, özellikle de fazla heyecanlı bir yapıya sahip kişileri şefkate ve de yardımseverliğe yönlendiren şey, çıkardır efendim, o kişinin çıkarıdır sadece."

    (bkz: i would prefer not to)
  2. nereden başlayacağım, nasıl yazacağım bilmiyorum. hayvan gibi kitap yapmışlar.

    şimdi öncelikle kafka' nın dönüşüm' üne gidiyoruz. samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyanıyordu, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buluyordu filan filan. en büyük kaygılarından biri işe gidememek oluyordu hatta. sonrasında da ''acaba samsa sistemin içerisinde bir böceğe mi dönüştü, bütün insanlar bir böcekti de samsa, kafka' nın bize bunu anlatmak için seçtiği bir kurban mıydı; yoksa samsa sistemin dışına çıkmaya karar verdiği için toplum onu bir böcek olarak mı görmeye başladı'' gibi bir tartışmaya neden olmuştu.

    işte bu kitap kafka' nın dönüşüm' ünden çok daha önce yazılıyor. hikaye kısmını bir kenara bırakalım, o oldu, bu geldi, bu gitti diye bakınca kitaba, ortalama bir kitap diye yorumlarsınız zaten kitabı. bir adam var, garip bir adam, şu oluyor, bu oluyor filan filan... biz şimdi özellikle şakirtlerin çok sevdiği o kelimeyi kullanarak dalalım kitaba; altta yatan ''mana'' orada bir hikmet var arkadaşlar. şaka lan şaka yok hikmet filan. birazcık kitap okumayı bilen biriyseniz zaten az çok her şeyi görürsünüz, kitapta anlatılmak istenen meseleyi kavrarsınız. geçen bir panele katıldım, noktaları birleştirelim mottosuyla düzenlenmişti. şimdi biz de noktaları birleştireceğiz burada;

    1. nokta: mekan wall street. basit bir google aramasıyla görebileceğiniz üzere paranın kalbi mekan.

    2. nokta: anlatıcı bir avukat. paranın kalbinin olduğu yerde para kazanma amacıyla bir iş yeri 'işleten' ve görevi adaletin sağlanmasına yardımcı olmak olan bir adam.

    3. nokta: bartleby yapmamayı ''tercih eden'' bir adam.

    4. nokta: anlatıcı, yani avukatın son cümlesi; ah insanlık.

    5. yalnızlık teması. bu tema kitapta hayvan gibi var hem de. kitabı uzun uzun inceleyip yorumlayıp sistem eleştirisine odaklanıp da o sistemin yarattığı en önemli hastalığı es geçmek bana ilginç geliyor.

    avukat, yanına bir katip alıyor. halihazırda zaten 3 kişinin işveren pozisyonunda bir avukat var ortada. bu üç kişinin her birinin kendine özgü özellikleri var ancak (yalnızlık burada başlıyor bence daha hikayenin başında) bu özellikler sadece işverenin işi ile ilgili olarak ele alınıp değerlendiriliyor. kitap boyunca aslında ne kadar sağ duyulu ve vicdanlı davrandığını sıklıkla göreceğimiz avukat bile senelerdir yanında çalışanların kişiliklerini, sadece iş yerine olan artı ve eksileri ile ele alıyor. sisteme bakar mısın, düzene bakar mısın? çarklar dönsün de nasıl dönerse dönsün. mesele çarkın dönmesi ve kişilerin duyguları, karakterleri vs. çarkların dönüşünü sağlamak için kullanılıyor. örneğin iki yardımcının birinin öğleden önce birinin öğleden sonra uyumsuz tavırlara bürünmesi iş yerindeki düzeni aksatmadığından sorun teşkil etmiyor. e ulan adamın iş yeri tabii ki oranın menfaatlerini düşünüp ona göre yorumlayacak diyenler için diyorum ki bartleby' i hiç mi anlamadınız siz? zaten sizin gibi düşünenlere düşüncelerini sorgulatmak için bartleby' i o büroya sokuyor yazarımız. bak buradan özel mülkiyetin gerekliliği sorgusuna kadar gider bu olay. bartleby büroya geliyor, ilk başta oldukça da çalışkan bir adam izlenimi yaratıyor. sonra hiçbir iş yapmamaya başlıyor. iş yapmıyor ama maddi manevi bir zararı yok. yani belki en fazla bir masa kaplıyor hepsi o. evinizin bodrumuna girip de oraya yavrulayan bir kedi size na kadar zarar veriyorsa bartleby de en fazla o kadar zararlı çevresine. ama o kediyi oradan atmak isteyen sayısız teyze dolu bu ülkede, bu dünyada. yine de iş arkadaşlarının ve büro sahibinin bartleby' iyi istememesi elbette anlaşılabilir bir durum yalnız büroya gelen diğer insanlara ne oluyor da onlar da sürekli avukatımızı sıkıştırıp o adamı neden barındırdığını sorguluyorlar? işte orası tam bir dönüşüm hikayesi ya da ''boyalı kuş'' metaforu sanki. sistem bu, böyle çalışıyor, müthiş işliyor. başka bir makinede bir çark dönmüyorsa, diğer bir makinenin çarkı, kendini o dönmeyen çarktan da sorumlu hissediyor. belki kendisinin neden sürekli dönmek zorunda olduğunu sorgulamaktan korktuğundan dönmeyen çark görmek istemiyor. bakın sistem dediğiniz şey biziz sadece. kız arkadaşınla sokakta öpüşemezsin, ben de öpüşmem ama istanbul, eskişehir, izmir gibi kentlerin barlar sokağında öpüşürüm, hiçbir şey de olmaz. neden? çünkü mesele eylem değil, diğer insanların buna tepkileri. işte sistem bu. tüm bunların kitapla ne alakası var? çok alakası var. bartleby bu. bartleby sokakta öpüşen çift, bartleby cami önünde içki içen adam, bartleby kimseye zararı olmadığı halde, o kimseler tarafından inşa edilmiş maddi ve manevi değerlere saldıran bir savaşçı. her ne kadar bartleby eylemsizlikle özleştirilmişse de aslında o büroya girmesi bir eylemdir, o bürodan çıkmaması da bir eylemdir. bir insan kendisine ait olmayan bir yerden neden gitmez? mesele gitmemesi değil, 2 polis çağırırsın gelir alırlar zaten.

    şimdi çok uçuk bir şey söyleyeceğim, kitaptaki asıl karakter bartleby değil, asıl hikaye avukatın kendisi.

    bir süre sonra bürodaki insanlar da tercih lafını kullanmaya başlıyorlar kitapta. çünkü hiç tercih etmemişler. yaşamak için para kazanmak gerek denmiş onlara, hepimize dendiği gibi onlar da kazanmamayı tercih etmemişler.

    şimdi götten uydurduğum en uç cümleyi yazacağım; bartleby belki de gerçekte hiç olmayan bir karakter, bartleby avukatın insan yanının bir simgesi. sistemin içindeki yerinin sorguluyor avukatımız, insan yalnızlığıyla yüzleşiyor, herkesin ne kadar yalnız olduğunu görüyor, özgür iradenle seçtiğini sandığın şeylerin aslında belki de sana seçmen için sunulan şeyler olabileceğini görüyor, tüm çabasın rağmen sistem onun insanlığını korumasına izin vermiyor, ve sonunda insanlığının ölümünü görüp ah insanlık diye bitiriyor.

    tamam bu çok uçuk bir yorumdu biliyorum ama kitap kıyısından köşesinden buna da dokunuyor işte. biraz insan olun diyor kitap. gidin büroda oturun hiçbir iş yapmayın demiyor, ama bürodaki etraftaki hayatlara biraz dokunun ve kendi hayatınıza da dokunulmasına izin verin diyor. ya da demiyor da keşke bu mümkün olsaydı diyor. ''varolmanın dayanılmaz hafifliği'' diyor. varız, yalnızız ve yalnız olarak göçüp gideceğiz diyor. sevgililer, evlilikler, aşklar, dostluklar bu yalnızlığı yok edemeyecek diyor. sistem bizden önce olduğu gibi bizden sonra da devam edecek diyor. evrenin bize ''sen mi büyüksün, ben büyüğüm ben, evet ben, gözümde pul kadar değerin yok'' dediğini söylüyor.

    katip bartleby geldi, iyi çalıştı, sonra hiçbir şey yapmamaya başladı ve sonra da yok olup gitti. bir halt değişmedi, sadece avukatımız insanlığın ölümünün ne kadar sıradan, ne kadar kolay, ne kadar basit olduğunu gördü. para, ev, araba, ofis, dostlar, arkadaşlar.... hepsinin anlamsızlığını gördü, varolmanın dayanılmaz hafifliğini kavradı.

    evet dünyada iz bırakmak, evet insanlığa yardımcı olmak filan filan. bartleby tüm bunları yapmış bir adam bakınca. peki bunlar bartleby' nin umurunda mı? bence umursamamayı tercih ederdi. sevişmek, içmek, aşk farkında olsanız da olmasanız da çoğunlukla avuntudan ibarettir aslında, kendi çaresiz yalnızlığınız karşısında.
  3. moby dick'in yazarı herman melville'in gölgede kalmış başarılı eseri. 60-70 sayfa bir şey. felsefi açıdan yoğun, üzerine konuşulması gereken bir kitap. yapmamayı tercih eden tutarlı bir adamın öyküsü.
  4. umut sarıkaya'nın tek başına çıkardığı 'naber' dergisinin 3. sayısında çizgi öyküsünü hazırladığı okunulası herman melville eseridir.
  5. canının istediği gibi yaşayıp canının istediği gibi ölen insanların ortak hikayesi. sahi, kaçımız bartleby kadar özgürüz?