• youreads puanı (0.00)
  1. frusciante' nin 2009 çıkışlı solo albümü the empyrean' ın üçüncü şarkısı. albümü ilk kez bir sabaha karşı dinlemeye başlamıştım ve fazlasıyla uykum vardı, before the beginning introsunun insanı kendisine çeken yörüngesine kapıldıktan ve ardından song to the siren' ın frusciante vokalinin de etkisiyle mutsuz ama huzurlu bir masal gibi gelen havasından sonra; üç gündür doğru düzgün uykuya hasret kalmış bünyem dayanamamış olacak, albümün başında kıvrıldığım kanepede, kulaklıklar halen daha kulağımdayken uyuyakalmışım. empyrean gibi derinlikte, kendine özgülükte ve duyarlılıkta sessizce çığır açan bir albümü ilk dinleyişim böylece kapalı bir bilinç halindeyken olmuştu. uyanışım ise unreachable şarkısınaydı, tam da başlangıcına. ilk başta yalnızca song to the siren' da uyuyakaldığımı ve bir şarkı sonra uyandığımı düşündüm ama sonradan bakmayı akıl ettiğim saat; uyuduğum sırada albümün bir defa baştan sona çaldığını ve tekrar başa döndüğünü söylüyordu. albümü ilk kez dinlerken orada olamayışıma hayıflanırken, frusciante' nin ilk birkaç saniyesini kaçırdığım vokali, beni "when the moments start to crack, you do lose track where your head's at " kısmında geri dönüp yakaladı ve ben de peşinden gitmeye başladım. sanırım ona o an aşık oldum. bunun ne kadar ender olduğunu da zamanla sonradan gördüm; bu hisse kapılmış olmak, bunu fark etmek, ve bunu kabul etmek. üstelik hepsinin aynı zaman parçacığında olması. ve de bunu getiren insanı, varlığı, ya da oluşumu yalnızca iki saat öncesinde öğrenmiş ve açık bilinçle yalnızca on dakika dinlemiş olmanın verdiği tuhaflık. duyumsadığım şey hayranlıktan öte bir saygı ve güvendi; gitarıyla, sesiyle, kelimeler arasında alıp verdiğini duyabildiğim nefesiyle hayatımda gördüğüm en içten ve kaygısız yabancıydı ve bu andan itibaren yabancı olmaktan çıkmaya başlamış; şarkının aksine benim için “ulaşılabilir” olduğu kadar, bana da “ulaşabilir” olmuştu. yaptığının teknik açıdan üst düzeyliğini tüm netliğiyle görüp takdir edecek kadar konu hakkında birikim sahibi değilim; hayatına dair pek bir şey bildiğim de söylenemez. fakat gerçekten dinleyebilene sunduğu hissiyatın ve bir anlık bile esirgemediği samimiyetin bana ne katmış ve halen daha katıyor olduğunun bilincinde olmak bana ilk andan beri yeterliydi; daha azına razı olmadım ve daha fazlasının eksikliğini de çekmedim. bir insanı tanımak ve hissetmek için tanışmanın şart olmadığını gösteren bir diyalog kurmuş gibiydik; üstelik unreachable halen daha çalmaya devam ediyorken buna kanaat getirmiştim ve frusciante ise beni cesaretlendirmekle meşgul olduğu şarkının içinden çıkıp resmen dokunuyordu;

    “reach into the darkness for what you can find
    travel great distance in your mind
    the world gets stronger as you start trying thing
    turn around towards being born away from dying
    i've run out again, there's no one on my side
    we to disappear, well, i know i tried
    you know we tried, you know we tried “

    unreachable’ dan sonra elbette uyuyamadım ve empyrean’ ı baştan sona dinledim; hem de günler boyu dinledim. hatta bir süre kulaklığımı sırf frusciante için elimden bir an bile bırakmadım; naifliği, içtenliği, dürüstlüğü, tutkusu için bu az bile geliyordu. unreachable’ ın sarılışıyla uyuduğum gecelerin sayısını bilmiyorum bile. sonraları, sanırım frusciante ve müziğine hissettiğim bağlılığı bir tür bağımlılığa çevirip anlamını tüketmekten endişelenmiş olmalıyım ki, bir süre dinlemeyi durdurdum. fakat o bir süre öylesine uzamış ki, aradan aylar geçmiş. az evvel tesadüfen denk gelip dinlediğimde, pilot koltuğunda frusciante’ nin olduğu kişisel zaman makinemin yardımcı pilotluğuna da ben geçiş yaptım ve takvimde biraz geri gittik; şimdilerde ara sıra dönmeyi arzuladığım zamanlara. elbette üzerinde birkaç tur atıp, şimdiye dönmek zorundaydık fakat bu acı ya da üzüntü vermedi. çünkü zaman makinesinden inip eve döneceğim sırada benimle unreachable aracılığıyla konuşacağını ve şunları söyleyeceğini biliyordum, ki an itibariyle söyledi de; “ well, i know i tried. you know, we tried.”