1. hayatımıza kısa bir süre önce girdi bu kavram. bulunduğun yeri paylaşmak istediğin zaman akıllı telefonunu kullanarak yapıyorsun. türkçe karşılığını bilmiyorum.

    bir zamanlar insanların mahremiyetine önem verdiğini hatırlıyorum. "privacy" önemliydi. insanlar takip edilmekten korkardı. insanlar yalnız kalmak isterdi.

    oysa şimdi kendi elimizle kendimizi ifşa ediyoruz. ne yediğimizden ne içtiğimize ne giydiğimizden ne yaptığımıza kadar her detayı anlamsız bir şevkle paylaşıyoruz.

    aldığımız "like" sayısı artık ne yaptığımızdan daha önemli.
    beğenilmek.

    önemli hissetmek.
    ilgi görmek.

    instagram, swarm, snap, vine vs vs vs tarzı uygulamaları hiçbir zaman sevemedim. hiçbir anlamı yok ki. i mean, what's the point ?
    ahmetle çay sarayında çay içiyoruz, paylaş.
    kremalı mantarlı makarna, paylaş.
    kankimle gündoğumu, paylaş.
    aylardır beklenen konser, paylaş.

    well, i don't like share somethings. specially somethings important for me.

    hayatımda bir defa büyük çaplı bir konsere gittim, bir defa bahar şenliklerine gittim, bir defa bar tipi konsere gittim.
    ve artık şunu bekliyorum. insanlar sinemada ve ya tiyatroda ne zaman telefonlarını çıkarıp kayıt yapmaya başlayacaklar...

    gerçekten inanamıyorum. kimse tadını çıkarmıyor. herkes telaşla kayıt almaya uğraşıyor.
    ve gittiğim konserlerde tek izlediğim şey önümdeki insanın telefon ekranı oldu.

    kırk yılın başı buluştuğum insanın telefonuna bakmadan 5 dk geçirememesine inanamıyorum.

    insanlar artık yaşayamıyor. çok üzgünüm.

    spotify ve apple music konusu.
    sözde emek hırsızlığına karşı geliştirilen bu yöntemler çok mu adil sanki. neymiş ayda 10 lira ver. pardon 9.99999999999999 tl ver ve istediğin şarkıyı dinle. neden ayda 9.99 tl vereyim istediğim şarkıyı dinlemeye. ben nadir beğenen bir insanım. ve bir parçayı beğendiğim zaman gider itunes'dan albümü satın alır aylarca dinlerdim. şimdi ise tamamen korsan dinliyorum.

    video oyunları konusu.
    ilk defa para vererek satın aldığım orjinal oyun bad company 2 oldu. ve gerçekten yüzlerce saat oynadım bu oyunu. ve bir daha hiçbir oyundan verdiğim paraya orantılı olarak zevk alamadım.

    artık şirketler neredeyse oyunlarda attığımız adımdan para alacak noktaya geldi.
    insanlar nasıl şu elmaslarla inşaat hızlandırma bataklığına bayılır oldu aklım almıyor.
    oyun oynamak bu değildi eskiden. yorgun bir günün ardından eğlenmek ve rahatlamak bambaşka bir dünyaya dalmak için oynardık. oysa şimdi o bambaşka dünyanın kendisi olduk. artık oyunlara para vermiyorum. korsan oynuyorum.

    sinema filmleri.
    eskiden sinema filmlerinde çok özel reklamlar gösterilirdi ve çoğunlukla fragman reklamı gösterilirdi. şimdi tv de ve internette ne varsa aynısı defalarca gösteriliyor. neredeyse yarım saat reklam gösteriyorlar. sinemaya gitmeyi de bıraktım. korsan izliyorum.

    eskiden vicdan azabı çekerdim. ancak şimdi siksen para vermem. benim zamanımı çalıyorsun çünkü. üstüne bir de para mı vermem gerekir. emek hırsızlığı saçmalıktır.
    emek hırsızlığı, sattığı oyundan milyonlarca dolar kazanıp çalıştırdığın elemana 3 kuruş vermektir.

    türk sinemasını ise şu 2 filmle noktaladım.
    siccin 2 ve şahanın ismini hatırlamadığım son filmi.
    siccin 2 ye korku filmi nasıl acaba diye gidip 15 küsür lira vermiştim. 15 küsür lira verdim neden peki, hayatımdan 2 saat çalınsın diye.
    şahanda ise filmin yarısında çıktım. o filme neden girdiğimi bilmiyorum. 10 salonun 9 unu kapatınca iyi film oldu herhalde sanmıştım. ilk yarıda çıktım. zaten paramı kaybetmiştim üstüne 2 saat kaybetmek anlamsızdı.

    artık bu şekilde bakıyorum hayata. zaman ile ölçüyorum. çünkü artık şirketler paramızla doymuyor ve zamanımızı çalıyor.

    reklamlar.
    black mirror çok sağlam eleştirmişti bunu.
    reklam kadar nefret ettiğim bir şey varsa o da reklamı destekleyen insandır.
    büyük ihtimalle hayatımın hiçbir döneminde ihtiyaç duymayacağım zibilyon tane sıçmık "product"ı bana satmak için gözüme, kulağıma, orama burama zorla sokuşturulan medya ürünleridir reklam. her saniye beynime tecavüz ediliyor. yıllarca tv ler ile yapıldı.
    insanlar para kazanmak için reklam verir oldu.
    bazı web-sitelerinin içerisine girebilmek bile mucize şu günlerde.

    ad-block olmasaydı bilgisayar kullanmayı bırakma noktasına gelecektim.
    neymiş efendim insanlar zaman ve emek vermişler buna karşılık para talep ediyorlar.
    para vermeden kullanmak isteyince de emek hırsızı oluyoruz.
    günümüz ahlakı bu kadar ucuz işte.

    tüketmeyin arkadaşlar. tüketmeyin. ihtiyacınız olmayan şeyleri tüketmeyin. bir insan neden ihtiyacı olmayan şeyi tüketir yahu. bunun neresi mantıklı. gerçekten mutlu olmak istiyorsanız. üretin...
  2. uçak biletlerinde ki check in sandım. okuyunca yanıldığımı anladım.

    internetten bileti aldıktan sonra, uçuşunuza yirmidört saat kala check in yapabilirsiniz. benim check in anlayışım bu kadar.
    ozumm
  3. check-in otelcilikte; misafirin otele giriş yaptığı an demektir. check-in işlemleri yapılan misafir odasına yerlestirildiğinde konaklayan misafir olarak görünmeye başlar occ (occupied room) terimi kullanılır. misafir otelden çıkış yaptığı an check-out işlemi yapılır. kullandığı oda kirli (dirty room) olarak sistemde görünür.
  4. yerine gore yolcu kabul, hasta kabul, musteri kabul gibi bize gercekten bi sey ifade eder sekilde degistirilmesini umdugum ingilizce terim. milli hava yolu sirketimizin kendisi check-in yazarsa her tarafa ben daha cok umarim gibi geliyor, ama elestirebilirim en azindan. bu sacmasapan havacilik terimlerinin hepsinin bi elden gecmesi gerek zaten.

    neyse, iste efem bu islem artik bir cok havayolu tarafindan mecburi olarak yolcularca yapilmakta. istesen de gidip masaya ben iste check-in yaptircam diyemiyorsun, hatta bilgisayardan kendi kabulunu yapmadiysan masaya bile gidemiyorsun, giristeki gorevli mal misin? der gibi bi bakip monitorleri gosteriyor sana...