süha tuğtepe

Kimdir?

"1956 yılında kastamonu-cide’de doğdu. istanbul iktisadi ve ticari ilimler akademisi’ni bitirdi. 1976 yılından itibaren türkiye yazıları, varlık, broy, düşün sanat, yarın, adam sanat, şiiratı, kunduz düşleri ve ütopiya gibi edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlandı. akademi kitapevi ödüllerinden, şiir dalında mansiyon aldı. ikinci kitabı düşler ve seyrekzamanlar, piya kitaplığı tarafından 1990 yılında yayımlandı. bu kitapla, yunus nadi şiir ödüllerinden şiir dalında mansiyon aldı. üçüncü kitabı sürgün mozaik(1995) ile dördüncü kitabı pitonüşümesi (2000) piya kitaplığı tarafından yayımlandı. beşinci şiir kitabı güzelhayvan ise 2005 yılında adam yayınları’ndan çıktı. bugüne kadar yayımlanan beş şiir kitabının yanında 2008 yılında nişantaşı-nişantaşı adlı anlatı kitabı yayımladı, bu kitap bir dönemin ve bir semtin insanlarına öznel anılardan hareket ederek ve daha “estetik müdahalelerden” önce kültür öbeği bir cadde (teşvikiye) ve barındırdığı kültür potasını anlatır. süha tuğtepe, 24 haziran 2009’da tedavi gördüğü almanya’nın hannover kentinde yaşamını yitirdi."
  1. bir ay önceydi. kitap fuarı vardı. haftasonu şükrü erbaş gelecekti imzaya. bense hastanedeydim. üstelik odaya da almıyorlardı. beraber yatıp kalktığımız teyzeden göz kulak olması için rica edip doğruca kitap fuarına gitmiştim. müthiş kalabalıktı. uzun bir kuyruk. anlatacaklarımı saniyelere sığdırabilmek için cümlelerimi nasıl kısaltabilirim diye sürekli kafamda evirip çeviriyordum. nihayetinde sıra bana geldi. el sıkıştık. “tanıdım seni,” dedi.
    “nasılsın abi?”
    “ömür’süz nasıl olunursa.”

    o zamanlar çok sıkıntılıydım. gitmesini istemediğim bir insan gitmişti. sevdiğim insanın gidişini anlattım. ardından, çocukluğumun olmayışını, büyüyemediğimi. sancıdığımı, içimin sürekli acıdığını. ardımda uzun bir kuyruk olmasına rağmen ard arda sıralıyordum cümlelerimi. sonra yüzüme bakıp gülümsemişti. “akşama rakı var biliyorsun değil mi?”
    “biliyorum abi, ancak gelemem hastanede olacağım,” demiştim. içimi paklayacak birkaç söz duymak istemiştim. kalabalık olmasaydı muhtemelen sarılmış da olacaktım. ancak fena halde başı kalabalıktı. gideceğim sıra, “taşın kıyısında’sın,” dedi. “süha’nın.” anlamsızca bakmış olmalıyım ki, “süha tuğtepe,” dedi. el sıkıştık. gittim. vaktin darlığından olsa gerek aklımdan çıkıp gitmiş.

    ta ki, sokak aralarında gezinirken tabelasında sahaf yazan bir dükkan görene kadar. dükkan önündeki açık tezgahında, küçük bir bavulun içine serpiştirilmiş fotoğraflara bakıyordum. nedense üzülürüm, fotoğraflardaki yüzlere baktıkça. hemen yanıbaşındaki kitaplara bakarken gördüm. “zerre” süha’nın kitabıydı. kapağındaki ismi görür görmez şükrü erbaş’ın söylediği aklıma çakılmıştı. bunca zaman aralığında neden aklıma gelmedi, neden üzerinde durmadım bilmiyorum ancak gecikmiş bir buluşmanın hüznünü hafifletmek için hemen kitabı alıp karıştırmaya başlamıştım. taşın kıyısında’sın dediği şiiri arıyordum. ve bulmuştum. haklıydı. “geçmişi olmayanın, olmuyor geleceği.” demek, çocukluğu olmayanın, olmuyormuş büyüklüğü de.

    taşın kıyısında

    yitirdim bütün fotoğraflarımı.
    artık çocukluğum da yok.
    geçmişi silinmiş bir şimdiki zaman eskisiyim.

    ardımdan iteleyen
    anne ıkınmasıymış.
    üstüne düştüğüm yeryüzü ıslak,
    bedenim daha da ıslakmış…

    tutulmadım hiç.
    yıllarca kaydım ellerden
    ve ellerimden.
    alışılmış vakitlerin de olamadım.
    onlar çekildiler, ben yaşadım…
    ben çekildim,
    onlar;
    başka vakitler nicedir,
    hallerini hiç bilemedim.

    her şey yaşıtlarımdan önce oldu.
    hissediyorum,
    bedenlere dadanmış ölüm de,
    erken gelecek.

    ben,
    şimdiki zaman kırıntısı,
    hiç uğurlayamayan,
    yeryüzü çeşnisi;
    hissediyorum,
    geçmişi olmayanın,
    olmuyor geleceği.

    taşın kıyısında tanıdım
    o iki yaşam güzelini.
    biri “merhaba!” sevinciydi,
    hiç bıkmadan, usanmadan söyledim her gün,
    öteki “hoşça kal!” hüznü.

    hoşça kalın!
    taşıma iyi bakın!...