• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.50)
öküzün a'sı - barry sanders
okuryazarlık ne zaman başlar? okula başladığımız gün mü? okuma yazmayı söktüğümüz gün mü? okuryazarlık ağırbaşlı, asık suratlı bir uğraş mıdır? barry sanders'a göre okuryazarlığın temelleri çok daha erken bir dönemde, ane kucağında atılır. annesinin memesinden süt emen bebek onun kalp atışlarını, soluk alıp verişini dinleyerek ilk ritim duygusunu edinir, annesiyle kurduğu vazgeçilmez bağ sayesinde kendisini okuryazarlığa götürecek yola adım atar ve ezra pound'un sözleriyle "aklın sözcükler arasındaki dansı" başlar. öküzün a'sı, sözellik ile okuryazarlık arasında doğal bir süreklilik olduğunu ve ancak sağlam sözel köklere sahip insanların gerçek okuryazar olabileceğini savunuyor. oyunla, neşeyle bağdaştırılmamış bir okuma-yazma öğretmeninin hedefi bulamadığını/bulamayacağını gösteriyor. okuryazarlığın gelişimini alfabenin bulunmasından günümüze kadar mitoloji, teoloji, tıp, eğitim ve edebiyat gibi çok farklı alanlardan verdii örneklele sergilyen sanders, günümüzde okuryazarlığın karşı karşıya olduğu sorunları geniş bir bağlamda ele almayı başarıyor. çocuklar evde aileye, özellikle de anneyle aralarındaki bağların gevşemesinden dolayı gerçek sözelliği ve dolayısıyla okuryazarlığı yaşamıyor artık. toplumsal doku değişirken sokak çeteleri çarptırılmış yeni bir kabile düzeni kurarak ailenin yerini almakta. okuryazarlığa baş kaldıran gençler, yeni; fakat farklı bir sözellik sürecine giriyor. çete gençliğinde okuryazarlığın yarattığı benliğin ayrılmaz birer parçası olan vicdan ve pişmanlık gibi duygular bulunmadığından çok daha kolay suç işleniyor. şiddet, televizyonun soğuk ışığında yetişen, sözlliğin ve okuryazarlığın dışına itilmiş, itildii bu yerde kalmaya da kararlı gençlerin kendilerini gerçekleştirmekte kullandıkları bir araç haline geliyor. sandres'a göre bu sorunun çözümü ceza ya da eğitim sisteminde değil, çekirdek ailenin bağrında gelişen sözelliğin yaşama döndürülmesinde yatıyor. abd toplumunda okuryazarlık sorununu irdeleyen bu kitap, gençlik gruplarındaki şiddet eğiliminden, her kesimde görülen silah sevdasına; okulları bilgisayarlaştırma hevesinden, öğretmen-veli ilişkisindeki yanlışlara; cinsiyetçi tutumların dildeki yansımasından, egemen kültür-dil meselesiyle yerel ya da etnik kültür-dil sorununa kadar türkiye toplumunun gündemindeki önemli konularla taşıdığı benzerlikler, paralellikler açısından çok önemli. (ayrıntı yayınları)
  1. 'elektronik çağda yazılı kültürün çöküşü ve şiddetin yükselişi' alt başlıklı, dil'in absürtlüğü üzere bir kitap.

    '' dil bizi gerçeği bulduğumuza inandırsa da aslında kesin olarak bildiğimiz tek şey dilin
    kendisidir; ürettiğimiz cümlelerin dilbilgisi, sözdizimi ve entonasyonudur. dile umutsuzca
    âşık olmuş, iflah olmaz okuryazarlar buna kendilerini sözellikte yaşayanlardan daha da
    fazla inandırırlar. yoksa nasıl olur da koca koca adamlar, kadınlar kral lear'ı okuduktan
    sonra gözyaşlarını tutamazlar? hatta oyunu fazlasıyla acılı, bunalımlı ve umutsuz bulan
    on sekizinci yüzyıl halkı bu oyunun sonunu yeniden yazmıştı. hiç kuşkusuz shakespeare
    bu oyunu yazarak kendine cennette bir yeri garantiledi. oyunun dili, kulağa adeta bir
    şarkı gibi geliyor. ama lear gerçek bir kral değil, cordelia ise yalnızca bir oyun karakteri.
    lear bizi ne kadar etkilerse etkilesin, bu oyun kâğıt üzerindeki çiziktirmelerden başka bir
    şey değildir. yine de okurlar dilin muhteşem gücünün bir kanıtı gibi duran o son sahneyi
    okuduktan sonra ağlar, üzülür, öfke ya da pişmanlık dolu sözler sarf ederler. bu sahne
    aynı zamanda aslında inanması en güç ve herkesi en zayıf noktasından vuran şakayı da
    yapar: okurların kâğıt üzerindeki o düşsel dünyaya, tıpkı dile daldığı gibi balıklama
    atlamasını sağlar.
    ferdinand de saussure ve ludwig wittgenstein başta olmak üzere bir grup dilbilim
    felsefecisi dilin en alaycı, en keskin şakasını ortaya koydular: dilin söz ile dünya arasında
    çok sağlam ve dolaysız bir köprü kurmuş gibi yaptığını. tüm yaşamını dilin doğasını
    araştırmakla geçiren wittgenstein, dilin üstyapısının pek zayıf olduğunu ve gerçeğin dev
    ağırlığını ve baskısını taşıyamayacağını gördü; sonunda kendini bu acıklı halimize güler
    buldu. dilin diğer bütün işlevleri bir yana, dilin en iyi yaptığı iş; uğraşıp betimlediğimiz
    şey ile gerçekte var olan şeyler arasındaki kopuşu yansıtır sonucuna vardı, insanlar
    deneyim ile bu deneyimi anlama isteği arasındaki uçurumu asla aşamayacaktır.
    tractatus'un sonunda wittgenstein insan deneyiminin özünü en iyi yakalayan dilsel
    durumun suskunluk olduğunu; hiç hoşlanmadığı gizemciliği savunabilmektedir.
    benliğimizin duyarlı kısmının “susmayı seçtiğini” vurgular. tractatusı dilin gerçek
    doğasını, alaycı ruhunu taklit ederek bitirir ve son satırda okurlarına bir şakayla veda
    eder: “üzerine konuşulamayan hakkında susulmalı.”
    wittgenstein’a göre, eğer bir şeyden söz etmek o şeyin ruhunu tümüyle kucaklamak demekse insan hiçbir şeyden gerçekten söz edemez. hatta, “kendimiz bilgisi”; yani bilinç de dilsel bir olgu olduğu için boş bir çaba sayılabilir. kendi kendimize kulak verdiğimizde duyduğumuz şey anlamsız bir gürültünün ötesine geçmeyebilir. ''