• izledim
    • izlemek istiyorum
  • youreads puanı (8.23)
the tree of life - terrence malick
1950'lerde geçen film, büyüdükçe masumiyetin kaybına tanık olan çocukların hikayesini anlatıyor.
  1. 2011'de 64. cannes film festivali'nde altın palmiye ödülü kazanmış destansı filmdir. ayrıca 3 dalda oscar'a aday olmuş fakat kazanamamıştır. ve tabii başka sürüyle ödüle adaylığı ve kazanmışlığı vardır.

    film tam manasıyla sanat filmidir. bunu söyleyebilmemdeki en büyük sebep filmde yer alan anlatılması imkansız mükemmel görselliğe sahip sahneler ve görüntülerdir.

    film çocuk sahibi olmaya, çocuk yetiştirmeye ve çocukların büyümesi ve büyürken düşüncelerinde meydana gelen değişmelere farklı bir bakış açısından yaklaşır.

    film ayrıca baba-oğul ilişkisine de değinmeyi ihmal etmemiştir. oğulların hepsinin aynı olmayabileceğini ve babanın da her oğluyla aynı şekilde iletişim kuramayabileceğini anlatmıştır.

    film son derece etkileyici ve başarılı bir yapımdır. ki kadrosunda da brad pitt, jessica chastain, sean penn gibi isimleri barındırır.
  2. !---- spoiler ----!


    hakkında yorum yapmanın boyumu aşacağını hissederek şimdiden söyleyeyim, sürç-i lisan edersek affola.

    çok katmanlı bir film ve anlatmaya neresinden başlarsam ve sadece anlatmaya çalıştığım o açıdan anlatırsam elimde kalacak gibi.terrence mallick'i tanımak konuşmak isterdim ki kendisi bile birkaç cümle ile açıklamaya çalışsa filmi o bile eksik kalırdı. insan varoluşundaki bir boşluktan yola çıkıyor bu film ve pek tabi bunu anlatmaya çalışırken sözcükleri kullanmak yerine hisleri kullanmayı tercih ediyor. ve pek tabii ki bu boşluğu hissedenlere yapıyor bunu.

    tanrının varlığı ve onun varlığının insanın varlığı ile olan konumunu işliyor en temelde. biz dünyevi hayatlarımıza dalmışken, dünyevi belalardan korunmaya çalışırken vee sadece bu belalar başımıza geldiğinde tanrının varlığını hatırlıyorken ve hep soruyorken "tanrım, bütün bu kötülükler başıma gelirken neredeydin?" tanrının varlığı, bir varoluş nedeni olmaktan çok kurtarıcı olmaya başladığında ihtiyaç duyuyoruz ona. biz, tanrının varlığının sadece biz hayattayken ve sadece bizim hayatımız için bir anlam taşımasını beklerken film bize bir gerçeği hatırlatıyor. biz, bütün evrende ve bütün gelmiş ve geçecek olan zamanlarda sadece bu an buradayız ve kendimizle meşguluz. oysa; evren biz varolmadan önce de vardı sonra da varolacak, hayat biz olmadan önce de vardı ve bizden sonra da varolacak. evrenin o tarifi pek de mümkün olmayan düzeninin bir işleyişi var ve bizlere düşen onu anlamaya çalışmak. ama daha önemlisi ona uyum göstermek. film, bize, bu işleyişe uyum göstermenin yolunun sevgiden ve yüzünü tanrıya dönemkten geçtiğini söylüyor.

    dünyanın düzeni ile evrenin düzeni arasında seçim yaptığımız nokta çocukluk dönemimiz. jack; yapmak istediklerine izin verilmemesi, babasının otoriter tutumu, iyi olmak yerine başarılı olmayı öğütlemesi, varolagelen düzen içerisinde kendisine yer açmak istemesi ama bunu başaramaması gibi nedenlerle öfke duyuyor; dünyanın kötü bir yer olduğunu, kendisinin kötü olduğunu, havuzda kendisiyle yaşıt bir çocuğun ölmesine izin verdiği için tanrının da kötü olduğunu düşünüyor. belki de kendisi için durumu daha da kötüleştiren bütün bunları ifade edememesi. kendisi ile aynı şartları paylaşan ama resim ve müzikle bunu unutabilen, ifade edebilen, müzik sayesinde babası ile bağlantı kurabilen kardeşini cezalandırmak istemesi bu yüzden. burada hem filme hem de çocuk oyunculara ayrı bir parantez açmak gerekiyor galiba. filmi bu denli eşsiz kılan özelliklerden birisi de çocuk psikolojisini iyi anlayabilmesi ve çocuk oyuncular üzerinden bunu başarılı bir şekilde yansıtabilmesi.

    filmin başlangıcında yer alan tanrının yolu ile evrenin yolu arasında seçim yapanları temsil edenler ise anne ve baba. anne, tanrının varlığını kabul edip ona boyun eğen ve daha tahammülkar. bu nedenle baba rolünün kendi varlığını sürekli ezmesine tepki göstermiyor. baba, evrenin yolunu seçip başarının peşinde koşanlardan. üstelik bütün başarısızlıklarına ve engellenmişliklerine rağmen hem baba-oğul ilişkisi hem de başarı kavramı üzerine de güzel bir güzelleme bu film.

    son olarak, ateşler içinde yanmaktan ziyade zamandan ve mekandan sıyrılmış bir yerde tek başına varoluşun manasını aramaya çalışmak gerçek bir cehennem tasviri olsa gerek. bundan daha korkutucu bir ceza tasviri düşünemiyorum. keza, aile ile kavuşmanın cennet ile tasvir edilmesi hurilerle ödüllendirilmekten çok daha mantıklı. zamanı ve mekanı güzel ve anlamlı kılan çevremizdeki insanlar olduğuna göre...

    !---- spoiler ----!
  3. xxı. yyın ilk çeyreğinde beni büyüleyen dört film var.
    kronolojik sıralarsak, 2003 yapımı dogville ve the return, 2011 yapımı the tree of life ile a separation.
    bu dört filmde esas kriz noktası babalar ile çocuklarının arasında yaşanan ister kuşak, isterse de oedipal/elektral çatışmadır. the return ve tree of life direkt çatışmayı ele alan örneklerse, dogville ile a separation ise aksine, çatışmadan doğan genel panaromik hikayeyi oluşturur.

    ve fruedu hatırlıyorum bu yerde: üç edebi eserden, dostoyevskinin karamazov kardeşleri, sophoklesin kral oedipusu ve shakespearein hamletinden bahsederek, bu üç eser için seçilen leytmotifin babayı öldürme isteğinden doğan trajedi olarak ortaya çıkmasında tesadüfün olmadığını belirtir.

    iyirmi sene sinemaya ara vermiş ve şiirsel dönüşle hayat ağacını çeken terrence malickin de hikayesi tesadüfü değildir: babalar ve oğullar.

    terrencein kamera kullanımı harikulade güçtedir. kamera suyun akışını hatırlatan tempo ve ritmde hareket eder.

    uzun sessizlik ve bekleyişten sonra doğan bir vahiyi hatırlatır the tree of life. ilk günahımızı...
  4. giriş, gelişme ve sonuç olarak standart filmlerden bir miktar ayrılıyor, açıkçası sinemada gece 23 gibi izlesem sıkılırdım ancak haftasonu puslu bir hava, sünmüş bir pijama, muhteşem görsellikler , lacrimosa ile kelimeleri hiç acele etmeden tane tane fısıldayan jessica chastain eşliğinde dalıp götüren bir film oldu.

    yazımın bundan sonraki kısımları spoiler içersede bu filmin spoileri da olabilir mi, çok emin değilim. film iki seçenek sunarak başlıyor birisi doğa diğeri inayet. filmin başından sonuna kadar da bu sorgulama devam ediyor, arkasından çocuklarını kaybetmiş bir aileye başsağlığına gelenleri görüyoruz. yönetmenin kendi kardeşini kaybettiğini , bu filmde kendi hayatını anlattığını ve yaklaşık 25 yılını bu filme verdiğini biliyoruz. canlılığın devamında esas canlıların üremesidir ve kabul edilir olanı ölümlerin sıralı olmasıdır. çocukları olan bireylerin ölümleri olmayanlara göre daha kolay olur, gözü açık gitmezler çünkü kendi hücrelerinden meydana gelmiş genç bireyler hayatlarına devam etmektedirler. acıların en büyüğü ise evlat acısıdır. bana göre yönetmen yaşadığı büyük travma nedeniyle, içinden çıkamadığı sorgulamada neden sorularını insanlarla paylaşma ihtiyacı hissediyor.

    brad pitt ve sean penn gibi isimlerin filmimde oynasın gişe yapayım derdinde olduğunu sanmıyorum tam tersi oyuncuların yönetmenin peşinde koştuğunu duyuyoruz. kısaca yönetmen anlaşılır bir filmden çok bu benim emeğim, bu benim hayatım demek istiyor ve 25 yıllık emeği ile saygıyı hakediyor, o yüzden oyuncular da bir parça geri planda kalıyor ve her sahnede gösterilen fotoğraf kareleri ile kendi sanatını konuşturuyor diyebiliriz. kendim de bu tablo gibi görselliklerin hipnotize edici etkisi ile filmden keyif alan kısımda yerimi aldım. oyunculuklar açısından naif anne rolüyle jessica chastain oldukça dikkat çekiciydi, çocuklarına karşı şefkatli anne rolünde başarılıydı. baba despot, sert bir baba görüntüsü sergilese de esasen çok gaddar değildi, çocuklarını hiç sevmiyor diyemeyiz. ve sean penn kısa rolüne rağmen plaza adamı olmuş, gökdelenlerin arasında kaybolmuş ve kalbindeki sızı ile ortada avare avare dolanması ile ekrana yakışıyordu
  5. lacrimosa parçasıyla beni tanıştıran çok sevdiğim bir film. brad pitt'in oyunculuğuna tüm ödülleri verirdim şahsen, yeteneklerin filmle eş değer gittiği, çok hayranı olduğum bir mallick eseri.

    lacrimosaa diye bağırması yok mu, beni benden alır.
  6. büyük hevesle izlememe rağmen bende eksik parçaları olan bir puzzle a bakıyormuşum hissi uyandırdı. çok güzel hatta efsane olabilecekken sanki bir an önce çekelim harika fikir bu başka şeye gerek yok demişler.

    böyle bir his uyandıran bir film daha vardı adı legend of 1900 dü sanırım.
  7. ortalarındayken belgesele dönen film.
  8. aslinda biz yokuz asil var olan evrendir.
  9. sinema sanatının zirve yapılarından.
    bir kaç yılda bir izlenmeli.
    büyük bir tecrübe ve bu tecrübe yaşına göre insanın değişecek.