1. bundan yıllar yıllar önce her paragrafı farklı bir insan tarafından interaktif olarak yazılan kısa öykü.

    **

    önceki gece erkenden yatağa girmesine rağmen saatlerce uyuyamamıştı. uyku geldiğinde yatağa girersin yatak soğuksa yorgana güzelce sarılırsın uyumanın en ideal anıdır. o an uyumayı beceremezsen yatak zamanla ısınır aklındaki düşünceler çoğalır uyku 2 saat ileri atar. bunu öncesinde belki bin kere yaşamıştı yapması gereken kalkıp süt ısıtıp bir şeyler yedikten sonra son sigarasını içip uyumaktı. gece üçte gözlerini uykuya kapatabildi. sabah uyandığında ilk işi saate bakmak oldu. 9:30!! geç kaldığını anladığında uykunu ne kadar güzel olduğunu bir önemi kalmamış tıraş olmadığı beynine şimşek gibi çakmıştı. zıplayıp yatağında uyku sersemi gömleğini giydi alelade kravatı bağlayıp takım elbisesini giydiği gibi sokağa fırladı. işe geç kalmıştı gold plazanın önüne geldiğinde aklında sadece bir düşünce vardı...

    keşke biraz daha uyusaydım da öğlene doğru gelseydim işe. sabah direk firmaya gittim derdim üstada, daha önce hiç demedim mi sanki. bu aralar neden işime yarayacak pratik bilgiler geç geliyor aklıma diye düşünüyordu ingiliz tipi yürüyen merdivene ilk adımını attığında. yine her sabah yaptığı gibi ayakkabılarını yürüyen merdivenin kenarında bulunan fırçalara sürterek parlatmıştı. otomatik kapının mekanik sesi işe geldiğini vurgularken, o masası tuvalet ve çay ocağı üçleminde kalmıştı. bu sabah uzun zamandır ilk tercih olarak masasını pas geçtiğini hatırladı ve masasına yöneldi.

    masasının bomboş olduğunu görünce önce şaşırdı ardından bugün sabahtan istihbarata gideceğini dosyayı da çantayla önceki gün eve götürdüğünü hatırladı. aman allahım diyerek masasına koştu görüşmenin saatine baktı. 11:30

    hızlı adımlarla kapıya yöneldi. görev kartonu ritüelini daha önce defalarca yaptığı gibi yine boşvermişti. zaten hayatı öyle bir hal almıştı ki böyle küçük hınzırlıklardan haz alıyordu. dışarıya adımını attığında geceden kalma yağmur ıslaklığı vardı kaldırım taşlarında. çocukluğunda böyle anlarda burnuna gelen toprak kokusunu anımsadı, hüzünlendi.

    o çocuktan öylesine uzaklaştırmıştı ki hayat onu, başka birinin hayatını yaşıyor gibiydi sanki. sanki onun çocukluğu değildi anımsadığı, o değildi bu siyah takım elbisenin içindeki beden.

    plaza çıkışında polis ve çekicinin bir aracı çekme operasyonuna başladığını gördü. onları geçip taksi çevirmeye yeltendiği anda adamın biri "durun duru" diye bağırarak koşuyordu. fena çarpıştılar adamın kafası burnuna geldiği için burnu kanamaya başladı. gömleğine kan gelmesin diye öne doğru eğildi kan yere damlıyordu birden bütün dikkatler arabadan ona çevrilmişti. etrafında bi kalabalık toplandı. neyse ki aralarında bir kadın vardı da çantasında kağıt mendil çıkarıp uzattı.

    -beyefendi iyi misiniz?
    -teşekkürler iyiyim ben burda çalışıyorum zaten hallederim.
    -tamam geçmiş olsun. kadının bakışları çok mahsundu gerçekten üzülmüş görünüyordu.bir an göz göze geldiler

    bir kadının ilgisine alışık değildi. utandırmıştı bu onu. bir an evvel uzaklaşmak istedi ama yapamadı. sanki yıllardır tanıyordu, bir yabancı değildi karşısındaki. soluk benzine bir yağmur damlası düştü. sanki zaman yavaşlamış, yüzündeki kırmızı sıvı pıhtılaşmıştı. kadının gözlerinde ona ait bir şeyler vardı.

    kan pıhtılaşmış, kelimeler boğazına dizilmiş, kulakları duymaz olmuş zaman durmuştu sanki. etrafta onca hengameden kulağına gözüne hiçbir şey ilişmiyordu. sadece kendine bakan şefkatli gözler vardı sanki dünyada. bir şey demek için kendini zorladı ama ağzından bir söz çıkmadı. saniyeler süren bakışmanın onu da utandırdığını fark etti çünkü kadın gözlerini aşağı indirdi, kolunu hafifçe bıraktı. plazaya doğru yöneldi ilk adımdan sonra en zor şey sırtını dönmekti. yapmak istemese de döndü ve yürüdü elinde kana bulanmış kağıt mendil başı öne eğik devam etti. üç dört adım attıktan sonra tekrar döndü kadın da dönmüş yoluna gidiyordu..

    bir an için tüm cesaretini toplayıp kadının arkasından koştu, en azından adını öğrenmek istiyordu. kadına yetişince elini uzattı.
    -bu arada adım mert. bu yakında mı iş yeriniz?
    kadın elini uzatıp cevap vereceği sırada, parmağındaki yüzüğü gördü. bir anda tüm dünya başına yıkılmıştı.

    o andan itibaren duyduklarının bi önemi kalmamıştı. hızla birime döndü. tuvaletin lavabosunda yüzünü yıkarken aynaya bakmaya çekiniyordu. zaten sevmezdi aynaları. belki kendiyle yüzleşmek istemediğinden.

    saatine baktı 10:30 hala yetişme şansı vardı. neyse ki gömleği kan olmamıştı. etrafta bakan meraklı gözlere bir şey yok deyip dışarı çıktı. taksi çevirip bindi eve gidip dosyayı aldı tekrar taksiye binip firmaya gitti. 36 lira yazmıştı taksi yol giderlerlerine parça parça 3 yıl içinde yansıtmayı planladı o an.

    halbuki hayatta hiçbir şeyi planlı yaşamazdı. beceremezdi ki. her zaman olduğu gibi önce kapıdaki güvenliğe, sonra sekretere kim olduğunu niye geldiğini anlatmaya çalıştı. her zaman olduğu gibi çantasını bacaklarının arasına alıp bekledi. bekledi. bekledi. sonunda içeri girebileceği söylendi. kendisini olduğundan önemli, başarılı, zengin gösterdiğini sandığı o duruşunu takındı yine içeri girerken. içerideki kadını görür görmez burnundaki sızıyı tekrar hissetti. sızının kaynağını, delici bakışların sahibini.

    her şey yeni başlıyordu. bugünün sıradan bir gün olamayacağı geceden belliydi zaten. kadınla selamlaşıp gösterilen yereoturdu çantasında ajandasını çıkarttı. -firmanızın ne iş yaptığını kısaca anlatabilir misiniz acaba?..

    istihbarat görüşmeler 30 ila 60 dakika arası sürerdi. raporunu yazacağı firmanın ıvırını zıvırını sorup ajandasına notlar alıp çıktı. firma yetkilsii ne kadar da bugün tanıştığı kadına benziyordu gerçekten ilginç bir gün dedi içinden.

    onu bir daha göremeyecek olması ne kadar da saçma. çünkü sabahın 10'unda oradan kim geçer ki rastgele giyim kuşamına bakarsan oralarda bir yerde çalışıyor sonuçta yarın yine aynı saatte geçecek ama önemli olan da bu değil zaten parmağındaki yüzük.. görse ne olacak belki o şu an çok mutlu evlilik planları yapıyor. insan aşık olduğu kişinin mutsuz olmasını ister mi? dönüşü metroyla yapmaya karar verdi.
    sanayi mahallesi durağında inip "güney" tarafından çıkış yaptı plazanın önünde her zamanki gibi sigara içip borsa muhabbeti yapan iş arkadaşlarına selam verip içeri girdi. yürüyen merdivenlerde ahmetle karşılaştı.
    -napıyon hacı ehi ehi
    -iyi sen napıyon
    -..
    -..

    yan masada oturan nermin hanımın bakışlarını yine hissetti. bir türlü anlam veremiyordu onunla ilgilenmesine. hızla a kartonu doldurmaya başladı. kafasını kaldırdığında saat beş olmuştu bile. günün son saatinde asla çalışmaz lak lak ile geçirirdi. o sırada telefonu çaldı arayan ...

    eski sevgilisi muallaydı.
    -moralim çok bozuk akşam görüşelim mi?
    -olur nerde kaçta?
    -taksimde 7 de uyar mı?
    -tamam orda görüşürz
    -görüşürüz

    muallayla olan hatıralrını düşündü negzel günlerdi. bi keresinde mualla sahilde martıya simit atarken kocaman bi dalga kıyıya vurmuş baştan ayağı ıslanmıştı. bi keresinde de film seyrederken salya sümük ağlayan muallayı susturmak için çok uğraşmıştı. 4 yılda ne çok şey yaşamışlardı ne anılar geride kalmış diye düşündü.
    yanına gidince tekrar başlayacaklarını biliyordu ama yine ayrılacaklarını da biliyordu. bir bardak gibi kırılmıştı aslında ilişkileri tekrar eski haline getiremeyeceklerdi ama yine bir umut. evet umut sahip olduğu tek şeydi kaybedip yeniden bulduğu belki de kaybedemediği. 18:00'da pc kapanmış mont giyilmişti çoktan. hızla kapıya yöneldi.

    kimse bilsin istemiyordu. arkadaşlarına eve gidip film izleyeceğini söyledi ve yavan hayatının önemli sorumluluklarından birini yerine getirerek servisi arayıp gelmeyeceğini haber verdi. taksime gitmenin en hızlı yolunu tercih ederek yorgun kalabalıkla birlikte metroya yöneldi. normal günlerde metrodaki insanları süzerek, kafasında onlara yeni hayatlar bahşederek geçerdi yolculuğu ama bu kez elleri cebinde, adeta havada asılı dururken replikler yazıyordu kendince az sonra gerçekleşecek buluşmasına.

    metroya binebilmek için 12-13 metre koşup havaya zıplayıp yan bir şekilde uçmak zorunda kalmıştı. ama içerdeydi.

    insanların "nasıl geçti o çocuk oradan, çılgın olmalı, manyak mı yoksa bu" bakışlarına aldırmadan açılmayan kapılardan birine yaslandı. belediye akıllı telefonu olmayan ve oyun oynamaktan mahrum kalan insanlar için çalışıyordu herzamanki gibi. tutunmaya yarayan elciklerde yeni reklam varmı acaba diye göz gezdirdi. hep aynı saç çıkarma ilaçları, hep aynı ingilizce kursları diye düşündü. daha sonra küçük plazma ekranda dönen bosna hersek tanıtımını dikkatli bir şekilde izlemeye başladı. elemanın biri dere bulunan piknik alanında karpuzu suya yatırırken, diğeri mangaldaki köfteleri tersyüz etmekle meşguldü. daha köfteler yenmeden ve karpuz dilimlenmeden diğer görüntüye geçildi, ihtiyarın biri şarap tadarken görüntü birden alabildiğine yeşil ovada koşan yöresel kıyafetli örgü saçlı sarışına odaklandı. kız bildiğin heidi diye düşündü heygidinin heidi'si...

    çocukluk günleri geldi aklına. heidi, şirinler, şeker kız candy, tsubasa, arı maya gibi bilumum çizgi filmlerle dolu bir hayat. ve tabii oyuncaklar. o günlere özlem duyuyordu. tabi yaa, nasıl düşünememişti. puzzle alacaktı. istiklal caddesinde en sevdiği kitabevine girdi. 3 kat aşağı indi. ve işte... çeşit çeşit puzzlelar. 1000 parça ile 2000 parça arasında kararsız kaldı. çeşidine de karar vermesi gerekiyordu. manzara resimleri, hayvan figürleri ve ünlü ressamların resimleri. repredüksiyon istemiyordu. manzaralardan en güzeli 2000 parçaydı. derken seçmini yaptı. resim karşısında büyülenmişti. heyecanlıydı da... ilk kez bu kadar küçük parçalı bir puzzle yapacaktı. atla deve değil ya diye düşündü. 1000 parçalık puzzle'ı nehrin kenarında koşan atlar'dan oluşuyordu... kasa fişini aldı ve karanlık kalabalığa çıktı. vakit ne kadar da çabuk geçmişti. saat 7.30'du. mualla?

    istiklaldi burası ne tarafa aktığı belli olmayan insan selinin yaşandığı yer. omzuna çarpan omuzlarla birlikte ya o mualla'yı sandala atıp ruhuma hicranını söyletme dizelerini mırıldanıyordu. birden gökyüzüne atınca yanıp dönerek düşen zımbırtılardan düştü önüne. o anda ne muallası ne sandalı diye düşündü. puzzle'mı da almışım, bide 7 liralık şarap aldımıydım yanına kendi vatanımda, imparatorluğumun başkenti olan evimde sefahatimi sürerim önermesini akıl etti. mualla'da beklesindi canım ne var ki yani dünyada ilk bekleyen o mu olacaktı. 2-3 arama, birkaç mesaj atar cevap vermezsem de sandalına biner gider diye düşündü.

    otobüste giderken titreyen cebiyle irkildi. "ağaç oldum sayende, iğrenç herif" mesajına, "ayağını sandaldan suya sarkıtırsan faydalı olur mualla" cevabını göndermesiyle, inecek var düğmesine basması aynı ana denk geldi

    24.01.2013 tarihli hürriyet gazetesi "feci son:otobüsten inen m.ş. (24), otobüsü sağdan sollayan taksicinin kurbanı oldu."
    abi