insan ile oyun - süha tuğtepe - youreads

  1. çocuk ruhumu yakalayıp
    asıyorlar kulağından bir ağaca.
    gözleri faltaşı bir resim;
    korkularım
    sallanıyor vahşi tarihin rüzgârında.
    kurudukça çiroz,
    büzüşüp
    çekiliyorum kemiklerime doğru.
    taş çağının hayvan koklayan mızrakları
    sürüyor izimi.
    havlıyor yakınımda
    karanlığın köpekleri.

    tutulmasam keşke hiç.
    bir yaprak gibi koymasam
    insanlar arasına kendimi.
    parmaklar arasında ufalanmasam...
    saklansam yüzümün arkasına.
    bir daha hiç çıkmasam!
    bir daha hiç çıkmasam!

    saygıdeğer her şeyin cehennemi
    yakıyor beni.
    tutulunca üzgünbalığı,
    uzanıyor boynum son çırpınışlarıyla
    insandan uzağa...
    ben hep onların oynadığı yerde ölüyorum!
    geçip gidemiyorum gözlerinden ağların.
    öpüyor boynumu naylon.
    insanın yorgun yokuşu; o oyuncu
    tırmanıyor hayatıma.

    önüne dökülen bir sepet gibi,
    hep seçiyor içinden beni.
    elleyip duruyor her yerimi.
    oynadıkça
    kolları bacakları kopan
    bir bebek gibi
    atıyor ortalığa çırpınan gövdemi.
    ağır kokuyor sıkıntıların en dibi...

    sevsen bin bela açıyor çiçeği.
    sevmesen
    öğrenilmiyor bir başına
    bu iki ayaklı muamma.
    bir görüntüye yaklaştıkça
    kayboluyorum başka görüntülerde.
    yüzümü bu yüzden.
    sadece yüzümde gezdiriyorum.
    akseden her aksilik korkutuyor aynamı.
    çünkü hep
    oynayanlar kırıyor onu...

    ne zaman
    yanlış yaşayanlardan bir şarkıya
    kopyamı versem
    seviniyor...
    bir nakarat kadar
    iddialı ve cıvık
    anlıyor kemiklerimi.
    içimi dolduran zerreler
    birleştikçe ve irkildikçe,
    ömrümün ilk cinayeti
    yaşamak denen o serseri
    yerleşiyor kalbime şah gibi...

    arayıp da bulamayanlara
    leblebi gibi
    -buradayım! atıyor
    tuhaf
    darmadağın kareler.
    oynadıkça matlaşan, inatlaşan
    o iki ayaklı muamma
    çiziyor yüzünü suya.
    derin seyredemiyorum hiçbir zaman.
    oynaşan
    kımıldayıp, çırpınıp duran insan
    tutulmuyor
    çok kaygan!
    çok kaygan!

    sevda surları
    dibe çöken kurşunlar
    iri mi bu kadar?
    sığmıyor hiçbir şeyin içi içime.
    oysa cenin çocuklar
    giriyor kötülüğün bile içine.
    taşa düşsem
    yayılıyor hafifliğim çamur gibi.
    çamura düşsem
    yutuyor beni ağırlığım taş gibi.
    nereye gitsem
    yabancıyım aleme.
    alem bana ne zaman gelse
    çarpıp kırıyor yüzümü
    tanrının suretleri.
    onlar bana hiç, ben onlara...
    sessiz sedasız dönüyor işte dünya.

    pullarımı sıyırıyor bir bıçak gibi tarih.
    karanlığın iblisleri;
    insanlar sarıyor her yanımı.
    girip içlerine
    açılsam mı engini bile olmayan
    yaşamak dedikleri acı sularına?
    kapılar bile
    örtülmek için seviyor açıklığı.
    hiçbir şey örtülmese
    açıklık bu kadar sever mi kapıları?
    açılıp kapanan
    bir kapı mı olsam
    şaşkın bir delik gibi
    anahtarı yitik bir hayatın yüzünde?

    ah önünde durup
    hep geri döndüğüm
    insan ile oyun!
    -çöp kutusu!
    -parlak teneke!
    tekmelesen de
    düşmeyeceğim
    süslü içine...