tutunamayanlar - oğuz atay - youreads

    • okudum
    • okuyorum
    • okumak istiyorum
  • youreads puanı (8.93)
Yazar oğuz atay
tutunamayanlar - oğuz atay
'tutunamayanlar', türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. berna moran, oğuz atay'ın bu ilk romanını "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak niteler. moran'a göre "oğuz atay'ın mizah gücü ve duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, tutunamayanlar'ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, eserdeki bu yetkinlik türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır." küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan atay, "saldırısı tutunanların anlamayacağı, rededeceği türden bir romanla yapar." (kitap bilgileri idefix'den alınmıştır.)


  1. eğer kitap okurken beğendiğiniz yerlerin altını çizerek okuyan birisiyseniz, tam 5 sayfa boyunca, bütün satırların altını çizmenizi gerektirecek bir bölüm barındırıyor.
    kitabı ne zaman elime alsam önce bu 5 sayfayı yeniden okuyorum.
    ...

    bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.

    o zaman,
    akıllı ya da akılsız bütün ezilenler,

    yani bizim caddedeki insanların çoğu,

    yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal deli rüstem ile

    ben ve benimle birlikte bar kızı leyla kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci hızır

    ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi hava gazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan ercan

    ve ercan'la birlikte annesi rus babası italyan olan ve sınıfta ve bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gâvur diye ve kambur diye horlanan altan

    ve altan'la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla evkafapartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan osman

    ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar cemil (uluer) turan

    ve mimar cemil'le birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hep altını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzüyle ve akıllı sözüyle beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı ayhan

    ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan rus madam

    ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden ölerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve albay sait bey'in biricik oğlu
    ve liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan ertan

    ve onunla birlikte basit bir kamyon şoför muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denilen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz orhan

    ve orhan beyle birlikte, orhan beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve elkapısında dünyaya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz saffetlerin üçüncü hizmetçisi kezban
    yargıç kürsüsünde bulunacağız.

    mahkemede, suçlu sandalyesinde,
    bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek,
    eziyet eden,
    hor gören,
    aşağılayan,
    ihmal eden,
    aldırmayan,
    unutan,
    kötüleyen,
    alay eden,
    ıstırabı paylaşamayan,
    insanlar arasına duvarlar çeken,
    küçümseyen,
    çaresiz bırakan,
    yalnız bırakan,
    terkeden,
    baskı yapan,
    istismar eden,
    ezen,
    cesaret kıran,
    iyilik etmeyen,
    değer vermeyen,
    kalbi temiz olmayan,
    doğruyu yanlış gösteren,
    yanlışı doğru gösteren,
    samimiyetsiz,
    insafız,
    korkutan,
    yanına yaklaştırmayan,
    başkasının yaşama hakkına saygı duymayan,
    ve kendinden memnun olmak için her davranışı meşru sayan onlar,
    yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran,
    nefes almamızı dahi engelleyen,
    yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları,
    yani esasında sayıca üstün olanlar,
    yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar,
    yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler,
    yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler,
    yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler,
    yani çırağını, bir şeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar,
    muavininin başına vuran şoförler
    ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler,
    duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler
    ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler
    ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler
    ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler
    ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık
    ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar
    ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar
    ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar
    ve onlarla birlikte kimselere zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler
    ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar
    ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler
    ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar
    yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar
    ve onları birbirlerine düşman edenler
    ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar
    ve gerçeği boğanlar
    ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar
    yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar
    yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar.

    ve biz onlara diyeceğiz ki:

    hesaplaşma günü geldi. şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız.

    biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz.

    ve çıkarınıza baktınız.

    hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler.

    biz zavallılar, ya bu düşüncelerden haberiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık.

    her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyor olsak da gene acınacak durumda olan bizleriz.

    esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk.

    ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter!

    bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. onlar da sizler gibi onlardı. düzeni çok iyi kurmuştunuz. hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil.

    tabii sizler de bu arada boş durmadınız. bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız.

    sizlere ne kadar minnettardık. buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz;

    bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık;

    yani özetle, herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şeyi yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. bütün bunlar olurken bir takım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik.

    bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.

    aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. gereği düşünüldü. sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.

    ...
  2. kelimeden önce de yalnızlık vardı
    ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık...
    kelimenin bittiği yerde başladı;kelime söylenemeden önce başladı
    kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde
    kelimeler yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu
    yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu...

    bu muhteşem derin anlamlara sahip cümlelerin olduğu fevkalade bir kitap. insan biraz ince düşünmeye dursun şu kelimelerin anlamını gözünden ister istemez yaşlar akıtır insanın.
  3. türk edebiyatinda post-modern tekniğin romandaki ilk örneği aynı zamanda oğuz atay'ın da ilk romanı fakat kurgu, diyalog, sürükleyicilik kendisinden sonra yazilacak romanlarda bulunmayacak eşsiz eser.
    on yedi yaşında kitabı üç kere okuyunca hayatınızda aduu-ket etkisi yaratabiliyor affalıyor toplayamıyorsunuz. selim ile birlikte o hüznü, koşturmacayı, ezikliği ve ağırlığı sizde hissediyor hatta kitap bitiyor o hikaye bitmemiş oluyor.
    hayatta çok çok uzun yaşayıp çok eser vermesi gereke fakat her zamanki gibi çok erken giden abimiz. keşke ölmeseydin be oğuz abi..
  4. "bir kere okuyanın okudum demeye hakkı yok" burjuvasını eleştirir. ama yine de siz bunu dile getirmeyin. dışlanırsınız.
  5. sayfa 113:
    şu anda sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim.
  6. ilk yayımlandığında nasıl anlaşılmamışsa, bugün de anlaşılmayan roman. ne yazık ki okuyanlar tarafından tutunamamanın kitabı olarak yorumlanmakta ve arabesk çıkarımlar yapılmaktadır ancak roman bu yorumları yapanların hayatına dönük sert bir eleştiridir.
    kien
  7. !---- spoiler ----!

    kimsenin yaşantısını beğenmedim, kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.

    !---- spoiler ----!
  8. normalde popüler kitaplar hakkında yorum yazmak tehlikelidir ama ben risk alıp bir şeyler karalamaya çalışacağım. bir hatamız varsa şimdiden affola.
    bu kitabı okuyalı bi 4 ay oldu ve kitabın genel karakterleri, olay örgüsü haricinde çok az şey hatırlıyorum ama bana bıraktığı histen bahsetmek istiyorum. kitabı okurken müzik dinlediğim, yolda yürüdüğüm, tavana boş boş bakarken ki düşünceleri kitapta aynı şekilde hissettim. bu bana kitabı bitirmek için büyük bir güç verdi. belki iddaalı bir laf olacak ama bu kitabı bitiremeyenlerin kendileri ile yüzleşmekte sıkıntıları olduğunu düşünüyorum; zaten kitabın ağırlığı buradan geliyor, insanı bir şekilde kendisiyle yüzleştiriyor. ayrıca bunu da kendi hayatını anlatarak yapması da ( kitabın kendi hayatının bir özeti olduğuna inanıyorum.) bana çok ilginç geliyor.
    kitap ile hatırladığım en önemli ayrıntılardan biri ise, kitabın ilk başlardaki hayali bir türk boyunda geçen olayları anlatan kısımdı. bu kısım okunduğu zaman sanki milliyetçi kesime giydirildiğine dair bir izlenim verse de ben bu kısımda sosyalist hareketin pratiklerine bir eleştri yapıldığını düşünüyorum. (kesinlikle yanlış anlaşılmasın sosyalizmin teorik yönüne değil.) bundan ötürü duyduğu hayal kırıklığından yaptığı kanısındayım. bunu da o sözü edilen boydaki karakterlerin özelliklerinden çıkardığım bir yorumdur. kitabı okurken oğuz atay ın anarşistliğini hissetmek mümkün ve ayrıca da dostoyevski etksini de görmek mümkün ( yeraltı edebiyatının babası olduğundan her yeraltı edebiyatı kitabında etkisi hissedilir.)
    kısa oldu farkındayım ama lafı çok uzatmayı sevmiyorum. umarım kısa ve öz biçimde açıklayıcı olmuştur.
  9. bu kitabın adını duyunca genelde yapılan ilk yorum "abi çok ağır ya" gibisinden şeyler oluyor. ee haklılar da, kitap gerçekten ağır. otobüste, metroda, tramvayda hatta gece yatağında yatarken bile okunmuyor. nereden baksan 700 küsur sayfa, bir yerden sonra kitap 5 kilo falan gelmeye başlıyor ve haliyle yoruluyor insan. zaten kitapları neden 300 sayfanın üstünde basarlar onu da hiç anlamam. yapsana 2 - 3 cilt arkadaşım. hem sen fazla kazan hemde biz bu zahmetten kurtulalım.

    geyik yapıp sürüye katıldıktan sonra asıl noktamıza yani kitabın içeriğine dönebiliriz. oğuzum atayım ne yapmış bu kitapta, neyi anlatmaya çalışmış diye bir soru sorsak, zor bir soru sormuş oluruz elbette ama aklımın yettiği kadarıyla anladıklarımı anlatayım.

    yıl 1970'ler ve dünya yine aynı dünya, insanlar da aynı insan yani günümüzdeki insanlar o dönemdekilerle aynı. oğuz atay biraz boşuna çabalamış ya da okunmamış, okunmuş da anlaşılmamış. herkesin dert yandığı arkadaşlık ilişkileri, saf sevgi, çıkarsız insanlık ilişkileri, kendini toplumdan soyutlayan insanlar neden böyle bir şey yapmaya gerek duyar gibi şeyleri anlatmış anlatmış durmuş. aslında bir bakıma bizlere akılda veriyor ve bazıları da çıkıp "ulan sen kimsin bana akıl veriyorsun" demiyor çünkü o da o yanlışın içinde ya da mağdur bir biçimde hayatını sürdürüyor. kitapta kendinden bir şeyler bulabilenler selim'in yaşadığı sondan uzaklaşabiliyorlar bir bakıma. hem bir çıkış yolu da var kitapta -tabii ne kadar doğrudur orası tartışılır- yaratılan hayali bir karakter var, samimi bir dost, okunacak bolca kitap, yalnızlık anında gidilecek yollar ve o yolların sonunda bizi nelerin beklediği gibi. "ben kitapta kendimden bir şey bulamazsam ne olacak, boşa mı yaşıyorum" diyenler de olabilir, ona ne diyelim "hayata bakış açısı" günümüzde kim boşuna yaşar be, hepimiz ayna karşısında on numarayız -yüz üzerinden- kim diyebilir sen boşuna yaşıyorsun diye, kim inanır buna. oğuzum atayım biraz ezilenden yana bütün eserlerinde "insanlık kaygısı mı yoksa ticari zeka mı" adına ne derseniz deyin artık. kanayan bir yarayı sarmak için koşturmuş eli yüzü kan içinde kalmış eh elini yüzünü temizleyemeden de göçüp gitmiş dünyadan.

    karanlıktan korkmayanların, acıdan -soyut anlamda- haz alanların yazarı. derin düşüncelerden kurtulamamaktan dolayı bir kaygınız varsa bırakın bu tarz kitapları. polise, aşk romanları okuyun, kıymetli vaktinizi boşa harcamayın.
  10. bu kitabı bir kerede okuyup bir daha okumamış bir insanın "ben tutunamayanları okudum" deme hakkının olduğuna inanmıyorum.

    üstelik bu kitap seviye belirleme de kullanılabilen bir kitaptır. elif şafak ve arkadaşları üniversitedeyken bu kitabı okumayanları aralarına almıyorlarmış. lan ne güzel günlermiş.
    gizeh