• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (9.28)
Yazar oğuz atay
korkuyu beklerken - oğuz atay
oğuz atay'ın hikayeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmıyor. kitaba adını veren hikayenin "korkuyu beklerken" kendini evine hapseden kahramanı, atay'ın edebiyat güzergahındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. yazarın bu kitaptaki ilk hikayeyle var ettiği "beyaz mantolu adam"da öyle... (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)
  1. sekiz farklı hikayeden oluşan eserin ismi hikayelerden birinden gelmektedir. hikayeleri okuduktan sonra eserin ismini içlerinden birinden seçmeniz istense sizler de "korkuyu beklerken"i seçerdiniz. belki "babama mektup" ile arasında kalabilirdiniz. eserdeki hikayeler kalabalıklar içinde yalnızlık yaşayan insanlardan, sevgi ve nefretin uçuk gücüne kadar uzanmakta. sırasıyla hikaye isimleri şu şekilde;
    beyaz mantolu adam
    unutulan
    korkuyu beklerken
    bir mektup
    ne evet, ne hayır
    tahta at
    babama mektup
    demiryolu hikayecileri, bir rüya
  2. !---- spoiler ----!
    beyaz mantolu adam ve demiryolu hikayecileri, bir rüya öykülerine ayrıca parantez açılması gereken kitaptır. abartılı bulunabilir, bilemiyorum ama beyaz mantolu adam öyküsü aynı çizgi üzerinde giden kafka'nın dönüşüm'üne göre çok daha sağlamdır.
    !---- spoiler ----!

    demiryolu hikayecileri, bir rüya öyküsü mehmet atay tarafından muhteşem seslendirilmiş. kitabı okuyanlara onu tekrar yaşama fırsatı vermek, okumayanlara da ne kaçırdıklarını göstermek adına;

    https://www.youtube.com/watch?v=kKvVFQd4KTs
  3. kitaba ismini veren öykü korkuyu beklerken öyküsündeki çaresizlik iç burkar. toplumda yer edinebilmiş birey/düşüncelerinde dünya olmuş birey döngüsünde sürer gider hikaye. gerçekten çok düşünmekten planlar yapmaktan mı ilerleyemez insan olan ya da çoğunluğa uyan birey hiç mi düşünemez?
  4. !---- spoiler ----!
    " (...) mesele bir şeyleri sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi duyabilmekti. bense bunu hiç becerememiştim. ne tabiatı, ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemiştim; kendimi bile, kendi yaptıklarımı bile. (...) ben bir şeyin taklidiydim; fakat, aslımı bile doğru dürüst öğrenememiştim. beli de bana ne olduğunu sonuna kadar okumamıştım. yarabbim ne korkunç! belki de birilerinden duymuştum, onlar da başka birilerinden duymuştu, başka birileri de... ülkeme ve insanlarına kızmaya başladım: kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu. doğru dürüst hissetmesini bile beceremiyorlardı. bu yüzden insan, duyduğu şeyleri söyleyen insanların kültürüne güvenemiyordu. belki bu zavallılığın, bu yarım yamaklığın, bu gülünç durumun bile bir aslı, gerçek bir biçimi vardı. düşünme! dedim kendi kendime, düşünme. düşünmeyi bile bilmiyorsun. "
    !---- spoiler ----!
    (bkz: tehlikeli oyunlar) ile korkuyu beklerken bence oğuz atayın tutunamayanlarının gölgesinde kalmış olmasına rağmen daha kaliteli kitapları. ruhu huzur bulsun, huzurumla oynayan adamın.
  5. kitaba adını veren korkuyu beklerken adlı öyküden:

    !---- spoiler ----!

    "üç evli sokağımı düşüncelerle geçtim, birden kapımın önünde buldum kendimi. demek ki düşünmüşüm dedim. çünkü, düşününce hep böyle olurdu."

    "yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor."

    "günler geçtikçe, sadece kötü hatıralar artıyor."

    "yalnız yaşayan insanların, kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır."

    "bütün hayatım ayıklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayı. bankanın çirkin defterini buldum. allahtan kimse görmüyordu yaptıklarımı. işimde de bunun için yalnızdım; herkese, istediğim yanımı gösteriyordum böylece."

    "hayır, ben zengin olacaktım; kendi başıma yaratamadığım heyecan havasını, parayla satın alacaktım. şimdi onun arabası var, katı var; bir insanın daha başka neyi olabilir? ben, otobüse biniyorum; yüksek düşüncelerimi anlayamayacak kimselerle yolculuk ediyorum, yüzlerine bakıyorum; hayır, anlamıyorlar."

    "acaba iyi bir şey olacak mı? hayır, dedim kendi kendime. iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz."

    "ne zaman vaktin var? dedi. her zaman. ona bu sözü söylemedim tabii. her zaman vakti olanlara saygı duyulmaz."

    "tam adamını buldunuz diye söyleniyordum. daha basit bir mesele bile ortaya atsaydınız, gene içinden çıkamazdım. bütün meselelerimi sıfıra indirdiniz."

    "düşündüm. avucuma aldığım nohutlara bakarak hayatımı, ne işe yaradığını bilmediğim zavallı yaşantımı düşündüm. nohut ve makarna gibi, bir araya getirilemeyen parçalardan oluşan günlerime acıdım."

    "fakat, mesele bu değildi; mesele, bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissedebilmekti."

    "yapacak bu kadar çok işimin olması birden sevindirdi beni: yapmasam da önemli değildi; yapacak işlerim vardı ya."

    "tabiattan, payıma düşen çok az şey kalmıştı. ömrümü eşya ile geçiriyordum. eşyayı da sevmiyordum galiba. daha doğrusu, eşyayı insanlarla bir tutuyordum, ikisiyle de aramda, yalnız benim bildiğim ve başkalarına açıklanması güç meseleler vardı."

    "ben ucuz bir romandım. hayır, kötü bir edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: can sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydim; kelimeler bile yan yana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! çok insan için söylendi ama, sana da uygulanabilir denilseydi."

    "ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkum edildim. bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. insanların düşmanlara da ihtiyacı vardır. dostlarının değerini bilmek için."

    "neden bir şeyi elde etmenin anlamı kalmayıncaya kadar, onu vermemekte inat ediyorsunuz?"

    "kendimi ihbar etmek istiyorum, komiser bey."

    !---- spoiler ----!
  6. ruh halime biraz ağır geldi, bu kadar karamsarlığı bu kadar çökmüş insanları okumak içimi sıktı aslında.
    en beğendiğim öykü korkuyu beklerken oldu, adım adım çöküşü çok güzel çok etkileyici anlatmış.

    genel olarak ağır ve kasvetli bir kitaptı. anlatımın da ağır olduğu bazı yerler vardı,
    bunun dışında ne evet ne hayır öyküsünde mesela; parantez içi ifadeler beni sıktı ve yordu açıkçası. gazeteciyi gereğinden fazla muhalif buldum.

    öykülerin genelinde karakterlerle de pek bağ kurduğum söylenemez, pek empati de kuramadım, bilmem belki bu yüzdendir biraz mesafeli kalmam...
  7. "ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin?" diye sorarak sevgili okuyucusunu arayan oğuz atay başyapıtı.

    hangi öyküden başlamalı iç dökmeye bilemiyor insan. şunu demeliyim sanırım ilk olarak: birçok hikayenin sonunda evet ya, dedim, en beğendiğim hikayesi buydu. ikinci olarak demeliyim ki, yüzüme pat pat vurdu. her hikayeyi tek tek ele almam mümkün değil, sadece birkaç bölüm yazmak istiyorum.

    !---- spoiler ----!

    ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydim; kelimeler bile yanyana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! çok insan için söylendi ama, sana da uygulanabilir denseydi. (sayfa 66)

    ben sonra eve dönmedim babacığım. bazı durumlarda sana oranla biraz aşırı davrandım. belki de kendime bu dünyada bir yer yapabilmek için, birçok düşüncemi 'kuvveden fiile' çıkarmaya çalışıyorum. aslında sen böyle bir şeyi hiç düşünmedim; bununla birlikte, yeryüzünde senin kadar yer yaptığım da söylenemez. bu yüzden sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. biliyorsun seninle de çok çatışırdım, kapılar filân vurup giderdim. bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı içimde: bence her zaman bana haksız yere söylenirdin; çalışkan bir öğrenci olduğum hâlde "bu çocuk kitap yüzü açmıyor," diye homurdanırdın, üstüme uymayan kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni, sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin. bugün, belki de sen artık öldüğün için, bana bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan. bu bakımdan da istemediğim bir yerlere vardım, artık bütün dünyanın suratına çarpıp duruyorum kapıları. (sayfa 179-180)

    !---- spoiler ----!
  8. oğuz atayın sekiz hikayeden oluşan kitabıdır. kitapla ilgili yorumuma geçmeden önce oğuz atay yeni tanıştığım yazardır. popüler kültüre kurban giden kitaplarının isimleri, alıntıları sosyal medyada çok yayınlanınca ilgimi çekmemişti. yalnız yazar, hüzünlü yazar, buhranlı yazar yorumları, oğuz atay kitaplarının yanına özenle yerleştirilmiş kahve fincanlı fotoğrafları görünce anlamsız bir önyargı geliştirmiştim.

    bunaımlı yazılar yazan bir yazarın buhranlı aşk öykülerini okumaya niyetim yoktu. ( kitaplarını okumaya başladığımda kendimden utandım) beni oğuz atay ile tanıştıran arkadaşım petenka pakrosvki ile bir kitap sohbetimizde "oğuz atay'ı okudun mu" sorusuna "hayır buhranlı aşk öyküleri, bunalımlı hikayeleri okumayı düşünmüyorum, fazla anlaşılmaz olduğunu zannediyorum" dedim. "yanlış biliyorsun okumadan böyle bir yorum yapmayı sana yakıştıramadım" demişti. ve korkuyu beklerken kitabını bana hediye etti. böylece tanıştım oğuz atay ve dünyası ile.

    bu kitabın benim için önyargı ile yaklaştığım saygın bir yazarın aslında hepimizin bilinçaltının dışa vurumu ile yazdığı o güzel hikayelerine büyük bir haksızlık yaptığımı hatırlatan yazara ve okurlarına özür borçlu olduğum özel bir anlamı var.

    ilk hikaye beyaz mantolu adam.
    oğuz atay bu öyküde bir yere ait olamayan kahramanı konuşturmaz. suskundur beyaz mantolu adam. tepkisizdir, kendi içinde bir dünyası vardır. onun bu durumu çevresindeki insanlar tarafından tepkiyle karşılanır. satın aldığı beyaz kadın mantosuyla dolaşması alay konusu olur. canlı manken olarak vitrine konduğunda karşı çıkmaz teslim olmuştur . beyaz kadın mantosuyla ortada dolaşan bu adam çevresindekiler tarafından aykırı biridir.kimilerine göre kadın mntosu giydiği için sapıktır. kimilerine göre bir hastalığı vardır. öyküye tema olarak bakarsak. aslında yabancılaşma, içsel bir yalnızlık, kaçış ve intihar olgusu karşımıza çıkar. toplumla kişi çatışmış ve bu çatışma sonucu öykünün kahramanı intihar ederek kendini cezalandırma yoluna gitmiştir. insanlara tepkisini tepkisizlikle göstermiştir.

    "mantosunu seyretmek için eğilince, henüz şaşkınlığı geçmemiş ve onu nasıl karşılamak gerekliğini bilemeyen topluluğu gördü suyun içinde. mantosunun eteklerini kirletmemek için su birikintisinin çevresinden dolaştı. onu doğrudan doğruya izlemek isteyenler suyu geçmeye çalışırken ıslanarak yarı yolda kaldılar
    arkasına bakmıyordu. adımlarını sıklaştırdı. konuşulmuyordu; fakat ne de olsa topluluğa katılanlar gittikçe arttığı için hafif bir uğultu geliyordu peşinden."

    "su, bileklerini geçince mantosunun eteklerini topladı. kalabalıktan kurtulmuş olan görevli, elbisesiyle daha ileri gidemedi. mantonun etekleri önce suyun üstünde açıldı sonra ağırlaşıp battı. "dur!" diye bağırdı uzun bıyıklı genç. "boşver abi," dediler. "fazla ileri gitmez." deniz sığdı; bütün manto suyun içinde kaybolduğu zaman kıyıdan çok uzaklaşmıştı. fazla ileri gitmişti. yanılmışlardı. "

    unutulan
    bu öyküde tavan arsına çıkan kadın kahramanın kendinle yüzleşmesi yer alır. aslında korkunun dışa vurumu ve mazeretlere sığınarak korkunun korkuyla bastırılmasını ele alan atay bu hikayede kadın kahramanın ağzından iç hesaplaşmayı gözler önüne serer. unuttuğu ve unutmak istediklerinle yüzleşir.

    "titreyerek eğildi: kalbine bakmalıyım. elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. içinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmedğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu."


    "düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. sokağa fırlamak, 'ona' gitmek için, öldürücü bi rümitsizliğe düşmek istedim. kim bilir? belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin."

    "herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. çok daha önce... çok daha önce."


    korkuyu beklerken.
    kitaba adını veren bu öyküde öykünün kahramanı mutfak rafında bir mektup bulur. mektup bilinmeyen bir di ile yazılmıştır. endişelene kahraman mektubu hemen ölü diller uzmanı arkadaşına götürür. arkadaşı mektubun gizli bir tarikattan geldiğini söyler ve evden çıkmaması gerektiğini yazdığını belirtir. ve kahramanımız kendini eve kapatır. korkudan hiç evden çıkmaz ve korkusunun korkunun esiri olur ancak bu korkuya o kadar alışır ki mektubun gizli bir örgütten gelmediğini öğrenince hayal kırıklı yaşar.

    "garip kaderime gülümsedim;
    tatlı bir gülümseme. eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. sonra durgunlaştım. neden?"

    "insan denilen yaratık çok kıvrak bir şey diye düşündüm ağır ağır. seyretmek ve farkına varmak daha güzel."

    "ülkeme ve insanlarına kızmaya başladım: kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu. doğru dürüst hissetmesini bile beceremiyorlardı. bu yüzden insan, duyduğu şeyleri söyleyen insanların kültürüne güvenemiyordu. belki bu zavallılığın, bu yarım yamalaklığın, bu gülünç durumun bile bir aslı, gerçek bir biçimi vardı".

    "morde ratesden,
    esur tinda serg!teslarom portog tis ugor anleter,ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist.norgunk!
    ubor-metenga"

    bir mektup.

    bu öyküde hikayenin kahramanı sıradan yaşayan yalnız biridir. öylesine söylenmiş bir iş teklifini ciddiye alır. ve ona uzun bir mektup yazar. bu mektup farklıdır. gereksiz bir sürü şey yazar. aslında kahraman içindeki her düşünceyi, hezeyanı yazıya döker. köpeğinden, sevgilisinden bahseder. dışa vuramadığı her şeyi yazıya döker kendinle hesaplaşma ve yüzleşmesidir aslında.

    “gerçekten cahildim. şimdi de cahilim ama, mesela
    artık ‘üçüncü şey’i biliyorum ve mesela siz bilmiyorsunuz”

    “sizi, ‘üçüncü şey’ ile nasıl yan yana koyabilirim? böyle bir küstahlıkta bulunacağımı benden
    beklemezsiniz herhalde. (...) oysa siz, hiçbir karşılığı olmadan bana iyilik ettiniz"

    ne evet ne hayır
    belirsizliğin işlendiği bu öykünün kahramanı bir gazetenin gönül köşesine yazılan mektuplara çare bulmaya çalışan bir gazetecinin 24 yaşındaki bir gencin ona gönderdiği mektubu ele alır. genç sevdiği kızdan karşılık alamamıştır ve öykünün kahramanından yardım ister. çelişkiler içinde sıkışmış bir gencin gözünden kabul edememe ve belirsizlik temalı bir öyküdür.

    “mektupta hiç noktalama işareti yoktu. bir arkadaşım bu şekliyle yayımlamanın daha güzel old
    uğunu söyledi. şimdi bu çeşit edebiyat üstelik bir hüner sayılıyormuş”


    "gönül sahifesini kapattım efendim. yine de onu, kötü hain zalim insafsız merhametsiz bile olsa seviyorum (peki gönül sahifesini kapatmak ne oluyor?
    insanların ‘hayati önem taşımakta’ olan durumlarda bile kötü plakların diliyle, hiç hissetmedikleri sözleri etmesi nedense bana çok acıklı geliyor."


    tahta at
    bir sahil kasabasına turistler gelip gitmektedir. ilgi çekilsin diye truva atı gibi bir tahta at yapılması gündeme gelir ve bir gece düzenlenir tahta at için bağış toplanacaktır. tuzcuların bekir'in oğlu tuğrul bey kültürel değeri bozuyor ve bizim kültürümüzü yansıtmıyor ve ihanetin sembolize ediyor diye atın yaıpımına karşı çıkar. kasabalıyla karşı karşıya gelir. diğer öykülerden farklı olarak bu öyküde kahraman tepkilerini dışa vurur eyleme döker. kendince yanlış bulduğu bir şeyi, kendince düzeltmeye çalışır.

    "işte her şey bütün çıplaklığıyla ortada. işte baylar bayanlar. hayal perdesinde bütün meşhur manzaralar ve tarihî manzaraları yaratan meşhur insanlar"

    "biz de voulez vous okuduğumuz için salih
    efendi, senin anlamakta güçlük çekeceğin ve böyle yapmakla iyi edeceğin hünerler
    gösterebiliriz ve bunlar da hiçbir işe yaramaz, dünya kadar para kazanmaya yetmediği gibi"

    “renkli ampuller ve kâğıtlar ve her türlü çirkinlik vardı. çirkin oyuncu kadına
    acıyordu. aslında bütün kadınları çirkin buluyordu, erkekler de öyleydi. ve bu kırmızı
    kurdeleli koç yok mu, ipini çektikçe bağlandığı direk sallanıyor ve direğin tepesine bağlı
    hoparlördeki öksürüklü klarnet sesi de onunla birlikte titriyordu. allahım, dedi, bu
    münasebetsizliklerin başına yukardan bir şey düşürmeyecek misin"


    babama mektup.

    aslında bu öykü oğuz atayın otobiyografisidir. yaşadıkları, gel-gitleri, öfkeleri,sitemi bir iç hesaplaşma olgusunu taşır. mektup tarzında yazılan öylkü aslında bir öz eleştiridir.

    "bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya ‘filan’ sözünü eklemeyi
    de ihmaletmiyorum"

    "sessiz faziletlerinheykeli dikilmiyor ya da onun gibi birşey”

    “acaba senin bilinçaltın var mıydı babacığım? bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icat edilmemişti. sanki osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana


    demiryolu hikayecileri - bir rüya

    kitabın son öyküsünün kahramanları şehirden uzak bir kasabada tren istasyonunda hikaye yazıp satangenç hikâyeci, yahudi ve genç kadının öyküsdür. hikaye yazıp bunları satan genç hikayeci , yahudinin ölümü ve genç kadının istasyonu terk etmesiyle yalnız kalır. atay, kişisel yalnızlıktan çok sanatcı yalnızlığına yaptığı ironilerle dikkat çeker. hikayenin tamamında bürokrasiye ve memur zihniyetine de bir eleştiri olmakla birlikte temelinde yalnızlık olgusu vardır.

    "istasyon şefinin de yazdıklarıma aldırdığı yoktu; fakat nedense, her hikâyemizden bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı. yönetmelikler böyle gerektiriyormuş. demiryolları idaresinin toprakları içinde yazıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz”
  9. korkuyu beklerken öyküsünde kahramanın evinde yiyecek bir şey bulamadığından dolayı evde bulunan tüm malzemelerden 'kendince' aşure yapması güldürmüştü.