• okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.00)
isveç kibritleri - robert sabatier
çevirmen: orhan suda
yayınevi: sel yayıncılık
sayfa: 240 sayfa
orijinal adı: les allumettes suedoises

isveç kibritçileri, oliver'nin (aslında, robert sabatier'nin) çocukluk yıllarının ve o dönem paris'inin, yetim olivier ile anarşist ruhlu bougras arasındaki dostluğun unutulmaz öyküsü. geçmiş zamana, sokaklar diyarına, sevinçlerle, kederlerle sarmaş dolaş, gözkamaştırıcı, benzersiz bir yolculuk. okunduktan sonra da etkisi, büyüsü devam eden, insan sıcaklığı ile sarmalanmış bir sokaktan başlıyor bu yolculuk.
  1. olivier isimli bir çocuğun, annesini kaybettikten sonra yaşadıklarını anlatan bir hikaye. yazarı yakın bir dönemde ölmüş, ölünce de eserleri filan konuşulmaya başlandı tabii ve onun en önemli kitabı olan, otobiyografik ögeler barındırdığı iddia edilen bu kitap da tekrar gündeme geldi, gazetelerin kitap eklerinde, bloglarda filan. ben de onun gazıyla okudum zaten. çok akıcı bir kitap gibi gelmedi bana, sıkıldım okurken ama 10 sayfa okuyup da kenara bırakmak yerine kendinizi zorlarsanız olivier' in dünyasına giriyor, onun hislerini, yalnızlığını anlayabiliyorsunuz. aslında kitabın tanıtım yazıların olivier ile anarşist ruhlu bougras' ın dostluğundan bahsediliyordu ve bougras karakterinin olduğu bölümleri okumak gerçekten çok keyifliydi ama bu bölümlerin sayısı bana çok az geldi. ben çok derin bir dostluk beklerken yetim bir çocukla ilgilenen, enteresan, hırpani bir adam gördüm sadece. bougras karakterinin üzerinde biraz daha dursaydı yazar, meursault' tan sonra gerçek anlamda olmak isteyeceğim bir karakterle daha tanışmış olurdum sanırım. ama diğer yandan; küçük çocukla koca adam muhteşem bir arkadaşlık kurup da dünyanın damına koydular edebiyatı yapmak yerine olan biteni gerçekçilik çizgisinden milim ayrılmayarak anlatmasıyla hayranlığımı kazandı kendisi. büyük adam-küçük çocuk arkadaşlıklarını daha önce de gördük edebiyatta ve aklıma ilk genel örnekleri içlerinde barındıran kitaplar, bu kitaptan çok daha fazla bilinmiş ve sevilmişlerdir.(küçük prens, şeker portakalı) bu kitaptaki ana tema ise çocuğun yalnızlığı olduğundan, ufaklığımız büyüklere ders vermeye filan girişmiyor haliyle ama ders de almıyor. bir çocuğun yalnızlığı, en saf haliyle, çoğu zaman bana sıkıcı gelen bir üslupla ama gerçeklikten hiç ayrılmadan anlatılıyor özetle. sık sık sokaktan bahsediyor yazar, sokakla çocuğun ruh hali arasında benzerlikler kuruyor ama tabii bunu açık açık yazarak yapmıyor. kitabın en sevdiğim yanı bu oldu; sokağın durumunu göre olivier' in değişen ruh hali. çocukken hepimiz yaşadık bunu ben hala da yaşarım hatta, belki de bu yüzden çok sevdim bu detayı.(spoiler geliyor) ve sokak kitabın finalinde de başrolde yine. olivier' in sokağa vedaya hazırlanırken sokak da olivier' ya veda ediyor aynı şekilde. gerçekten de sokak ile olivier arasındaki kurulan bağ ve bunun yansıtılışı muazzam. bir de artık kitaplarda esrarengiz bir karakterle karşılaşmaktan çok sıkıldım ben. bu kitapta da örümcek isimli bir dilenci var. olivier bunun evine gidiyor, orada kitaplar görüyor, bunun aslında çok kitap okuduğunu öğreniyor filan. ne yapayım? sokaktaki bütün dilencilerle diyalog mu kurayım, kurmadığım için kendimi suçlu mu hissedeyim, keşfedilememiş cevherlerin peşine mi düşeyim? olur da denk gelirse eyvallah takdir ederim ama her kitapta bunun gözüme sokulmasından rahatsız olmaya başladım artık ciddi manada. o aslında böyleydi, bunu kazısan altından şu çıkardı vs vs. e o kızıl hatun da benimle takılsaydı keşke, neler kaçırdığını bir bilse mi diyeyim o zaman? hatun yakışıklı, kaslı, dövmeli çocuğa gitti, çok samimi söylüyorum bir bok da kaçırmadı. 40' tan sonrası için o çocuktan daha iyi bir eş olabilirim belki ama şu an çocuk her türlü basar yani.
    fransız olsam ya da fransa tarihini bilsem daha çok ilgimi çekerdi kitap, çünkü fransa ile ilgili çok fazla küçük bilgi ve detay var kitapta. kitabın ön söz bölümünde muhteşem bir son paragraf var, keşke kitap o paragrafla başlasaydı, gördüğüm en güzel kitap girişlerinden biri olurdu o zaman. şuydu o beğendiğim paragraf:

    evet, güneşin beyaza boyadığı kül rengi binalarıyla, aralarından yeşil otların fırladığı sokak taşlarıyla, kendi yalnızlığını kuşatan sınırlarıyla sokağım, yaşadığım her anı hiçbir zaman unutamayacağım kadar göz kamaştırıcıydı. sanki ben değil de, bembeyaz bir ışık içine gömülen kendi kaybolmuş çocukluğum söz konusuymuş gibi, ilk acıların karşısında gözlerini kırpıştırarak bütün saflığıyla duran ve kalbi bambaşka çarpan bu ürpermiş çocuğu tekrar görüyorum. o zamanlar dünya yine sevinçlerle doluydu.